BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

Son yazılarımız

İğne yaptırmak orucu bozar mı?

İğne yaptırmak orucu bozar mı?

Sual: (S. Ebediyye'de, iğne [enjeksiyon] yaptırmanın, serum vermenin İmameyn'in kavline göre orucu bozmadığı yazılıdır) deniyor. Doğru mu?
CEVAP
Doğru değil. Bir yanlış anlaşılma var. Serum ve iğne, dört mezhepte de orucu bozar. S. Ebediyye'de Merakıl-felah şerhinden alınarak şöyle deniyor:

(Başta ve gövdedeki yaraya konulan ilacın, sıvı olsun, katı olsun, beyne ve hazım yoluna gittiği bilinirse, oruç bozulur. İçeri gittiği iyi bilinmezse, ilaç sıvı ise, İmam-ı a'zam bozulur dedi. İki imam ise, içeri gittiği iyi bilinmeyince bozulmaz dedi. İçeri sızdığı iyi bilinmeyen ilaç katı ise, üç imam da, bozulmaz dedi.)

Bundan anlaşılıyor ki, sızdığı iyi bilinen ilaç, katı da olsa, sıvı da olsa, üç imam da (Orucu bozar) buyurmuştur. Koldan, bacaktan, her yerden deri altına, adaleye iğne ile yapılan aşı, ilaç enjeksiyonlarının orucu bozacağı, buradan anlaşılmaktadır. (S. Ebediyye)

Görüldüğü gibi, yapılan iğnelerin, serumların orucu bozduğu açıkça bildirilirken, (Bozmaz) diyenlere itibar etmemelidir.

Orucu kazaya bırakmak

Sual: Ramazan ayı sıcak ve uzun günlere denk geliyor. İşimizin olduğu günlerde oruç tutmayıp kışın kısa günlerde kaza etsek bir mahzuru olur mu?
CEVAP
Çok mahzuru olur. Orucu kazaya bırakmayı mubah kılan özürlerin dışında, kazaya bırakmak haramdır, büyük günah olur. İki hadis-i şerif:

(Ramazanda mazeretsiz bir gün orucunu bozan kimse, ömür boyu oruç tutsa, o günü kaza edemez, yani o orucun sevabına kavuşamaz.) [Buhârî]

(Ramazanda bir gün oruç tutmayan, onun yerine bütün yıl oruç tutsa, o bir günkü sevaba kavuşamaz.) [Tirmizî]

Hadis-i şerifin birinde (bütün yıl) denirken, diğerinde (ömür boyu oruç tutsa) deniyor. O hâlde, Ramazan-ı şerifte oruç tutmayı ganimet bilmeli. 8 ve 16 Haziran tarihli yazılarımızdaki bildirilen şer'i bir mazeret olmadıkça, (İşim var, imtihana gireceğim, sahura kalkamadım, havalar sıcak) gibi bir bahane ile orucu kazaya bırakmak asla caiz olmaz.

Oruç tutarken

Sual: Oruçluya şeytanın vesvese veremeyeceği, ona yaklaşamayacağı doğru mudur?
CEVAP
Evet, doğrudur. İmam-ı Şa'rânî hazretleri buyuruyor ki: Orucun birçok faydasından biri de, bedenimize şeytanın gireceği bütün yolları tıkamasıdır. (Uhud-ül-kübra)

Kendini tehlikeye düşürmek haramdır

Sual: Riyazetin, açlık çekmenin uygun olmadığı durumlar var mıdır? Nafile ibadetleri izinle yapmak ne demektir, herkes istediği şekilde nafile ibadet edemez mi?

Cevap: Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", Ebû Hüreyreye "radıyallahü teâlâ anh", (Vera üzere ol ki, insanların en abidi olursun!) buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki, din demek, yalnız ruhsat, her işte orta yol demek değildir. Azimet, zühd ve vera da dindendir. Riyazetin, açlık çekmenin tahrimen mekruh olması, buna dayanamayanlar, bedenine ve aklına zarar verecek olanlar içindir. Çünkü, kendini tehlikeye düşürmek haramdır. Ruhani kuvvetleri, bu tehlikeyi önleyenler için, riyazet çekmek câiz ve faydalı olur.

Rehberin lâzım olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Kâmil olan Rehber, talebenin sıhhatini, mizacını, ruhunun kuvvetini anlar. Ona uygun olan miktarda riyazet etmeği emir eyler. Onu tehlikeden korur. Kâmil olan Rehber, hem beden, hem de ruh ve din mütehassısıdır. Resûlullah efendimizin vârisi, vekilidir. Kâmil olan Rehberin emri ile yetişenlerde hiçbir zarar ve tehlikeye düşen görülmemiştir. Hepsi yükselmiş, olgunlaşmıştır. Tasavvuf yolunda ilerlerken, İslâmiyete uymakta hiç gevşeklik göstermemişlerdir. Farzı terk etmeğe sebep olan şeyi yapmak haramdır. Rehber bundan korur "rahmetullahi aleyh". Nafile ibadetleri izinle yapmak, bunun için lâzımdır. (Kıyâmet ve Âhiret s. 312)

***

Sual: Amelde, ibadetleri yerine getirmekte dört hak mezhebin, ictihadlarının farklı olmasının mesela Şafiide cemaatin Fatiha okumasının, Hanefide okumamasının sebebi, hikmeti nedir?

Cevap: Ehl-i sünnet alimleri, amelde hak olan dört mezhebin halini, şöyle bir misal ile anlatmışlardır:

"Amelde hak olan dört mezhebin hali, bir şehir ahalisinin haline benzer ki, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağı kanunda bulunmazsa, o şehrin eşrafı, ileri gelenleri toplanıp, o işi kanunun uygun bir maddesine benzeterek yaparlar. Bazen uyuşamayıp, bazısı devletin maksadı, beldeleri tamir ve insanların rahatlığıdır der. O işi, rey ve fikirleri ile, kanunun bir maddesine benzetir. Bunlar, Hanefi mezhebine benzer. Bazıları da, devlet merkezinden gelen memurların hareketlerine bakarak, o işi, onların hareketine uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır derler. Bunlar da, Maliki mezhebine benzer. Bazıları ise kanunun ifadesine, yazının gidişine bakarak, o işi yapma yolunu bulur. Bunlar da, Şafii mezhebi gibidir. Bir kısmı ise, kanunun başka maddelerini de toplayıp, birbiri ile karşılaştırarak, bu işi doğru yapabilmek yolunu arar. Bunlar da, Hanbeli mezhebine benzer. İşte şehrin ileri gelenlerinden her biri, bir yol bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kanuna uygun olduğunu söyler. Kanunun istediği ise, bu dört yoldan biridir. Fakat, kanundan ayrılmaları, kanunu tanımadıkları için, devlete karşı gelmek için olmayıp, hepsi kanuna uymak, devletin emrini yerine getirmek için çalıştıklarından, hiçbiri suçlu görülmez. Belki, böyle uğraştıkları için, beğenilir. Fakat, doğrusunu bulan daha çok beğenilip, mükafat alır. Dört mezhebin hali de böyledir. Allahü teâlânın istediği yol, elbette birdir. Dört mezhebin ayrıldığı bir işte, birinin doğru olması lazımdır. Fakat, her mezhep imamı, doğru yolu bulmak için uğraştığından, yanılanlar da affolur. Hatta sevap kazanır. Çünkü, Peygamber efendimiz;

(Ümmetime, yanıldığı ve unuttuğu için ceza yoktur) buyurdu. Bu ayrılıkları bazı işlerde olup, ibadetlerin çoğunda, yani Kur'ân-ı kerimin ve hadîs-i şeriflerin açık olarak bildirdikleri ahkamda, hükümlerde ve inanılacak şeylerde, iman konusunda aralarında tam birlik bulunduğundan, birbirini kötülemezler."

Huzurlu bir yuva için

Huzurlu bir yuva için

Saatlerdir, ıslak tenha sokaklarda elleri cebinde yürüyordu. Hava soğuk değildi; ama üşüyordu. Yağmurluğunun önünü sıkıca kapattı. Biraz daha büzüldü, yoksa üşüyen kendi değil de yüreği miydi? 

Gözyaşları yağan yağmura karışıyor, sanki sokaklarda akan küçücük dereler gözyaşlarıyla birleşince daha bir ıslatıyor, daha bir üşütüyordu insanı. (Neden) dedi kendi kendine, (Oysa birbirimizi çok sevmiştik, söz vermiştik, hani hiç üzmeyecektik birbirimizi. Evliliğimize karşı çıkanlar olmuştu. Ne kadar bekledik, gönülleri olsun, bu evliliğe rıza göstersinler diye. Şimdi ne oldu da, her şey tersine gidiyor, herkes kendi ailesini kabul ettirmeye çalışıyor. Azıcık anlayış gösterse anneme, her dediğine olur deyiverse ne olur. Benim annemi istemiyor; ama ben ona ve kardeşime bakmak zorundayım, anlatamıyorum bunu. Neden anlaşamıyorlar, anlamıyorum.)

***

Hiç bu kadar şiddetli olmamıştı tartışmaları. Bir iki bağrışırlar, geçer giderdi; ancak bu sefer artık dayanamadı Ayşe. O da, sesini yükseltip beyine söylemeye başladı. Zaten problemlerini hiçbir zaman, sakin sakin konuşarak halledemediler; çünkü Ayşe konuşamıyordu, anlatamıyordu. Ne zaman anlatacak olsa, boğazına bir şeyler tıkanıyor, gözlerinden yaşlar boşanıyor, lafa nereden başlayacağını bilemiyor, konuşma daha başlamadan bitiyordu. Bu durumu bildiği için hiç konuşmuyor, sadece tepkilerini susarak, suratını asarak, hızlı hızlı iş yaparak belli ediyordu. 2 yaşında olan oğulları Mehmet ise, durumdan habersiz, bağrışmalara sıçrayarak veya ağlayarak katılıyor, çocuğun bu tepkisi, birinin çocuğu alarak başka bir odaya gitmesiyle bitiyordu. Ama bu sefer, kimse öfkesinden Mehmet'in ağlamalarını duymamıştı. Hanımına sert bir hareket yapmaktan korkan Sedat, kapıyı hızla çarparak dışarı gitti.

Sedat, bu halde ne kadar yürüdüğünü bilmeden, yağmurdan sırılsıklam olmuş bir halde otobüs durağında beklerken, önünde gri bir araba durmuş, şoför mahallindeki kişi, Sedat diye seslendi. Sedat, sesin geldiği pencereye doğru eğilerek baktı. Sesin sahibi gelmesini istiyordu, hiç düşünmeden arabaya bindi. Arabadaki kişi, en çok sevdiği arkadaşı Abdullah abi idi.

