BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

Son yazılarımız

Çok fazla hayal kurmak doğru mudur?

Sual: Çok hayâlperest bir arkadaş, hayâlinde sanki bir Süpermen olup, hükümetler kurup, yıkıyormuş. Kerametler, harikalar gösterip, zâlimleri, kötüleri cezalandırıyor veya yok ediyormuş, böylece dünyayı yaşanır bir hâle getiriyormuş. Böyle düşünmenin vebali var mıdır?
CEVAP
Burada niyetin önemi büyüktür. Mesela, (Allahü teâlâ, her şeye gücü yeterken, zâlimleri niye yok etmiyor? Kötülüklere niye izin veriyor? Herkes melek gibi günahsız olsaydı, şunlar şöyle yaratılsaydı, iyi olurdu) anlamında hayâl kuruyorsa, o zaman kaderi beğenmemiş olur. Allahü teâlânın murat ettiğini, Onun kurduğu nizamı beğenmemek caiz olmaz. Dileseydi herkes iman ederdi, kötülük eden kimse yaratmazdı. Onun işine karışmak, (Şöyle olsaydı daha iyi olurdu) demek çok yanlış olur. Ama böyle şey düşünmeden, (Şu kötülere bir bela gelse de yok olsa) gibi şeyler hayâl edilirse caiz olur. 

En uygunu böyle hayâl kurmaktan uzak kalmaya çalışmalı, (Ya Rabbî, senin yarattıklarında çok hikmet vardır) demeli, vazifemiz olmayan işe karışmamalı, dünyayı düzeltmek için hayâl kurmamalı. Peygamber efendimiz de, bu mealde, (Dünya, geçilecek bir köprü gibidir. Bu köprünün tamiriyle uğraşmayın, hemen geçip gidin!) buyuruyor. (S. Ebediyye)

Dünyayı tamir işleriyle uğraşacak çok kişi vardır. Müslüman olarak biz âhiretimizi kurtarmaya çalışalım.

Bir sözle olur


Sual: Dinden habersiz biri, (Bir sözle insan kâfir olmaz, bir sözle kadın boş olmaz) dedi. Bu yanlış değil mi?
CEVAP
Evet yanlıştır. Birçok şey bir söze bağlıdır. Birkaç örnek verelim:

1- Bir kelime-i şehadet getirmekle, kâfir Müslüman olur.

2- (Allah yok) diyen Müslüman, kâfir olur.

3- Elin kızı, bir sözle yani nikâhla hanımı olduğu gibi, yine bir sözle de, yani (Boşadım) demekle de, hanımı yabancı olur.

4- Adakta hiç niyet etmese de, ağzından çıksa da, Mesela (Allah için, bir gün oruç tutmayı adıyorum) diyeceği yerde, (bir ay) diye ağzından çıksa, bir ay oruç tutması gerekir. Söz geçerli, niyet geçersizdir. (Dürer)

5- Bir sözle çok şey olur. İnsan bir sözle vezir, bir sözle rezil olur. Öldürülsün denir, öldürülür. Yunus Emre onun için, (Söz ola, kese savaşı / Söz ola, kestire başı) demiştir.

Ezan okunurken oruç açmak



Sual: Ezan okunurken hemen orucumuzu açmakta mahzur var mıdır?
CEVAP
Vaktin girmesi şarttır, ezan erken veya geç okunabilir. Türkiye Takvimi'ndeki vakit girmişse, ezan okunmasa bile orucu açmalı. Sonra namazı kılmalı. Yemeğin namazdan sonra yenmesi daha uygun olur. Vakit girmemişse, ezan okunsa da, top atılsa da orucu açmak caiz olmaz. İmsak vakti yiyip içmek de böyledir. İmsak vakti girmişse, daha ezan okunmasa bile, artık yiyip içmeyi kesmek gerekir. Ezana değil vakte itibar edilir.