— Selamünaleyküm Abdullah abi.

— Ve aleykümselâm Sedat kardeşim. Ne bu hal, ne bu dalgınlık? Birkaç kere seslendim de ancak duyurabildim sesimi yahu! Hayırdır, bu yağmurda ne işin var dışarıda? Sırılsıklam olmuşsun. Çıkar montunu, bende kaloriferi çalıştırayım da, biraz ısın!

Zaten dokunsan ağlayacak olan Sedat, hiçbir şey söylemeden denileni yaptı.

— Sen hiç iyi görünmüyorsun. Ne oldu, anlatsan belki bir yardımım dokunur.


Sedat daha fazla dayanamadı, bıraktı kendini, ağlıyordu. Biraz sakinleşince Abdullah abiye baktı:

— Abi öyle bunalmıştım ki. Allahü teâlâ seni karşıma çıkardı.

— Ne demek Sedatcığım, arasaydın yine gelirdim. Nedir seni bu kadar üzen, anlat bakalım! Ama dur, önce abdest alıp akşam namazlarını bir camide kılalım, bu konuşma uzayabilir.

Sedat, tabii, iyi olur anlamında başını salladı.

— Ben de, namaz için eve yetişemeyeceğimi anlayınca, bir cami bulmak için bakınıyordum. Biliyorsun eskiden ben de, buralarda oturuyordum; ama buralar çok değişmiş. Camiyi bulmak için epey sokak dolaştım. Hadi in bakalım, geldik camiye. Bak şadırvanı alt katta. Şu benim montumu al, seninki epey ıslanmış. Hasta olup da, bir de bunun için üzme bizi!

Sedat, Abdullah abinin montunu almak istemediyse de, ısrara dayanamayıp giymek zorunda kaldı. İyi ki kabul etmişti; çünkü sinirleri bozulmuş olduğu için hem üşüyor, hem de titriyordu.

Abdestlerini alıp cemaatle namazlarını kıldılar. Uzun uzun dua etti Sedat. (Allah'ım, yuvama dirlik, huzur, hanımıma ve bana İslam ahlakıyla ahlaklanmayı nasip et, İslamiyet'e uygun yaşamayı nasip et! Dualarımı sevdiklerin hürmetine kabul et!) diye dua etti.

Namaz bitip arabaya bindiklerinde Sedat rahatlamış, kalbindeki öfke dağılmış, sakinlemişti.

Bir lokantanın önünde durdular.

 * * *

— Haydi, ben acıktım Sedatçığım. Acıkınca şekerim düşüyor, aklım çalışmıyor sanki. Bir şeyler yiyelim, hem de sohbet edelim, özlemişim seni yahu…

— Abdullah abi, seni de üzdüm, evdekiler beklerler, ben mani olmayayım. Eve gidelim. Ben şuradan bir otobüse atlarım, sen de eve gidersin…

— Olmaz kardeşim. Acıkınca şekerim düşer benim, hem ben evdekilere telefon ettim, haber verdim. Haydi, şimdi bir şeyler yiyeceğiz, hiç itiraz istemiyorum.

— Ne diyeyim, peki o zaman…

— Hah şöyle, ne demişler, peki de kazan, aferin sana!

Garsona yemekleri söyleyip masaya oturdular.

— Anlat bakalım, seni bu havada sokak sokak dolaştıran ve sırılsıklam yapan sebep nedir?

Sedat önce kekeledi, sonra anlatmaya başladı.

— Abi, bizim hanımla atıştık biraz.

— Olabilir, her evde olağandır, bunun için sokaklarda ıslanmaya değer mi?

— Abi bu seferki az uz bir tartışma değildi, eğer kapıyı çarpıp çıkmasaydım yanlış bir hareket yapabilirdim.

Sedat evdeki sıkıntıları, sebeplerini bir bir anlattı. Onu dikkatlice dinleyen Abdullah abi:

— Sedat biliyorsun, biz yeni kayınpeder olduk. Bizim oğlanı evlendirmeden önce onunla yaptığım konuşmaları sana anlatayım, bir dinle. Oğlumu karşıma alıp sordum, dedim ki:


— Geçen annenle konuşuyorduk, ikimiz de senin artık evlenmen gerektiğini, zamanının geldiğini hatta geçmekte olduğunu düşünüyoruz, sen ne dersin bu işe?

— Siz nasıl uygun görürseniz babacığım.

— Sen nasıl bir hanım istersen, söyle de annen öyle bir hanım kıza baksın?

— Babacığım, siz daha iyi bilirsiniz; bildiğiniz gibi, ben dinini bilen, dini görevlerini yerine getiren, ahlaklı, harama helale dikkat eden, kendini haramdan muhafaza etmiş, temiz bir ev hanımı olmasını isterim.

— Peki, onun kendini haramdan muhafaza etmiş olmasını beklerken sen kendini haramdan muhafaza ettin mi? Biliyorsun ki kendisi iffetsiz olanın ailesi ve çocukları da iffetsiz olur. Seçeceğin hanımın dini vecibeleri yerine getirmekte hassas olmasını bekleyen, kendi de dini vazifeleri yerine getirmekte çok daha hassas davranmalı; çünkü aile reisi babadır. Sen ön tekersin, ön teker nereye, arka teker oraya gider.

— Doğru söylüyorsunuz babacığım, bizleri iyi yetiştirmek için bu zamana kadar çalışıp uğraştınız; ama sizi temin ederim ki, haramdan ben de kendimi korumak için çok çaba sarf ettim. Ancak zamanımızın durumu malumunuz, bilmeyerek olanlar için tövbe ediyorum. Bunları siz öğretmiştiniz.

— Peki, evladım sen kendini bir başkasının sorumluluğunu alabilecek, bir aileyi sevk ve idare edebilecek durumda görüyor musun?

— Allahü teâlânın bize vereceği rızkı kazanmak için çalışıyoruz; ancak takdir neyse, o kadar elimize geçer.

— Amenna, ben rızık kaygısıyla sormadım. Aile reisi olarak dinimizin erkeğe yüklediği vazifeleri biliyor musun onu öğrenmek istedim. Yani evin nafaka temininin helal olarak kazanılması, alış veriş işlerinin erkek tarafından yapılması, hanımın hakkına riayet edilmesi ve doğacak evlatlarının terbiyesi, onların korunup gözetilmesindeki sorumluluklar... Bunlar zor şeyler. Dinimiz bütün bunları erkeğin omuzlarına yüklemiştir. Bu sorumluluklarının bilincinde olarak hareket edersen iki cihan saadetine erer ve erdirirsin.

— Dinimizin erkeğe ne tür vazifeler verdiğini öğrenmiştik babacağım. Ancak şimdi bir kere daha dikkatli olarak tekrar etmek lazım geldiğini anlıyorum.

* * *

Neyse bizim hanım aradı sorup soruşturduk. Gitti, gördü, sonunda oğlanın da kabul ettiği bir kız bulundu. Oğlanı düğünden birkaç gün önce karşıma alarak bazı tembihlerde bulunmak ihtiyacı hissettim, ne de olsa gençtir, cahildir dedim:

— Oğlum, bir iki gün sonra düğünün olacak ve sen artık kendi ailenin reisi olarak hayatına devam edeceksin. Unutma ki, bu ev her zaman sana ve senin ailene açıktır. Sen bizim her zaman evladımızsın, her iki görev birden seni beklemekte. Evlatlık ve aile reisliği... İki görev, iki aile, hatta üç aile…

— İkisini anladım da üçüncüsü nedir onu anlayamadım babacığım.

— Bir kendi ailen, iki bizimle olan aile, üç hanımının ailesi… Üç aileyi de çok güzel idare etmelisin, üç aileyi karşı karşıya getirecek durumlardan çok sakın! Hanımının hakkını gözet, onu sakın incitme, onu incitirsen bizi ve onun ailesini de incitmiş olursun. Hanımınla iyi geçinmek istersen, hep kendini kusurlu görmeli, (Ben iyi olsaydım, o böyle olmazdı) diye düşünmeli. Hanımının iyiliğini, iffetini Allahü teâlânın büyük nimeti bilmeli. Onun huysuzluklarına iyilikle muamele etmeli, iyiliği çoğalıp, her işi seve seve yapınca, ona dua etmeli ve Allahü teâlâya şükretmeli; çünkü uygun bir kadın büyük bir nimettir. İyi davranmak, sadece hanımı üzmemek değil, onun verdiği sıkıntılara da katlanmaktır. İyi müslüman olmak için hanımla iyi geçinmek şarttır. Kur'an-ı kerimde (Onlarla iyi, güzel geçinin) buyuruldu. Hanımı üzmek doğru değildir; fakat burada dengeyi iyi kurmalı, idareyi hanıma vermemeli. Yani üzülecek diye her istediğine veya yerli yersiz isteklerine de boyun eğmemeli. Bak oğlum, ola ki annen veya kız kardeşin, hanımın hakkında sana bir şeyler söylerlerse onların sözlerine bakıp hanımına kötü davranmayasın. Onları dinler, (Ben hanımla konuşurum, siz bir şey söylemeyin şimdilik) gibi sözlerle idare edersin.

Annen ve kız kardeşin için hanımının söylediklerine karşı da uyanık olmalı, anaya yapılan eziyete hiçbir suretle göz yummamalısın! Sen ana babaya hürmet et ki, hanımın ve çocukların da, senden gördüğü gibi saygı göstersin. Ana-babaya, kayınvalide ve kayınpedere hürmet, hizmet edilmesi birinci vazife olmalı! Büyüklerin rızasını, duasını almaya çalışmalı, hayır dualarını, büyük kazanç bilmeli. Bunlara riayet eden, dünyada da, ahirette de mutlu olur. Hanımına annen ve ablan için, anne ve ablana da hanımın için güzel sözler söyleyerek birbirlerine yaklaştırıp muhabbetlerini sağlayabilirsin.

Hanımının salih olan akrabasını misafir et, onları iyi karşıla! Hanımının ana babasına yapacağın ikramda cömert ol! Onlarla güzel güzel sohbet et, uygun bir dille emr-i maruf ve nehy-i münkerde bulun; uzak yerden gelmişlerse, istediğiniz kadar kalın de! Onların kalplerini kazanmaya, hayırlı dualarını almaya çalış! Senin ve hanımının akrabalarından fasık olanlar, hanımının dinini, ahlakını bozmak isteyenler varsa, onları evine alma ve onların evlerine gitme! Onlarla görüşme ve hanımını da görüştürme; fakat onlara da ve hiç kimseye sert davranma, münakaşa etme, fitne çıkmasına sebep olma! Din ve dünyalarına zarar gelecek şeylerden sakın! Herkese karşı, güler yüzlü, tatlı dilli ol!

Kadınların kalpleri ince ve nazik olduğundan, birbirine haset edenleri çoktur. Bu bakımdan, özellikle yeni evlilik zamanlarında, uyanık ol, kadınların, hanımını çekiştirmesine aldanma, böyle şeyler söylenmesine fırsat verme, böyle sözlere kanıp hanımını incitme!

Aklı olan karı koca, birbirini üzmez. Hayat arkadaşını üzmek, incitmek, ahmaklık alametidir. Zalim, huysuz kimsenin hayat arkadaşı devamlı üzülerek sinirleri bozulur. Sinir hastası olur. Sinirler bozulunca, çeşitli hastalıklar hâsıl olur. Hayat arkadaşı hasta olan bir eş, mahvolmuş, saadeti sona ermiş demektir. Eşinin hizmetinden, yardımlarından mahrum kalmıştır. Ömrü, onun dertlerini dinlemekle, ona doktor aramakla, ona alışmamış olduğu hizmetleri yapmakla geçer. Bütün bu felaketlere, bitmeyen sıkıntılara kendi huysuzluğu sebep olmuştur. Dizlerini dövse de, ne yazık ki, bu pişmanlığının faydası olmaz. O halde, hayat arkadaşına yapılacak huysuzluğun, işkencenin zararı kendine olur. Ona karşı, hep güler yüzlü, tatlı dilli olmaya çalışmalı! Bunu yapabilen, rahat ve huzur içinde yaşar, Rabbinin rızasını da kazanır, dünyada da, ahirette de mutlu olur. İşte oğlum sana bu nasihatlerim aslında, İslam âlimlerinin sözleri, dinimizin emirleridir. Kim ki, dinin emirlerini yapar, hem vallahi, hem billahi, iki cihanda da rahat eder.

* * *

— İşte oğluma böyle nasihat etmiştim. Sözün özü, büyüklerin sözüdür Sedat, bilmem anlatabildim mi? Senin yapacağın da, aynı büyükler gibi yapmak kusurları örtmek ve affetmek bundan sonra da büyüklerin söylediği gibi davranmaktır. Şimdi gidiyoruz, giderken hanımına bir şey al, çiçek, tatlı, ne olursa... Onun gönlünü al, göreceksin, dönüp senden özür dileyecektir. Sana anlattıklarım kitaplarda yazıyor, birlikte okuyun ve niyetlerinizi düzelterek yolunuza, büyüklerin yoluyla devam edin inşallah. Evin reisi olarak huzurlu yuvaların devamı ve dinimizin yaşanması için çalışmalıyız.

* * *

Sedat rahatlamış, aklından, yaptığı yanlışları düzeltmeye başlamıştı bile. Karar verdi, ailesini aynı Abdullah abisinin dediği gibi güzellikle sevk ve idare edecek, mutlu, huzurlu bir yuva için gereken fedakârlığı gösterecekti.


Z. Alkan


Baba evladının iyiliğini ister

Baba evladının iyiliğini ister

Sual: Babam namaz kılmam hususunda aşırı nasihat ediyor. Kendisi ise her şeyi tam yapmıyor. Ne yapmalıyım?
CEVAP
Babanızı şikayet ediyorsunuz. Bizim yazmamızla babanız hemen düzelmez. Şikayetlerde her iki tarafı da dinlemek gerekir. Sizin anlattığınıza göre, babanızın yaptıklarının bir kısmı normal değildir. Fakat namaz kılmanız için gösterdiği gayreti ayıplamamak gerekir. Her müslüman babanın yapması gerekeni yapıyor. Allahü teâlânın emrini hatırlatana kızılır mı? Kendisi yapamasa bile, hakkı tavsiye eden bir müslümanı ayıplamak doğru değildir.

O sizin iyiliğiniz için çalışmakta, sizi namaza ısındırmaya uğraşmaktadır. Böyle babanın eli öpülür.

Baba zalim de olsa, ona karşı gelmek, onunla sert konuşmak, onu üzmek caiz değildir. Ana-babası günah işleyen çocuk, bunlara bir defa nasihat eder. Kabul etmezlerse, susar. Onlara dua eder.

Namazın önemi çok büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.) [Taberani]

(Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet, namazdır. Namazı düzgün ise, diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün değilse, hiçbir ameli kabul edilmez.) [Taberani]

(Namazı doğru kılanın, ağaçtan yaprakların döküldüğü gibi günahları dökülür.) [İ.Ahmed]

(Allahü teâlâ buyuruyor ki, "Söz veriyorum ki, namazlarını vaktinde, doğru olarak kılana azap etmem, onu sorgu-suale çekmeden Cennete koyarım") [Hakim]

(Her Peygamberin ümmetine son nefeste vasiyeti namazdır.)[Gunye]

Namaz kılmak böyle büyük bir ibadet olduğu için terk edilmesi de çok büyük günahtır. Hanbeli'de namazı terk eden küfre düştüğü için, Şafii ve Maliki'de büyük günah işlediği için ceza olarak katli gerektiği fıkıh kitaplarında yazılıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Namaz dinin direğidir, terk eden dinini yıkmış olur.) [Beyheki]

(Namaz kılmayanın dini yoktur.) [İbni Nasr]

(Namaz kılan, kıyamette kurtulacak, kılmayan perişan olur.)[Taberani]

(Namaz kılmayan, kıyamette, Allahü teâlâyı kızgın olarak bulur.)[Bezzar]

(Namazı kasten bırakanın ibadetleri kabul olmaz ve namaza başlayana kadar Allahü teâlânın himayesinden uzak kalır.) [Ebu Nuaym]

(Beş vakit namazı kasten, mazeretsiz terk eden, Allah'ın hıfz ve emanından mahrum olur.) [İbni Mace]

(Bizimle kâfir arasındaki fark namazdır. Namazı terk eden kâfir olur.) [Nesai]

Yukarıdaki hadis-i şerifleri, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle açıklamışlardır:
Dinimizde en büyük günahı işleyen kâfir olmaz. Bunun için namaz kılmayana kâfir denmez. Fakat namaz, çok önemli bir ibadet olduğu için, namaz kılmayanın imanla ölmesi çok zayıf bir ihtimaldir. Namaz kılmayanın kalbi kararır, diğer günahları işlemekten çekinmez. Bazı âlimler, namaz kılmayanın kâfir olacağını bildirmişlerdir. Bu bakımdan her ne şart altında olursa olsun muhakkak namazı kılmalı!

'Ümmetim, yetmişüç fırkaya ayrılacaktır'

Sual: Müslümanların çeşitli fırkalara ayrılacağını Peygamber efendimiz biliyor muydu?
Cevap: 
Resûlullah efendimiz ümmetinin başına gelecekleri bildirirken;
(Benî İsrail yetmişiki millete ayrıldı. Ümmetim de, yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yalnız bir fırka kurtulacak, diğerlerinin hepsi Cehenneme gidecektir) buyurdu. Eshâb-ı kiram;

-O hangisidir ya Resûlallah, deyince;
-Benim ve Eshâbımın yolunda olanlardır buyurdu. Bu hadis-i şerifi, imam-ı Tirmizi hazretleri, Abdullah bin Ömer hazretlerinin haber verdiğini bildiriyor. İmâm-ı Ahmed'in ve Ebû Dâvud hazretlerinin naklettiklerine göre de;

(Bunlardan yetmişikisi Cehennemde, geri kalan biri Cennettedir. Bu da, bir cemaattir) buyurdu.
Bu hadis-i şerifte bildirilen tek kurtuluş fırkasını ve bunların Cennete girmeye sebep olan itikatlarını arayıp bulmak, bunların itikadına uymayan sapık fırkalardan sakınmak lazımdır. Bu suretle Cehennemin ateşinden kurtulmaya çalışmalıdır. Abdülkadir-i Geylânî hazretleri, ikinci hadiste bildirilen Cemaati ve birinci hadis-i şerifi şöyle açıklamaktadır:

"Müminin Sünnete ve Cemaate tabi olması lazımdır. Sünnet Resûlullahın gösterdiği yoldur. Cemaat de, Hulefâ-i râşidîn denilen dört halife zamanlarındaki Eshâb-ı kiramın söz birliği yaptığı şeylerdir. Müslümanın, bidat sahiplerinin çoğalmalarına mâni olması, onlara yaklaşmaması lazımdır." Ahmed ibni Hacer-ül-Heytemî hazretleri Savâık-ul-muhrika kitabında;

"Ehl-i sünnet itikadından ayrılanlara Mübtedi denir. Bunlar, birinci asırda ortaya çıkmaya başladılar" demektedir. Feth-ul-cevâd kitabında da diyor ki:

"Mübtedi, Ehl-i sünnetin söz birliği ile bildirmiş olduğu itikada uymayan kimsedir. Bu söz birliğini Ebül'Hasen Eş'arî ve Ebû Mansûr Ma'türîdî hazretleri ile bunların yolunda olan âlimler bildirdiler." Şâfii âlimlerinden Ahmed Şihâbüddîn Kalyûbî Mısrî, Kenz-ür-râgıbîn hâşiyesinde diyor ki:

"Ebül-Hasen Eş'arînin ve Ebû Mansûr Ma'türîdînin bildirdiklerinden ayrılan kimse Sünni değildir. Bu iki imam Resûlullah efendimizin ve Eshâbının yolundadırlar."

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, bu ümmet yetmişüç millete ayrılacak, bunlardan yalnız birisi Cehennemden kurtulacaktır. Her müminin bu bir fırkayı arayıp bulması ve bunlara tabi olması vaciptir.

***
Sual: Tüccara, sanat sahibine lâzım olan demir eşya, makina ve benzerleri, zengine satılmıyor. Bu durumda ne yapılabilir?
Cevap: 
İslâm dini, her zorluğu kolaylaştırıcıdır. İslâmiyette, çözülemeyecek hiçbir mesele yoktur. Ehl-i sünnet âlimleri, kıyamete kadar yapılacak olan her işin, her yeniliğin, her buluşun, insanların saadetleri için kullanılabilmeleri yollarını, Kur'ân-ı kerimden ve hadîs-i şeriflerden çıkarmışlar, kitaplarına yazmışlardır. Kendilerini müctehid sanan ve tanıtan ve yüksek İslâm âlimleri ile boy ölçüşmeğe kalkışan din cahillerine, iman hırsızlarına ve dinde reform isteyenlere, yapacak bir iş bırakmamışlardır. Müslümanların, dinde reform yapmaları, yeni yeni şeyler uydurmaları değil, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını anlamağa, öğrenmeğe çalışmaları, işlerini bunlara uygun yapmaları lâzımdır. Bu çalışmaları nefs ile cihad olur. Felaketten, azabdan kurtulmak isteyenler için, yani Kur'ân-ı kerime, İslâmiyete uymak isteyenler için, doğru yol budur. Kendi akıllarına güvenerek, Kur'ân-ı kerimden ve hadîs-i şeriflerden mana, hüküm çıkarmağa kalkışanlar, yanılır, aldanır ve Ehl-i sünnetten ayrılırlar. Ehl-i sünnetten ayrılan da, ya sapık olur, ya kâfir olur.