Orucu bozmayan şeyler nelerdir?
Sual: Orucu bozmayan şeyler nelerdir?
CEVAP
Bazıları şunlardır:

1- Oruçlu olduğunu unutarak yiyip içmek,
2- Ağzına gelen kusuntunun geri gitmesi,
3- Oksijen tüpüyle ilaçsız suni hava vermek,
4- Orucu bozmaya niyet edip de bozmamak,
5- İstemeyerek ağız dolusu kusmak,
6- İsteyerek, zorlayarak biraz kusmak,
7- Sahurda, tokluk veren ilaçlar kullanmak,
8- Göze katı veya sıvı ilaç koymak, ıslak lens takmak,
9- Gıybet etmek,
10- Rüyada ihtilâm olmak,
11- Diş çukuruna ilaç koymak,
12- Çiçek, kolonya veya parfüm koklamak,
13- Morfinsiz, iğnesiz diş çektirmek,
14- Yutmadan yemeğin tadına bakmak,
15- Sakındığı hâlde toz ve dumanın boğazdan veya burundan içeri girmesi,
16- Diş çektirince gelen tükürükten az kanı yutmak,
17- Ağzını yıkadıktan sonra, kalan yaşlığı tükürükle yutmak,
18- Dişleri arasında kalan, nohuttan küçük olan şeyi yutmak,
19- Hacamat olmak, kan aldırmak, akupunktur kullanmak,
20- Kulağa su kaçması,
21- Misvak kullanmak, macunsuz diş fırçalamak,
22- Gusletmek, banyo yapmak,
23- İdrar yoluna pamuk koymak, [Şâfiî'de bozar.]
24- Sağlam deriye ilaç, krem sürmek, her çeşit yakı, sigara bandı, tokluk bandı koymak,
25- Yaraya imsak vaktinden önce konan sıvı ilacın, imsak vaktinden sonra emilmesi,
26- Yaradan çıkan kan, irin ve benzerlerinin tekrar içeri girmesi,
27- Arı sokması,
28- Dudaktaki yaşlığı yutmak,
29- Banyoda oluşan su buharını teneffüs etmek,
30- Ele iğne batıp, kırığının içinde kalması,
31- Kulağa pamuklu çubuk sokmak, [Şâfiî'de bozar.]
32- Kanayan yere, kanın durması için kan taşı sürmek.

Sual: (Oruçta, ağız vücudun dışı olduğu için, kusmuğun bir kısmı veya balgam mideye giderse oruç bozulur) deniyor. İstemeden yutulursa da mı bozar?
CEVAP
Ağza gelen kusmuk, kendiliğinden mideye geri giderse orucu bozmaz. Balgam yutmak da orucu bozmaz. (Dürr-ül-muhtar)

Alkol, kolonya ve parfüm

Alkol, kolonya ve parfüm

Sual: Her alkol necis midir? 
CEVAP
Haram ve necis olan sadece etil alkoldür. Diğerlerinin kimyada da adı alkoldür. Onlar necis değildir. Namaz kılarken etil alkollü sıvıyı temizlemek gerekir.

Alkollü karışımlar

Sual: Kolonya, tentürdiyot ve parfüm gibi, alkollü karışım sürülmüş elbiseyle, namaz kılmak caiz midir?
CEVAP
Caizdir. Alkol; ilaç, koku veya su gibi şeylere bir menfaat için karıştırılınca, karışım temiz olur. (İ. Ahlakı)

Demek ki, alkol; kolonya, tentürdiyot ve parfüm gibi maddelere, bir menfaat gayesiyle karıştırıldığı için namaza mani olmuyor. Bir menfaat olmadan karıştırılırsa, karışımlar temiz olmaz. Mesela suyun içine alkol döküp onu elbiseye sürsek, bu da karışım diyerek, böyle elbiseyle namaz kılınmaz.

Alkollü merhem

Sual: Alkollü merhem namaza mani mi?
CEVAP
Hayır, mani değildir.

Kolonya temizdir

Sual: İslam Ahlakı kitabında deniyor ki:
(1- Suyla toprak karıştırıldığı zaman, bu ikisinden biri temizse, meydana gelen çamur temiz olur ve bu kavil sahihtir; fetva da böyledir.
2- Bu fetvanın zayıf olduğunu bildiren âlimler de varsa da, harac olduğu zaman, zayıf kaville amel olunur. 
3- Necis olan sıvı, mesela ispirto, ilaç, koku [su veya toprak] gibi şeylere [bir menfaat için] karıştırılınca, karışım temiz olur. [Lakin ilaç için olmayanları içmek haramdır.] Bunun için, tentürdiyot ve kolonya, Hanefi'de temizdir.)
Bu ifadelerden, harac olmadan kolonya dökülerek kılınan namazın sahih olup olmadığını kesin olarak anlayamadım. Kolonya temiz dendiğine göre, harac olmadan da üstümüze döksek, onunla namaz kılmanın caiz olduğu mu anlaşılıyor?
CEVAP
Evet, öyle olduğu pek açıktır. Burada iki ayrı kavilden bahsediliyor:

Birinci kavilde, (Karışım temizdir, bu kavil sahihtir ve fetva da böyledir) buyuruluyor. Fetva böyledir denince artık mesele kalmamıştır. 3. maddede, 1. maddedeki sahih olan fetvanın açıklaması yapılıyor. Tentürdiyot ve kolonyanın temiz olduğu, bir de ilaç için olan karışımların da, yani alkollü ilaçları kullanmanın caiz olduğu açıkça bildiriliyor.

İkinci maddede, sahih olan ve fetva verilen kavle, bazı âlimlerin zayıf dediği bildiriliyor. Sahih kavli bildirdikten sonra, bazı âlimler denince, bu kaville amel etmek lazım gelmediği anlaşılıyor. Burada kolonya, tentürdiyot gibi karışımların temiz olduğunu bildiren kavil, zayıf değil, sahih kavildir ve fetvanın da böyle verildiği bildiriliyor. Zayıf kavil diyerek, bunun aksini söyleyip Müslümanları sıkıştırmak caiz olmaz.

Parfüm kullananın namazı

Sual: Üzerimizde parfüm varken namaz olur mu? Birkaç defa sıkınca el ayasını geçiyor miktarı.
CEVAP
Ne kadar çok olursa olsun namaz sahih olur.

Kim kime baskı yapıyor?

Sual: Kadınların örtünmesi, açık gezen kadınlar için baskıya sebep olmaz mı? Örtünen kadınların iyi Müslüman bilinmesine, açık saçık gezenlere kötü gözle bakılmasına sebep olmaz mı?
CEVAP
Bunlara evet denirse, o zaman bunun tersi de düşünülebilir. Açık gezenler, kapalı gezenlere baskı yapmış olmaz mı? Açık gezenlerin modern, kültürlü, bilgili olmasına, kapalı kadınlara gerici, yobaz, cahil gözü ile bakılmasına sebep olmaz mı da denebilir. Müslüman kadınlar böyle bir şey düşünmediğine göre, açık saçık gezenler niye baskıya maruz kaldıklarını düşünsün ki? Açılma özgürlüğüne evet demek, kapanma hürriyetine hayır demek, hangi demokrasi ile bağdaşır? Bir toplumda her çeşit insan bulunur, sağcısı da, solcusu da olur. (Solcu yaşasın, sağcı ölsün) demek, faşist bir baskı olmaz mı?

Müslüman, içki içeni veya başka günah işleyeni görünce, kendi günahını hatırlar. Kendi günahları affedilmezse, başına neler gelecek, ne azaplar çekecek diye düşünür. Başkalarını ayıplamanın, kötülemenin, gıybet etmenin haram olduğunu bilir. Onların günahlarından daha büyük günah işlemekten elbette çekinir. Onun için Müslümandan korkmamak lazımdır. Kimseye baskı yapmaz, kendi kusurları ile uğraşır.

Müslüman, Allahü teâlânın, iyilik edenleri, insanlara hizmet edenleri, tatlı dilli, güler yüzlü olanları, iyi işler yapanlara yardım edenleri sevdiğini bilir ve öyle olmaya çalışır. Günah işleyenlere kötü gözle bakmaz. Müslüman diliyle, eliyle kimseyi incitmez. Başkasını incitmek günahtır ve fitne çıkmasına sebep olur.

Müslüman ideal insandır


Müslüman, günah işlemekten sakındığı gibi, kanunlara karşı gelmekten, suç işlemekten de sakınır. Herkesin sevgisini, saygısını kazanan şerefli bir insan olmak için çalışır. Kimseye zararı dokunmadığı için, her rejim, her ülke için, Müslüman ideal insandır. İslamcıyım diyerek toplumda fitne çıkarmaya çalışan bazı kimselere bakıp da, Müslümanlığın zararlı olduğunu sanmak, çok yanlış olur. Bazı doktorların hatasını tıbba bulmak yanlış olduğu gibi, bazı Müslümanların hatalarını da, Müslümanlığa bulmak asla doğru olmaz.