Kendisi için mal satın alamayan bir zengin, para vermek istediği sanat sahibini, (Şu para ile, şu malı almak için, seni umumi vekil yaptım) diyerek, vekil yapar. Sanat sahibi de, vekil olup, senet karşılığı, parayı zenginden alır. Bu para ile, bu malı, kendi adına satın alır. Zengine teslim edip, senedini geri alır. Aralarındaki ikinci bir sözleşme ile, bu malı, zenginden veresiye, yüksek fiyatla satın alır. Böylece, ikisi de, fâiz günahından kurtulmuş ve daha çok kazanmış olurlar. (Tam İlmihal s. 864)

İslâm dinini doğru olarak öğrenmeli

Sual: İslâm dinini doğru olarak öğrenmek ve kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak isteyenin, ne yapması lâzımdır?

Cevap: İslâmiyetin aslında felsefe yoktur. Yetmişiki bid'at fırkası, felsefeyi İslâm dinine karıştırmış, İslâmiyeti yaralamışlardır. Bir taraftan, eski yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmışlar, bir yandan da, kendi görüşlerine, düşünüşlerine göre din bilgilerini değiştirmişlerdir. Muhammed aleyhisselâmın Cennete gideceklerini müjdelediği (Ehl-i sünnet vel cemâ'at) fırkası ise, din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" işittikleri gibi almışlar, yunan felsefesini ve kendi düşüncelerini bu bilgilere hiç karıştırmamışlardır. Bu bilgileri, başka dinlerin bilgilerinden ve felsefeden ve kendi akıllarından üstün tutmuşlardır. Çünkü İslâmiyet, akl-ı selîmin kabul edeceği bilgilerdir. İ

slâm bilgilerinden birinin bile, doğru olduğunda şüphe eden bir aklın, selîm olmadığı, sakîm, bozuk olduğu anlaşılır. İslâm dinini noksan sanıp, felsefe ile tamamlamağa kalkışan bir aklın noksan olduğu anlaşılır. Bir kâfir, akl-ı selîmi ile hareket ederse, ahlâkı ve işleri, Allahü teâlânın emirlerine uygun olur. Allahü teâlânın ona iman ihsan edeceği, İsmâ'îl Hakkı Bursevînin (Rûh-ul-beyân) tefsîri altıncı cüz sonunda yazılıdır. Ehl-i sünnet âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ", yunan felsefesine, ancak onları red etmek için, kendi kitaplarında yer vermişlerdir. Bid'at ve dalâlet fırkaları, yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmak için, Ehl-i sünnet fırkası ise, onları din bilgilerinden ayırmak ve uzaklaştırmak için çalışmışlardır. O hâlde, İslâm dinini doğru olarak öğrenmek ve kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak isteyenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuması lâzımdır.

Yûnüs sûresi 44. cü âyetinde mealen, (Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şeyle zulüm etmez. İnsanlar nefislerine zulüm ediyorlar) buyurulmuştur.

Ra'd sûresinin 12. âyetinde mealen, (Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hâllerini değiştirmez) buyurulmuştur.

Yûnüs sûresi 108.ci âyetinde mealen, (Doğru yola giren, kendisi için girmiş, sapıtan kendi zararına sapıtmıştır) buyurulmuştur. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 459)

***

Sual: İngilizlerin Arabistan'da kurmuş oldukları bozuk fırkadaki vehhabiler ve onların kitaplarını okuyanlar; "Mezhepler ikinci asırda meydana çıktı. Eshâb ve Tâbiin, hangi mezhepte idi?" diyorlar. Gerçekten böyle midir ve bunlara nasıl bir cevap vermelidir?

Cevap: Mezhep, gidilen yol demektir. Mezhep imamı demek ise, Kur'ân-ı kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük alim demektir. Açıkça bildirilmemiş olan bilgileri de, açık bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkarmışlardır. Hadîkada deniyor ki:

"Bilinen dört mezhep imamı zamanında, başka mezhep imamları da vardı. Bunların da mezhepleri vardı. Fakat, bunların mezheplerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı."

Eshâb-ı kiramın her biri müctehid, derin alim, mezhep imamı idi. Her biri kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezhep imamlarımızdan daha üstün, daha çok bilgili idi. Mezhepleri daha doğru, daha kıymetli idi. Fakat, bunların kitapları olmadığı için, mezhepleri unutuldu. Dört mezhepten başkasına uymak imkanı kalmadı. Eshâb-ı kiram hangi mezhepte idi demek, alay komutanı, hangi bölüktendir? Yahut, fizik öğretmeni, okulun hangi sınıfı öğrencisidir demeye benzemektedir.

Hicretten dörtyüz sene geçtikten sonra, mutlak ictihat yapabilecek kadar derin alim kalmadığı, kitaplarda yazılıdır. Hadîka'da bildirilen hadis-i şerifde, yalancı, sapık din adamlarının çoğalacakları bildirilmektedir. Bunun için, Ehl-i sünnet olan her Müslümanın, bilinen dört mezhepten birini seçerek ona uyması lazımdır. Seçtiği mezhebin İlmihâl kitabını okuyup öğrenmesi, imanını ve bütün işlerini buna uydurması lazımdır. Dört mezhepten birine uymayan kimse, Ehl-i sünnet olamaz. Buna Mezhepsiz ve Zındık denir. Mezhepsiz kimse, ya yetmişiki bozuk fırkadan birindedir, yahut da kafir olmuştur. Böyle olduğu, Bahrda, Hindiyyede, Tahtâvîde, İbn-i Abidînde, El-besâirde ve Ahmed Sâvî tefsîrinde yazılıdır.

***

Sual: Adakta bulunan kimse, adağını yerine getirmezse günaha girmiş olur mu?

Cevap: Nezir, adak, bir ibadettir. Çünkü namaz, oruç, hacca gitmek ve başka ibadetler nezir olunur. Nezrin, adağın, yerine getirilmesini İslâmiyet emir etmektedir. Yerine getirilmezse, günah olur.

Kadınların camiye gitmesi

Kadınların camiye gitmesi

Sual: Sitede, kadınların cemaatle namaz kılmak için camiye gitmesinin uygun olmadığını İbni Âbidin'den alarak bildiriyorsunuz. Başka kitaplarda da bu husus var mıdır?

CEVAP
Vardır. Mesela Fetava-i Hindiyye'de deniyor ki:

Kadınların cemaate gelmeleri mekruhtur. Ancak, (Yaşlı kadınların, sabah, akşam ve yatsı namazına gelmeleri caizdir) diye fetva verilmişse de, zamanımızda fesadın meydana çıkmış olmasından dolayı, kadınların, artık bütün namazlara gelmeleri mekruhtur. Tebyin'de de böyle bildirilmiştir. (İmamlık bahsi)

Hayzı kesilen kadın

Sual: Hayzlı bir kadının, kuşluk vaktinde hayzı kesilse, imsak vaktinden sonra da orucu bozacak bir şey yapmamışsa, bir şey yiyip içmemişse, o anda niyet edip herhangi bir oruç tutabilir mi?
CEVAP
Hayır, tutamaz. Hayzlı olmak, oruçlu olmaya, oruca başlamaya manidir. İmsak vaktinden önce hayzı kesilseydi niyet edebilirdi.

Tarlanız tabiri

Sual: (Kadınlar sizin tarlanızdır) mealindeki âyetle, anal veya oral yol gibi, her çeşit ilişkiye izin verildiği söyleniyor. Bunlar dinimizde yasak değil mi?
CEVAP
Bildirdiğiniz âyet-i kerimenin meali şöyledir:

(Kadınlarınız sizin [evlat yetiştiren, ekin] tarlanızdır. O halde, [evlat yetiştirmek üzere tohum ekilen tarlanıza, yani döl yatağına] dilediğiniz gibi [arzu ettiğiniz şekilde, gece, gündüz] gelin. Kendiniz için önden iyi ameller gönderin [hayırlı evlatlar yetiştirin]. Bir de Allah'tan korkun ve bilin ki, elbette Allah'ın huzuruna varacaksınız. İman edenlere [Cenneti] müjdele!) [Bekara 223]

Bu âyette, çocuk yetiştirmekten bahsediliyor. Bir önceki âyette, kadınlarınıza meşru yoldan yaklaşın deniyor. Bu âyette de tarla deniyor. Tarla, ürün yetiştirilen yer demektir. Tarlaya tohum ekilen yer bellidir. Başka yerden tohum ekilse ürün alınmaz. Bu ayetin iniş sebebi tefsirlerde şöyle bildiriliyor:

Yahudilerin (Kadının arkasından ön uzvuna yaklaşılırsa, çocuk şaşı olur) demeleri üzerine, Allahü teâlâ da, öyle bir şey olmadığını, ön uzuvdan olmak şartıyla her şekilde birleşmenin mahzuru olmadığını bildiriyor.

Bu âyetin anal veya oral yolla bir alakası yoktur. Hele dübürden yaklaşmak, büyük günahtır. Peygamber efendimiz, (Hanımına arka uzvundan [dübüründen] yanaşan melundur) buyuruyor.

Karısına arka yoldan yaklaşan kimseyle, erkekle livata yapan, hüküm itibariyle aynıdır; çünkü pislik çıkan yerdeki pislik ve rahatsızlık verici şeyler, ay hali kanından daha fazladır. Ay halinde, kan necaseti bulunduğu için, helal yol bile haram olmaktadır. O bakımdan, pislik yeri olan dübür, daha çirkin ve daha kötüdür. (Kurtubi tefsiri)

Ana-babaya hizmet

Ana-babaya hizmet

Sual: Ana baba hakkı, onlara hizmetin önemi hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP
İmandan sonra birinci vazifemiz ana-babanın kalbini kırmamaktır. Onlar ne kadar kötü olsalar da, yine her şeyin üstünde hakları vardır. Onların kalbini kıranın ibadeti kabul olmaz. Müslüman doğmamıza ve müslüman yetişmemize sebep olan ana-babamızın kalbini kırarsak Cennete girmemiz düşünülebilir mi? Müslüman ana-babamız, bizden razı olmadıkça, Allahü teâlânın sevdiği kulu olmamız çok zordur. İyilik ederek rızalarını almaya çalışmalıdır!