Müslüman kimseye zarar vermez. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:

(İnsanların en iyisi, insanlara iyilik edendir. İnsanların en kötüsü, insanlara zarar veren, onları incitendir.) [R. Nasıhin]

(En kötü insan, zararından kurtulmak için yanına yaklaşılmayan kişidir.) [Buhari]

(Hep iyilik eden, kötülük yapmaktan uzak duran kimseye müjdeler olsun!) [Buhari]

(Huyu güzel olan, herkese karşı yumuşak davranan ve kimseye kötülük etmeyen iyi bir insandır.) [Berika]

(İnsanların en iyisi, onlara faydası çok olanıdır.) [Kudai]

(Halkın efendisi onlara hizmet edendir.) [Ebu Nuaym]

Oruç tutanın geçmiş günahları ve Orucun farzları nelerdir?

Sual: Ramazan ayında oruç tutanın geçmiş günahları affolur mu?
Cevap: 
(Sahîh-i Buhârî)deki bir hadîs-i şerifte buyuruldu ki: (Bir kimse, Ramazan ayında oruç tutmağı farz bilir, vazife bilir ve orucun sevabını, Allahü teâlâdan beklerse, geçmiş günahları af olur). Demek ki, orucun Allahın emri olduğuna inanmak ve sevab beklemek lâzımdır. Günün uzun olmasından ve oruç tutmak güç olmasından şikayet etmemek şarttır. Günün uzun olmasını, oruç tutmayanlar arasında güçlükle oruç tutmasını fırsat ve ganimet bilmelidir.

Hâfız [yani hadîs âlimi] Abdül' azîm-i Münzirî, (Ettergîb vetterhîb) kitabında ve hâfız Ahmed Beyhekî (Sünen) kitabında, Cabir bin Abdullah'tan "radıyallahü teâlâ anh" haber verdikleri bir hadîs-i şerifte, (Allahü teâlâ benim ümmetime, Ramazan-ı şerifte beş şey ihsan eder ki, bunları hiçbir Peygambere vermemiştir:

1- Ramazanın birinci gecesi, Allahü teâlâ müminlere rahmet eder. Rahmet ile baktığı kuluna hiç azap etmez.
2- İftar zamanında, oruçlunun ağzı kokusu, Allahü teâlâya, her kokudan daha güzel gelir.
3- Melekler, Ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların af olması için dua eder.
4- Allahü teâlâ, oruç tutanlara, ahirette vermek için, Ramazan-ı şerifte Cennette yer tayin eder.
5- Ramazan-ı şerifin son günü, oruç tutan müminlerin hepsini af eder) buyurdu. (Tam İlmihâl s. 313)

***
Sual: Orucun farzları nelerdir ve kaç çeşit oruç vardır?
Cevap: 
Orucun farzı üçtür: 1- Niyet etmek, 2- Niyeti ilk ve son vakitleri arasında yapmak, 3- Fecr-i sâdık, yani tan yeri ağarmasından, güneşin batmasına kadar olan zaman [yani şer'i gündüz] içinde, orucu bozan şeylerden sakınmaktır.

Sekiz türlü oruç vardır: 1- Farz oruçlar: Farz oruç ta, iki kısımdır: Muayyen zamandaki oruç, Ramazan-ı şerif orucudur. 2- Muayyen zamanda olmayan farz oruçlar: Kaza ve kefaret oruçları böyledir. Fakat, kefaret oruçları farz-ı amelîdir. Yani, inkâr eden kâfir olmaz. 3- Vacib oruçlar: Bunlar da, muayyen olur. Belli gün veya günler oruç adamak gibi. 4- Gayr-i muayyen oruçlar: Herhangi bir veya birkaç gün oruç adamak gibi. 5- Sünnet olan oruçlar: Muharremin dokuzuncu ve onuncu günleri oruç tutmak gibi. 6- Müstehab oruçlar: Her Arabi ayın 13., 14. ve 15. ci günleri oruç tutmak gibi ve yalnız Cuma günü oruç tutmak gibi ve kurban bayramı arefesinde oruç tutmak gibi. Yalnız Cuma günü oruç tutmak mekruh olur da denildi. Cuma günü oruç tutmak isteyenin, perşembe veya cumartesi günü de tutması iyi olur. Çünkü, sünnet veya mekruh denilen bir işi yapmamak lâzımdır. 7- Haram oruçlar: Fıtır bayramının (Ramazan) birinci günü ve kurban bayramının her dört günü oruç tutmak haramdır. 8- Mekruh oruçlar: Muharremin yalnız onuncu günü oruç tutmak ve yalnız cumartesi günleri oruç tutmak ve Nevruz ve Mihrican günleri oruç tutmak ve bütün sene, her gün oruç tutmak ve konuşmamak şartı ile oruç tutmak mekruhtur. (Tam İlmihâl s. 314)

***
Sual: Oruç tutmaya, takvime göre başlanabilir mi? Hilali görmek şart mıdır?
Cevap: 
Ramazan olmak için Şabanın yirmidokuzuncu günü, gurup vaktinde hilali, yani gökte yeni ayı aramak ve ayı görmek, eğer görülmezse, Şaban ayı otuz gün tamam olmak lâzımdır. Şabanın otuzuncu günü öğle namazı zamanına kadar oruç tutup, o gün Ramazan olduğu ilan edilmezse, orucu bozmak lâzım olur. Bozmayıp oruca devam etmek tahrimen mekruhtur. Ramazana, hilali görmeden başlayıp, yirmidokuzuncu gecesi bayram hilali görülürse, Şaban rüyet ile başlamış ise, bayramdan sonra bir gün kaza edilir. Rüyet ile başlamamış ise, iki gün kaza tutulacağı (Hindiyye) ve (Kâdîhân)da yazılıdır. Bulutlu havada hilali bir adil Müslüman kadın veya erkeğin gördüm demesi ile, açık havada ise, birçok kimsenin şehadet etmesi [söylemesi] ile, kadı yani ahkâm-ı islâmiyyeyi tatbik eden hakim, Ramazan olduğunu ilan eder. Kadı bulunmayan yerlerde, hilalin bir adilin gördüm demesi ile Ramazan olur. İki adilin gördüm demeleri ile bayram olur.(Adil) demek, büyük günah işlemeyen ve küçük günaha alışık olmayan demektir. [Namazı terk etmek büyük günahtır.]

Adaleti şüpheli olanın da sözü kabul olunur. Ramazana ve bayrama takvim ile, hesap ile başlamak câiz olmadığı (Fetâvâ-ı Hindiyye)de de yazılıdır. Hilali görmekle Ramazanın başlaması, hesapla anlaşılandan bir gün sonra olabilir. Fakat bir gün önce olamaz. Arafat'ta vakfeye durulan (Arefe) günü de böyledir. (Tam İlmihâl s. 315)

Hasta olanlar, oruç tutamaz mı?

Sual: Bir kimsenin, oruç tutunca hastalanma tehlikesi varsa veya hastalığının artması söz konusu ise, böyle bir kimse oruç konusunda ne yapması gerekir?

Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde deniyor ki:

"Hasta, hastalığının artmasından veya iyi olmasının gecikmesinden yahut şiddetli ağrı gelmesinden veya hasta bakıcı, hastalanarak, onlara bakamayıp helak olmalarından korkar ise, oruç tutmayıp sonra kaza eder. Sağlam kimse, hasta olacağını çok zan ederse ve nehir temizlemek gibi ağır bir iş yaparken veya devletin emri ile çalışırken, çok sıcak veya soğuk tesiri ile helak olacağını ve kimsesiz olup hiçbir yerden yardım görmeyen kadın nafakasını kazanmak için çamaşır yıkamak, yemek pişirmek ile helak olacağını, çok zan ederek anlarsa, oruç tutmaması ve niyetli orucu bozması caiz olur, başka zaman kaza eder. Çok zan etmek, ölüm alametlerini görmekle, kendi tecrübesi ile yahut tabib-i müslim-i hazıkın haber vermesi ile anlaşılır. Hazık, mütehassıs, uzman olmak demektir. Kafir ve fasık doktora muayene ve tedavi caizdir. Fakat bunların sözleri ile ibadet bozulmaz. Orucunu bozarsa, kefaret lazım olur."