Allahü teâlâ ana-babaya iyilik edin buyuruyor. (Nisa 36, Enam 151,Ankebut 8) 

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Ana-babasına hizmet edenin ömrü bereketli ve uzun olur. Onlara karşı gelenin, âsi olanın ömrü bereketsiz ve kısa olur.)[Ey Oğul İlm.]

(Ana-babası, yanında ihtiyarladığı halde, [onların rızalarını alamayıp] Cenneti kazanamayanın burnu sürtülsün.) [Tirmizi]

(Cihad, fisebilillah [Allah yolunda] sadece kılıç sallamak değildir. Ana-babaya veya evlada bakmak da cihaddır. Ele muhtaç olmamak için çalışmak da cihaddır.) [Deylemi]

Ana babanın yüzüne sert bakmamalı, şefkatle ve sevgi ile bakmalı! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ana-babanın yüzüne sevgi ile bakmak ibadettir.) [Ebu Nuaym]

(Ana-babanın yüzüne şefkatle bakana, kabul olmuş bir hac sevabı yazılır.) [İ.Rafii]

(Huzurunda alıcı ile satıcı arasındaki köle gibi durmayan kimse babasının hakkını ödeyemez.) [İ.Gazali]

Evladın, ana-babasına, sevgi ile bakışı için, kabul edilmiş bir hac sevabı verileceği bildirilince, oradakiler, (Günde bin defa bakarsa da böyle sevaba kavuşur mu?) dediklerinde, Peygamber efendimiz,(Günde yüzbin defa baksa da) buyurdu. (Şir'a)

Evliyanın büyüklerinden birisi, nafile hacca gitmek üzere yola çıktı. Bir ara Bağdat'a uğradı. Orada Ebu Hâzım-ı Mekki hazretlerini ziyarete gitti. O anda uyuyordu. Biraz bekledi. Uyandı ve o zata dedi ki:
- Şimdi Resulullah efendimizi rüyada gördüm. Bana, senin hakkında,(Annesinin hakkını gözetsin, bu, hac etmekten daha iyidir)haberini ulaştırmamı emretti. Bunun üzerine o zat geri döndü ve bütün hayatı boyunca annesine hizmet edip duasına kavuştu.

Buhari'deki hadis-i şerifte özetle deniyor ki:

Eski ümmetlerden üç kişi yolculuğa çıkarlar. Geceyi geçirmek üzere bir mağaraya girince dağdan bir kaya parçası yuvarlanarak mağaranın ağzını kapatır. "Bizi bu kayadan ancak iyi amellerimizi dile getirerek Allahü teâlâya yapacağımız dua kurtarabilir" derler.

İçlerinden biri şöyle dedi:

Anam-babam çok yaşlı idi. Onları doyurmadan çoluk çocuğumu ve hayvanlarımı doyurmazdım. Bir gün, odun toplamak için uzaklara gitmiştim. Geç vakte kadar da dönemedim. Akşam içecekleri sütü, getirdiğimde anamla babam uyumuşlar. Onlara sütlerini içirmeden önce çoluk çocuğumun ve hayvanlarımın karınlarını doyurmazdım. Çocuklar da, yanımda ağlıyorlardı. Çanak elimde tanyeri ağarıncaya kadar onların uyanmalarını bekledim. Anamla babam uyanıp sütlerini içtiler. (Ya Rabbi bunu senin rızan için yapmışsam buradan bizi kurtar)
Kaya biraz açıldı. Fakat çıkmak mümkün değildi.

İkincisi, her türlü imkan varken çok sevdiği amcasının kızı ile zina etmediği ve kıza verdiği 120 dinar altını almadığı olayı hatırlayıp, (Ya Rabbi, bunları senin rızan için yapmışsam bizi buradan kurtar) dedi. Kaya biraz daha açıldı. Ancak yer çıkabilecekleri kadar değildi.

Üçüncüsü şöyle dedi:
Çalıştırdığım işçilerden biri ücretini almadan gitmişti. Ben de onun ücretini ürettim. Bundan birçok mal meydana geldi. Bir müddet sonra bana gelip ücretini istedi. (Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunların hepsi senin ücretinden üremiştir, al götür) dedim. O da (benimle alay etmiyorsun ya) dedi. Ben de (hayır, alay etmiyorum, doğrusu bu) deyince, malların hepsini alarak götürdü. Bana hiçbir şey bırakmadı. (Ya Rabbi bunu senin rızan için yapmışsam, içinde bulunduğumuz şu beladan bizi kurtar.)

Bunun üzerine kaya tamamen açıldı. Onlar da mağaradan çıktı.(Buhari)

Ana baba çağırınca

Sual: Ana baba çağırınca, namazda isek veya başka önemli bir iş yapıyorsak, hemen gitmek gerekir mi? İkisi aynı anda çağırırsa hangisini tercih etmelidir?
CEVAP
Ana babanın salih veya fâsık olmasının da, önemi vardır. Evladını İslam terbiyesi üzerine yetiştirmeyen ana babanın, evladı üzerinde ana babalık hakkı yoktur. Bakıp büyüttükleri için, başka hakları vardır. Ana babanın veya başkalarının dine aykırı emirlerine itaat edilmez.

Ana baba çağırdığı zaman, önemli bir işle uğraşılsa da, hemen onu terk edip, derhal ana babanın emrine koşmak gerekir. Allahü teala buyuruyor ki:
(Ya Musa, benim indimde çok ağır ve büyük bir günah vardır ki, o da, ana baba evladını çağırınca, emrine uymamasıdır.) [İslam Ahlakı]

Ana baba, çağırınca, farz namazı bozmak caiz olur ise de, ihtiyaç yoksa bozmamalıdır. Nafile ve sünnet namazlar, bozulur. Bunlar, imdat isterse, farzları da bozmak gerekir. Namaz kıldığını bilerek çağırıyorlarsa, nafileyi de bozmayabilir, bilmeyerek çağırdılarsa bozmak gerekir.

İkisi aynı anda çağırırsa, anneyi tercih etmek gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Anne ve baba aynı anda çağırınca, önce annenin çağrısına uy!)[Deylemi]

Nefsin isyan etmediği an yoktur

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bir hadis-i kudsîde, (Nefsiniz bana düşmandır, siz de ona düşman olun) buyuruluyor. Nefsin düşman olması, (Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riayet etmez) demektir.

Nefs Allahü teâlâya düşman olduğu için, Allahü teâlâ herkesi Cehenneme mi sokacak? Nefs mükellef değildir. Allahü teâlâ nefsin iman etmesini, itaat etmesini emretmiyor, kalbin iman etmesini emrediyor. Bu yüzden, Cennete girmek için kalbin iman etmesi kâfidir.
Kalb isyan ederse günaha girer. Fakat nefs, mükellef olmadığı için, isyan ederse günah yazılmaz. Zaten onun isyan etmediği an yoktur, hep isyan eder. Onun özelliği budur. 
Şimdiki insanların çoğu bu düşmanın, yani nefsin emrindeler, onun arzularının peşinde koşuyorlar. Nefs ne emrederse, ne isterse onu yapıyorlar. Nefs, küfrü, haramları, mekruhları ister. Onun için nefsine uyan, kötü işlere koşar. Haramlar tatlı gelir, çünkü nefs haramdan lezzet alır. Onun gıdası dinin yasak ettiği şeylerdir.

Mahlûklar içinde, Allahü teâlâya en yakın olan, insanın kalbidir. Onun için ister salih olsun, ister asi, günahkâr olsun, hattâ kâfir olsun, kalbini kırmaktan çok sakınmalıdır. Allahü teâlâyı inciten şeylerden birincisi küfür, ikincisi de kalb kırmaktır. İnsanların hepsi Allah'ın kuludur. Herhangi bir insanın emrindeki hizmetçiyi, köleyi incitmek onun efendisini üzdüğü gibi, insanları incitmek, kalblerini kırmak da, insanların sahibi olan Allahü teâlâyı üzer. Allahü teâlânın mahlûklarına Onun izin verdiği ölçüde muamele etmelidir.

Hastalık da, fakirlik de, zenginlik de, makam da, şöhret de geçer, ama zalimin zulmü, mazlumun boynundaki levhada yazılı olarak, hesap yerine gelir ve zalimden hakkını alır.

Kul hakkından çok korkmalı. Ne kadar az olsa da, Cennete girmeye mânidir. Üzerinde kul hakkı bulunan ölünün ruhu, göklere yükselemez. Herkese iyilik etmeli, kötülük edenlere, kötülükle karşılık vermemeli. Hakiki Müslüman, Allahü teâlânın emirlerine riayet eder ve herkesle iyi geçinir.

Makam için din ile oynamak


Sual: (Mevki ve makam sahibi olmak, terfi etmek, ticarette kârını artırmak, etkili ve yetkili yerlere gelmek maksadıyla, namaz kıldığını kimseye göstermemek için su varken de abdest almayıp elini duvara sürerek teyemmüm edilir. Namaz için duvarda üç nokta tespit edilir. Ayakta veya otururken, kıyam için noktanın birine, rükû ve secde için diğerlerine bakmak yeter. Böylece hiç hareket etmeden namaz kılınır. Bu menfaatleri gerçekleştirmek için, Avrupa örnek alınır, kadın tesettüre riayet etmez. Toplantılarda herkesin içtiği içki içilir. Mensup olduğu grubu gizlemek için grubun liderine sövülebilir) deniyor. Dinden böyle taviz vermek caiz midir?
CEVAP
Bu tavize, açıkça dinde reform denir. Böyle bir reform da dinsizliktir. Peygamber efendimiz ve Eshab-ı kiram, savaş esnasında bile öyle abdest almadıkları gibi, o şekilde namaz da kılmamışlardır. Hastalıkta bile öyle namaz kılınmaz. Dinimizde farzla haram çakışınca, haram işlememek için farz tehir edilir. Zaruretsiz içki içmek ve kadınların açık gezmesi haramdır. Bir makama geçmek farz olsa bile, o makama geçmek için haram işlenmez. Çünkü farzlar ve haramlar teferruat değil, dinin temelidir. Haram işlemeyi böyle hafife almak büyük felakettir. Böyle bir hareket, dinimizi sulandırarak içten yıkmaya, farklı bir din oluşturmaya ve Müslümanları Hristiyan yapmaya çalışmak demektir.

Namaz kılarken güneş doğsa
Sual: Sabah namazının farzını kılarken, Ettehıyyatü'yü okuduktan sonra Güneş doğsa, namaz bozuluyor. Bu namazı bozulmaktan kurtarmanın yolu yok mu?
CEVAP
İmam-ı a'zam hazretlerine göre, Güneş doğunca namaz bozulmuş olur. Çünkü namazdan kendi isteğiyle çıkmamıştır. Böyle durumlarda Ettehıyyatü'yü okuduktan sonra, Güneş doğmadan önce, hemen selam verilirse, namaz, Hanefî mezhebindeki bütün müctehidlere göre sahih olur. Eğer Güneş doğduktan sonra selam verilmişse, İmameyn'e göre yine namaz sahih olur. Böyle durumlarda İmameyn'in [İmam-ı Muhammed ile İmam-ı Yusuf'un] kavli esas alınırsa namaz bozulmaktan kurtulmuş olur. Yani namazı bozulmaktan kurtarmak için İmameyn'in kavline uymak gerekir.

Yemin kefareti
Sual: Bir abla, (Evi ben süpüreyim) dedi. Ben de, (Vallahi sana süpürtmem) dedim. Ben namaza durunca evi süpürmüş. Yemin kefareti vermem gerekir mi?
CEVAP
Hayır, kefaret gerekmez, çünkü siz süpürtmediniz, mâni olma imkânınız da yoktu.

Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları

Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları

Sual: Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumadan doğru yola kavuşmak mümkün olabilir mi?

Cevap: Allahü teâlâya şükürler olsun ki, daha küçük iken, bir olan yaratıcıya inanmış bulunuyoruz. Onun isminin (Allah) olduğunu ve son Peygamberinin (Muhammed) aleyhisselâm olduğunu ve bunun bildirdiği dinin (İslâmiyyet) olduğunu öğrenmek saadetine kavuştuk. Yüce Allahımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin "rahime-hümullahü teâlâ" kitâblarını okumak nasip eyledi. Fakat, ilerici geçinen (Fen yobazları)nın, fen bilgisi diyerek ve dini dünya çıkarlarına âlet eden (Din yobazları)nın Kur'ân tercümesi diyerek aşılamış oldukları bozuk fikirler, ruhumuza işlemişti. 

Allahü teâlâya sonsuz şükürler olsun ki, hakiki din adamlarının uyarması ile, iyiyi kötüden ayırmağa başladık. Kafamıza yerleştirilmiş olanların ilim değil, yaldızlanmış zehir olduklarını, bunların tesiri ile kalbimizin kararmış olduğunu anlayabildik. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını görmeseydik, dostu düşmandan ayıramayacak, nefislerimizin ve din düşmanlarının hilelerine, yalanlarına aldanacaktık. Dinsizliği, ahlâksızlığı ilericilik olarak tanıtan, sinsi düşmanların tuzaklarından kurtulamayacaktık. Halis, temiz Müslüman olan anamızla, babamızla ve onlardan edindiğimiz İslâm bilgileri ile alay edecektik. 

Sevgili Peygamberimiz "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem", İslâm düşmanlarının tuzaklarına düşmememiz için, bizi ikaz ediyor: (Dininizi ricâlin ağızlarından öğreniniz!) buyuruyor. Ricâl, yani hakiki din âlimi bulamayınca, bunların kitaplarından öğreneceğiz. Bidat sahiplerinin, mezhepsiz, cahil din adamlarının din kitapları, kâfirlerin kitapları gibi çok zararlıdır. (İslâm Ahlâkı s. 361)

***

Sual: Yeni Müslüman olan veya akıl ve baliğ olan bir çocuğun ilk önce öğrenmesi gerekenler nelerdir?

Cevap: Bir çocuk akıl ve baliğ olunca, yani iyiyi fenadan ayıracak ve evlenecek yaşa gelince, hemen imanın altı şartını öğrenmesi, sonra (Ahkâm-ı islâmiyye)yi, yani farzları, helal ve haram olan şeyleri öğrenmesi ve bunlara uyması, buna farz olur. Bir kız dokuz yaşına, bir oğlan oniki yaşına gelince (Akıl ve baliğ) olur. Bunları, anasına, babasına, akrabasına, ahbabına sorup öğrenmesi farz olur. 

Müslüman olan bir kâfirin de, hemen bir din adamına, müftüye gidip, bunları öğrenmesi, bunların da öğretmeleri veya hakiki bir din kitabı hediye edip buradan okuyup öğrenmesini tembih etmeleri farz olur. Aferin, aferin deyip, öğretmezlerse veya kitap vermezlerse, farzı yapmamış olurlar. Farzı yapmayan, Cehennemde yanacaktır. Din adamını ve kitabı arayıp da, buluncaya kadar öğrenmemesi özür olur. (İslâm Ahlâkı s. 362)


Takva ve azimet, hiç istememektir

Sual: Yiyeceği olmayanın bunu başkasından istemesi caiz midir? Zaruret olmadan dilenmek ve sadaka istemek uygun olur mu? Sadaka istemenin zararları nedir?

Cevap: Urvetülvüskâ Muhammed Ma'sûm Fârûkî hazretlerinin (Mektûbât) kitabının ikinci cilt 37. mektupta buyruluyor ki: Bir günlük yiyeceği olmayanın, bunu istemesi câiz olduğuna fetva verilmiştir. Takva ve azimet ise, hiç istememektir. Ölüm ve hastalık tehlikesi gibi zaruret hâlinde, mubah olur. Elbisesi olmayanın, bu şartlarda, giyecek istemesi mubah olur. Çalışıp kazanabilen kimsenin dilenmesi câiz değildir. Din bilgilerine çalışıp da, kazanmağa vakit bulamayanın, istemesi câiz olur. Yazı yazarak kazanabilenin istemesi câiz değildir. (Mişkât) şerhinde diyor ki, (çalışamayan hastanın, bir günlük yiyecek dilenmesi câizdir. Fazlası câiz değildir. Nafile namaz ve nafile oruç sebebi ile çalışmağa vakit bulamayanın zekât ve sadaka istemesi câiz değildir. Bu kimse için, başkasının sadaka istemesi câiz olur.)

Sadaka istemekte üç zarar vardır. Allahü teâlânın, nimeti az gönderdiğini haber vermektir ki, haramdır. Kendini zelil etmektir. Müminin Allahtan başkasına boyun bükmesi câiz değildir. İstenilen kimseye de eziyet etmektir. Zaruret olmadıkça, bu da haramdır. Bunun için, takva sahipleri, kimseden bir şey istememişlerdir. Bişr-i Hâfî, Sırr-î Sekatîden başka kimseden bir şey istemezdi. (Onun mal verince, sevineceğini biliyorum, onu sevindirmek için istiyorum) derdi. Bişr buyurdu ki, (Üç nev fakir vardır: İstemez, verince de almaz. Bunlar, İlliyyînde melekler iledirler. İstemez, verince alır. Bunlar, Cennetlerde mukarreblerledir. İhtiyacı olunca ister. Bunlar, sâdıklar olup, Eshâb-ı yemin iledirler.) Netice olarak deriz ki, zaruret olmadan dilenmek haramdır ve çirkindir. Zaruret ve ihtiyaç hâlinde mubah olur. Lâkin, derecenin azalmasına sebep olur.

Ölüm hâlinde vacib olur. İstemeyip ölürse, günaha girerek ölür. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", hazret-i Ömer'e hediye gönderdi. Ömer "radıyallahü anh", almayıp geri gönderdi. Karşılaştıkları vakit, (Niçin almadın?) buyurdu. Ya Resûlallah, (En hayırlınız, kimseden bir şey almayandır) buyurmuştunuz. (O sözüm, isteyip de almak içindi. İstemeden gelen şey, Allahü teâlânın gönderdiği rızıktır) buyurdu. Ömer, cevap vererek, (Allahü teâlâya yemin ederim ki, kimseden bir şey istemeyeceğim ve istemeden gelen her şeyi alacağım) dedi. Bir hadîs-i şerifte, (Aç olan veya bir şeye muhtaç olan, kimseden istemeyip, Allahü teâlâdan beklerse, Allahü teâlâ, ona bir senelik rızk kapıları açar) buyuruldu. (Hak Sözün Vesîkaları s. 337)

İbadetlerin sahih ve kabul olması

Sual: İbadetlerle ilgili din kitaplarında sahih oldu, kabul oldu gibi ifadeler geçiyor. İbadetlerin sahih ve kabul olması ayrı ayrı şeyler midir?
Cevap: 
Bir amelin, ibadetin sahih olması başkadır, kabul olması başkadır. İbadetlerin sahih olmaları için, o ibadetlerin kendilerine mahsus şartları, farzları vardır. Bu farzlardan, şartlardan biri noksan olursa, o ibadet sahih olmaz yani o ibadet yapılmamış olur. Cezasından, azabından da kurtulunmaz. Sahih olup da, kabul olmayan ibadet için azap yapılmaz ise de, o ibadetin sevabına kavuşamaz. İbadetin kabul olması için, önce sahih olması yani o ibadete mahsus olan şartların yerine getirilmiş ve ihlas ile yapılmış olması lazımdır. Sahih olan ibadetin kabul olması yani sevap alınması için, o ibadeti yapan kimsenin kul haklarından da sakınması gerekir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

"Bir kimse, Peygamberin ameli gibi amel yapsa, fakat üzerinde yarım dank yani çok az kul borcu olsa, bunu ödemedikçe Cennete giremez." Üzerinde kul hakkı bulunan kimselerin, yaptıkları duaları da kabul olmaz.

***
Sual: İnsan, iman etmekle mi yoksa çok amel, ibadet etmek suretiyle mi Cennete girer?
Cevap: 
Miftâhul-Cennet kitabında, konu ile alakalı olarak deniyor ki:
"Yalnız iman etmekle Cennete girilir, fakat, yalnız amel, ibadet yapmakla, Cennete girilmez. Amelsiz iman makbuldür, imansız amel ise, makbul değildir. İmanı olmayanların yaptıkları ibadetler, hayırlı işler, sadakalar, kıyamette hiçbir işe yaramaz. İman başkasına hediye verilmez, amelin, ibadetin sevabı ise verilir. İman vasiyet edilmez, amma bir kimse, kendisi için amel yapılmasını, vasiyet edebilir. Ameli, ibadeti terk eden, kâfir olmaz, lakin imanı terk eden ve amele kıymet vermeyen kâfir olur. Özrü olandan, aciz olandan amel affolunur. İman ise, hiç kimseden af olunmaz."

***
Sual: Allahü teâlânın bütün kullarından ilk yapmalarını istediği emri ve yine kullarından sakınmalarını istediği ilk yasak ettiği emri nedir, hangisidir?
Cevap: 
Allahü teâlânın bütün kullarına birinci emri, iman etmektir. Birinci yasak ettiği şey de küfür, inkârdır. İman etmek demek de, Muhammed aleyhisselamın, Allahü teâlânın son Peygamberi olduğuna ve getirdiklerine, bildirdiklerinin hepsine inanmaktır.

***
Sual: Ahirette Cennete giden herkes Allahü teâlâyı görecek midir, görecekse bu görme nasıl olacaktır?
Cevap:
Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
"Allahü teâlâyı müminler Cennette görecektir. Fakat, nasıl olduğu bilinmeyen bir görmekle göreceklerdir. Nasıl olduğu bilinmeyeni, anlaşılmayanı görmek de, nasıl olduğu anlaşılmayan bir görmek olur. Belki, gören de, nasıl olduğu bilinmeyen bir hâl alır ve öyle görür. Bunu, Ehl-i sünnetten başka, ne müminlerin fırkaları, ne de kâfirlerin bir ferdi anlayamamıştır. Bu büyüklerden başkası, Allahü teâlâ görülemez, demiştir. Bunlar, bilmedikleri şeyleri, gördükleri şeylere benzeterek düşündükleri için, yanılmıştır. Bu gibi derin meselelerde iman şerefine kavuşmak, ancak Muhammed aleyhisselamın sünnetine yani yoluna uymak ışığı ile nasip olur. Allahü teâlâyı Cennette görmeye inanmak şerefinden mahrum olanlar, bu saadete kavuşmakla nasıl şereflenebilir ki, "inkâr eden, mahrum kalır" sözü meşhurdur. İslamiyet, Cennette olanların hepsi görecektir diyor. Bir kısmı görecek, bir kısmı görmeyecek demiyor.

Cennet de, her şey gibi, Allahü teâlânın mahlukudur. Allahü teâlâ, mahluklarının hiçbirisine girmez, birinde bulunmaz. Fakat mahluklarının bazısında Onun nurları zuhur eder. Bazısında ise, o kabiliyet yoktur. Aynada, karşısındaki cisimlerin görünüşleri, zuhur ediyor, taşta, toprakta ise etmiyor. Allahü teâlâ, her mahlukuna aynı nispette ise de, mahluklar, birbirlerinin aynı değildir. Allahü teâlâ, dünyada görülemez. Bu âlem, Onu görmek nimetine kavuşmaya elverişli değildir. Bu dünyada, bu nimet nasip olsaydı, herkesten önce, Musa aleyhisselam görürdü. Peygamber efendimiz miracda, bu devletle şereflendi ise de, bu dünyada değildi. Dünyada iken, dünyadan çıktı, ahirete karıştı ve gördü."

***
Sual: Meleklerde yeme, içme, erkeklik, dişilik ve evlenme gibi şeyler mevcut mudur?
Cevap: 
Melekler, Allahü teâlânın kıymetli kullarıdır. Emir olundukları işleri yaparlar, isyan etmezler. Yemeleri, içmeleri yoktur. Evlenmezler, erkek, dişi değildirler, çocukları olmaz. İlahi kitapları onlar getirmiştir. Emin oldukları için, getirdikleri de doğrudur. Müslüman olmak için, meleklere, böyle inanmak lazımdır.


Eskiyen Mushafı yakmak

Sual: Evlerdeki yıpranmış, sayfaları kopmuş, okunamaz durumda olan Kur'ânlar, Mushaflar yakılabilir mi veya ne yapmalıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Berîkada deniyor ki:
"Tâtârhâniyyede, yırtık, eski olup kullanılamayan Mushaf yakılmaz. Temiz beze sarıp toprağa gömülür. Yahut toz gelmeyen temiz bir yere konur diyor. Sirâciyyede ise, gömülür veya yakılır demektedir. Müctebâda ise, akan suya bırakmaktansa, gömmek iyi olur deniyor. Minhâc-üd-dîn kitabında, yakmak yasak değildir, çünkü, hazret-i Osman, mensûh ayetler bulunan Kur'ân-ı kerimi yaktı, Eshâb-ı kiramdan hiç kimse, buna karşı bir şey demedi deniyor. Yakmak, yıkayıp yazıları gidermekten daha iyi olur. Çünkü, yıkamakta kullanılan sular ayak altında kalır denildi. Bunlardan anladığımız, yakmayıp, yıkayıp yazılarını gidermek veya gömmek iyi olur."

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, eskimiş, istifade edilmez hâle gelmiş olan Mushafları, ayak altında bırakmak, bir şey sarmak, kaplamak, kese kâğıdı yapmak gibi kullanmak, hakaret etmek olur, haram olur. Çürüyüp toprak oluncaya kadar açılmayacağı emin olan yerdeki toprağa gömmek, bu yapılamazsa, yakıp külünü gömmek veya külünü denize, nehre koymak lazımdır. Hakaretten kurtarmak için yakmak caiz, hatta lâzım olur. Sirâciyye fetvâsı, Münyet-ül-müftî ve Halîmîden de böyle anlaşılmaktadır.

***
Sual: Kur'ân-ı kerim ve din kitaplarının bulunduğu tarafa doğru ayakları uzatarak oturmanın bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Mushafa ve din kitaplarına karşı ayak uzatmak mekruhtur. Yüksekte iseler, mekruh olmaz.

***
Sual: Kur'ân-ı kerimi okunmadığı hâlde, evde bereket için bulundurmanın bir mahzuru olur mu?
Cevap: Bu konuda Hindiyyede deniyor ki:
"Mushafı hiç okumayıp, hayır ve bereket için evinde saklamak caizdir ve sevaptır."

***
Sual: Camide namaz kılmayıp sadece tesbih çekenleri, Kur'ân okuyanları, namaz kılmak için camiye gelenler, camiden çıkarabilirler mi?
Cevap: Namaz kılanlar sıkışıyorsa, kılmayanları kaldırabilirler. Mahalle mescidi dar geliyor ise, o mahalleden olmayanları, dışarı çıkarabilirler.

***
Sual: Cami içinde, alışveriş veya başka şeyler için sözleşme, akit yapmanın bir mahzuru olur mu?
Cevap: Cami içinde, alışveriş olan her akit, sözleşme mekruhtur. Ancak nikâh akdi yapmak ise müstehabdır.

***
Sual: Bir kimse, aynı anda, aynı şey için hem yemin hem de adak olmasını niyet edebilir mi?
Cevap: Nezir yani adak, bir ibadettir. Namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek ve başka ibadetler nezir olunur. Nezrin yerine getirilmesini İslâmiyet emretmektedir. Nezredilen yerine getirilmezse, günah olur. Nezir, yemine benzemektedir. Bir kimse, nezrim olsun dese, neyi adadığını söylemese ve niyet etmese, yemin kefareti vermesi lazım olur. Bir kimse, Allahü teâlânın rızası için oruç tutayım dese, kaç gün olduğunu söylemese ve bir şey niyet etmese veya yalnız nezir niyet etse, yemin olmasını veya olmamasını hatırına hiç getirmese veya nezir olmasını ve yemin olmamasını niyet etse, bu orucu nezir olur ve üç gün oruç tutar. Bunu söylerken, nezir olmayıp, yemin olmasını niyet etse, yemin olur. Orucu bozarsa, yemin kefareti lazım olur. Hem nezir, hem yemin olmasını niyet ederse, bu oruç, hem yemin, hem de adak olur. Bu orucu bozarsa, hem kaza, hem de yemin kefareti lazım olur.

***
Sual: Bir kimse, şu işim olursa falan camide ezan okuyacağım veya falan caminin şadırvanında abdest alacağım diye adakta bulunabilir mi?
Cevap: Adak edilen şeyin, farz veya vacip olan bir ibadete benzemesi ve başlı başına bir ibadet olması lazımdır. Mesela, abdest almak, ölü kefenlemek başlı başına ibadet olmadıklarından adak olamaz. Hasta ziyaret etmek, cenaze taşımak, gusül etmek, cami içine girmek, Kur'ân-ı kerimi tutmak, ezan okumak, mektep, cami yaptırmak da ibadet ise de, başlı başına ibadet değildir. Nezir olunmazlar. Nezir edilen şeyin benzemesi lazım olan farzın, vacibin başlı başına ibadet olması lazım değildir. Mesela, bir şey vakıf etmeyi adamak caizdir. Çünkü vakıf, Müslümanlar için cami bina etmeye benzemektedir. Cami yapmak, başlı başına bir ibadet değil ise de, vakıf başlı başına ibadettir. Mesela, abdest almak, başlı başına ibadet olmayıp, başlı başına ibadet olan namazın bir şartıdır. Ölüyü kefenlemek de, cenaze namazının kabul olması için şarttır. Ölünün setr-i avreti yani kefenleyerek örtülmesi, cenaze namazının şartıdır.

***
Sual: Kazaya kalan oruçları arka arkaya mı tutmak gerekir?
Cevap: Kaza oruçları, arka arkaya tutulduğu gibi, ayrı ayrı günlerde, ara vererek de tutulabilir.

***
Sual: Küfre sebep olan söz ve işlerden bazıları nelerdir?
Cevap: Ben çalınanları ve gayb olanları bilirim dese, söyleyen ve inanan kâfir olur. Bana cin haber veriyor dese, yine kâfir olur. Peygamberler ve cinnîler dahi gaybı bilmezler. Gaybı, ancak Allahü teâlâ bilir ve Onun bildirdikleri bilir.

Bir kimse, Allahü teâlâya and içmek dilese, bir ahar kimse dahi, ben senin, Allahü teâlâya and içtiğini istemem. Talâka ve itâka veya şerefe, namusa and etmeni dilerim dese, kâfir olur, demişlerdir.
Bir kimse, bir kişiye, senin didarın bana can alıcı gibidir dese, kâfir olur demişler. Zira, can alıcı, bir ulu melektir.

Bir kimse, namaz kılmamak hoş iştir dese, kâfir olur. Bir kimse, bir kişiye gel namaz kıl dese, o dahi bana namaz kılmak zor iştir dese, kâfir olur demişler.

Allahü teâlâ, gökte benim şâhidimdir dese, kâfir olur. Zira Allahü teâlâya, mekân isnat etmiş olur. Allahü teâlâ, mekândan berîdir. [Allah baba diyen de kâfir olur.]

Bir kimse; Resûlullah "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" yemek yedikten sonra mübarek parmağını yalardı dese, bir başkası, bu iş terbiyesizliktir dese, kâfir olur.

Rızk Allahtandır. Lâkin kuldan da hareket gerektir dese, bu söz şirktir. Zira kulun hareketi de Allahtandır. (İslâm Ahlâkı s. 203)

İş yapanlar yanında Kur’ân okumak

Sual: Ayakta, yatakta, yürürken ve iş yapanların yanında Kur'ân-ı kerim okumanın hükmü nedir?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Halebî-yi kebîrde diyor ki:

"Yan yatarak ayakları birbirine bitiştirip, Kur'ân-ı kerimi, içinden ezbere okumak veya yürüyerek, iş görerek, kabir başında oturup okumak caizdir. Kitap okuyanın, yazanın, iş yapanın yanında Kur'ân-ı kerim okumaya başlamak, onlar dinlemedikleri zaman günah olur. Camide veya başka yerde, birkaç kişinin, bir zamanda, yüksek sesle Kur'ân-ı kerim okumaları tahrimen mekruhtur. Birinin okuyup, başkalarının sessizce dinlemeleri lazımdır. İşi olanların dinlemesi farz olmaz. Kur'ân-ı kerimi dinlemek, farz-ı kifayedir ve okunmasından, nafile ibadetlerden daha sevaptır. Kadın, Kur'ân-ı kerimi kadından öğrenmelidir. Yabancı erkeklerden, âmâdan bile öğrenmemelidir."

Kur'ân-ı kerimi öğrendikten sonra, unutmanın günah olduğu, Berîka ve Hadîkada yazılıdır. Hulâsa-tül-fetâvâda diyor ki:

"İş görürken ve yürürken, kalbi ile düşünerek, Kur'ân-ı kerim okumak caizdir."

***
Sual: Nasıl kesildiğini bilmediğimiz kasapta satılan etleri alıp yemenin mahzuru olur mu?
Cevap: 
Müslüman kasaptan alınan bir etin, nasıl kesildiği bilinmiyorsa, helal olma ihtimali varsa, yemesi caiz olur. Haram olduğu, görerek veya adil bir Müslümanın haber vermesi ile anlaşılarak bilinirse, yememelidir. Fakat, sorup araştırmak lazım değildir. Müslümandan satın alınan şüpheli eti yemeli, vesvese etmemelidir.

***
Sual: Necaset ve benzeri pis şeyleri yiyen tavuk, koyun gibi hayvanların eti yenir mi?
Cevap: 
ecis şeyleri yiyen hayvanın eti kokarsa, yanına yaklaşınca pis koku gelirse, eti, sütü ve teri necis olup, yemesi mekruhtur. Temiz şeyle beslenip, pis kokusu kalmazsa caiz olur. Bunun için, tavuk üç gün, koyun dört, deve ve sığır on gün hapis olunur denildi.

***
Sual: Demirden, camdan, tahtadan mest yapıp kullanılabilir mi?
Cevap: 
Mestin, bir saat yol yürüyünce, ayaktan çıkmayacak şekilde sağlam ve ayağa uygun olması lazımdır. Ağaçtan, camdan, madenden mest olamaz. Zira sert şeyle bir saat yürünemez.

***
Sual: Tek tırnaklılardan olan atın ve tavşanın eti yenir mi?
Cevap: 
Yabani eşek eti ve sütü helaldir. At eti ve sütü temizdir, helaldir. Nesli azalmaması için, mekruh denildi. Tavşan eti de helaldir.

Yiyip içerken, nelere dikkat etmek gerekir?

Yiyip içerken, nelere dikkat etmek gerekir?

Sual: Yiyip içerken, nelere dikkat etmek gerekir?

CEVAP
İslam âlimleri bildiriyor ki:
1- Yemekten önce elleri yıkamak sünnettir. [Ellerimizin bir nevi mikrop deposu olduğu bugün bilinmektedir.]
2- Çok çeşitli değil, tek çeşit gıda yemeli. [Hazım için, her çeşit gıdaya ayrı ayrı salgı, asit yayılır. Bu da mideyi yorar.]
3- Çok sıcak yiyip içmemeli. [Sıcak yiyip içmek, mide kanserine sebep olur.]
4- Yemeğe tuzla başlayıp tuzla bitirmek sünnettir. [Tuz dile dokunduktan sonra, tükürük bezleri hemen çalışmaya başlar. Salgı yayar. Bu salgı, hazım için önemlidir, hazma yardım eder ve kolaylaştırır. Yemeğe tuzla başlanırsa, beyin tarafından gönderilen bir uyarı sayesinde, midede mukus denilen sindirimi kolaylaştırıcı bir tabaka oluşur ve midenin sindirime hazırlıksız yakalanmasını önler. Yemeği tuzla bitirince de, yine hazım için lüzumlu olan salgı salınır. Bu önemli salgı, sadece tuzla çıkar.]
5- Acıkmadan yememeli, doymadan kalkmalı. [Fazla tokluğun unutkanlık yaptığı, kalbi körleştirdiği, alkollü içkiler gibi kanı bozduğu; açlığın, oruç tutmanın ise, aklı temizlediği, kalbi parlattığı bugün bilinmektedir.]
6- Yemek yerken, yerde oturarak, sol ayağı katlayıp, sağ ayağı karna çekerek oturulmalı. [Böyle oturunca, suyla doldurulmuş balon şeklinde olan midenin çıkış kısmını kapatarak, yenilen gıdanın tam sindirilmeden bağırsaklara kaçmasını önler ve mide dolunca da doygunluk hissi vererek, çok fazla yemeden kalkılmasına sebep olur.]
7- Yemek yerken neşeli konuşmalı, yemekte korkunç ve iğrenç şeyler söylememeli. Ölümden, hastalıktan konuşmamalı
. [Üzücü şeyler konuşulursa, hazım sistemini çalıştıran sinirlerin dengesi bozulur ve adrenalin salgısının yükselmesine sebep olur.]
8- Her gün et yememeli, kalbe sıkıntı verir, eti az yemekse ahlakı bozar. [Aşırı kırmızı et tüketimi kalın barsak kanserine, meme kanserine, sindirim yolu kanserine yol açar. Boston'daki Tufts Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırma, sık sık kırmızı et yiyenlerin, sindirim yolu kanserlerine yakalanma risklerinin yüksek olduğunu gösterdi. Normal yenen etin, beyin ve sinir sisteminin düzenli çalışması için faydası vardır.]
9- Bitkisel gıda faydalıdır. Yeşillik bulunmayan sofra, akılsız ihtiyara benzer. [Bugün bitkisel gıdaların önemi iyice ortaya çıkmıştır.]
10- Lokma küçük olmalı ve iyi çiğnenmeli. [Tükürük bezleri fazla çalışır. Bu salgı, midedeki salgılarla beraber hazmı kolaylaştırır. Kilo aldırmaz. Aksi olursa salgı eksik olur. Yiyecekler tam çiğnenmeden ve yeterli salgı olmadan mideye gider. Bu tükürük salgısının eksikliği ise, bu yediklerimizi vücudun hazmetmesine engel olur ve kilo aldırır, şişmanlığa sebep olur.]
11- Açken de yavaş yavaş yemeli. [Yavaş yemek, tükürük bezlerinin çalışmasına, salgı yaymasına ve hazmı kolaylaştırmasına sebep olur.]
12- Yemek arasında, bir şey için, hatta namaz için, sofradan kalkmamalı, namazı önce kılmalı. Eğer hazırlanmış yemekler soğuyacak veya bozulacaksa ve namaz vakti, yemekten sonra kılmaya elverişliyse, namazdan önce yemeli. [Yemeğe ara vermek, psikolojik olarak bazı insanlara yaramaz. Hazım sistemi salgılarının çalışma düzeni zayıflar. Ara verilince midede hazım başlar. Tekrar yemek yenince, hazım sisteminin düzeni bozulur.]
13- İçtiği suya bakmalı. Üç nefeste içmeli. Soluğu suya değil, bardağın dışına vermeli. Yazın, serin içmeli. Çok soğuk şeyler içmemeli. Aç karna su içmemeli. Suyu yavaş yavaş, emer gibi içmeli. Ağzı doldurarak içmemeli. Nefes verirken bardağı ağızdan çekmeli. Kaynar şeyi, soluyarak içmemeli. Soğutup sonra içmeli. Suyun hepsini bir solukta içmemeli. [Suyu bir solukta içince, yemek borusunda fıtıklaşmaya yol açabilir. Nefeste, ağız ve dişten çıkan bazı zararlı mikroplar olabilir. Suya üflenince, suyla beraber tekrar vücuda girer. Bu da hastalıklara yol açabilir. Çok soğuk yemek ve içmek, boğaz ağrılarına, bademcik iltihaplarına, bronşit hastalıklarına, eklem ağrılarına, baş ağrısına yol açar. Ayrıca oturularak ve en az üç yudumda içilen su, dil ve ağız bölgesinde daha fazla kaldığından tükürük bezleri için gerekli olan suyun emilimini artırıp anti bakteriyel ve antioksidan etkiye sahip tükürüğün salgılanmasını artırarak, ağız ve diş sağlığına faydası olur.]
14- İçilecek şeyleri ayakta içmemeli. Terliyken de su içmemeli.[Sıcak havada veya aşırı terliyken ayakta su içince, ayaklarda varise yol açar. Soğuk suyu ayakta aç karnına içince, bünyesi zayıf kişilerde mide sarkmasına yol açar.]
15- Bardağın kırık yerinden içmemeli. [Kırık yerleri tam temizlenemediği için mikrop toplar. Hem de eli, ağzı kesebilir.]
16- Yemekten sonra dişleri misvakla, kürdanla veya diş fırçasıyla temizlemeli. [Ağız ve dişlerin temizliği çok önemlidir. Her şeyden önce dişler tedavi edilmeli. Birçok hastalığa sebep olurlar. Diş kökünde iltihap olduktan sonra, siyatik hastalıklara ve kalbi çeviren dış zar iltihaplarına yol açar. Kalb hastalarının çoğunda diş eti hastalığı vardır. Virüsler ana rahmine ulaştığında, erken doğuma bile sebep olabilir.]
17- Ağzında, elinde et, yemek kokusu varken yatmamalı. Çocukların elini de, ağzını da yıkamalı. [Bu, çeşitli rahatsızlıklara sebep olur, hem de diş eti hastalıklarına yol açar. Eşe sıkıntı vermesi bakımından, aile hayatı için de uygun değildir.]
18- Aşırı tokken yatmamalı. [Bu oldukça zararlıdır. Uyku halinde, kalp ve akciğerler hariç, iç organların çalışması çok azalır, bir nevi istirahat ederler. Kalbin ve akciğerlerin de yükleri gündüze nazaran azalır. Tok yatınca, kalp de fazla çalışmak zorunda kalır. Aşırı tok yatmak, kalp ve başka organların yorulmasına, dolayısıyla erken yaşlanmaya, baş ağrısına, kilo almaya, göz hastalıklarına yol açar.]
19- Akşam yatarken, yiyecek ve içecekleri açık bırakmamalı üstü örtülmeli.
 [Gıdalar bozulabilir, mikrop kapabilir.]
Bu hususlara, sağlığımıza olan faydaları için değil, dinimiz bildirdiği için, dine uymak niyetiyle uymak gerekir. Böyle olunca hem dünyamız, hem de ahiretimiz için faydalı olur. Sırf sağlık için yapılırsa sevabına kavuşamayız.