***

Sual: Çoluk çocuğunun nafakası için ağır işte çalışan bir kimse, orucunu tutmayıp, daha sonra kaza edebilir mi?

Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînda deniyor ki:

"Nafakaya muhtaç kimse, çalışınca hasta olacağını anlarsa, orucu bozar. Ücret ile çalışmayı sözleşmiş ise ve iş sahibi, Ramazanda izin vermiyorsa, kendinin ve ailesinin nafakası mevcut olan, orucu bozmaz. Çünkü böyle kimsenin dilenmesi haramdır. Kendinin ve ailesinin nafakasına malik değilse, orucun zarar vermeyeceği başka hafif iş bulması lazım olur. Hafif iş bulamazsa, işinde çalışarak, orucu bozması caiz olur. Bunun gibi, ekin biçen kimseye Ramazan ayının orucu ziyan verirse, yani oruçtan dolayı, ekini biçemeyip, ekin telef olursa yahut çalınırsa, veya bina yapılamayıp da yağmurdan yıkılmak tehlikesi muhakkak olursa ve bunları ücret ile yapacak kimse bulamazsa, oruç tutmayıp, bu işlerini yapmak caiz olur. İş bitince, orucunu tutar ve Ramazandan sonra da, tutamadığı günleri kaza eder, günah olmaz. Susuzluktan hasta olması, ölmesi muhakkak olan herkes de, orucu bozup, kaza edebilir, kefaret yapmazlar."

***

Sual: Ekin biçmek veya bina yapmak gibi belli zamanda yapılması gereken işlerde çalışması gerekenlerin oruç tutmayıp sonra kaza etmeleri caiz olur mu?

Cevap: İbni Âbidîn orucu bozanların sonunda diyor ki, (Nafakaya muhtaç kimse, çalışınca hasta olacağını anlarsa, orucu bozar. Ücret ile çalışmağı sözleşmiş ise ve iş sahibi, Ramazanda izin vermiyor ise, kendinin ve ailesinin nafakası mevcut olan, orucu bozmaz. Çünkü böyle kimsenin dilenmesi haramdır. Kendinin ve ailesinin nafakasına malik değil ise, orucun zarar vermeyeceği başka hafif iş bulması lâzım olur. Hafif iş bulamazsa, işinde çalışarak, orucu bozması caiz olur. Bunun gibi, ekin biçen kimseye Ramazan ayının orucu ziyan verirse, yani oruçtan dolayı, ekini biçemeyip, ekin telef olursa yahut çalınırsa [veya bina yapılamayıp da yağmurdan yıkılmak tehlikesi muhakkak olursa] ve bunları ücret ile yapacak bulamazsa, oruç tutmayıp, bu işlerini yapmak caiz olur. İş bitince, orucunu tutar ve Ramazandan sonra da, tutamadığı günleri kaza eder. Günah olmaz. Susuzluktan hasta olması, ölmesi muhakkak olan herkes de, orucu bozup, kaza edebilir. Kefaret yapmazlar). (Tam İlmihâl s. 320)

***

Sual: Oruç tutarsa hasta olacağını çok zan eden veya hastalığının artmasından korkan kimse ne yapmalıdır?

Cevap: İbni Âbidîn diyor ki, (Hasta, hastalığının artmasından veya iyi olmasının gecikmesinden yahut şiddetli ağrı gelmesinden veya hasta bakıcı, hastalanarak, onlara bakamayıp helak olmalarından korkar ise, oruç tutmayıp sonra kaza eder. Sağlam kimse hasta olacağını çok zan ederse ve nehir temizlemek gibi iş yaparken veya devletin emri ile çalışırken, çok sıcak veya soğuk tesiri ile helak olacağını ve [kimsesiz olup hiçbir yerden yardım görmeyen] kadın [nafakasını kazanmak için] çamaşır yıkamak ve yemek pişirmek ile helak olacağını, çok zan ederek anlarsa, oruç tutmaması ve niyetli orucu bozması caiz olur, başka zaman kaza eder. Çok zan etmek, ölüm alâmetlerini görmekle veya kendi tecrübesi ile yahut tabib-i müslim-i hâzıkın haber vermesi ile anlaşılır. Hâzık, mütehassıs, uzman olmak demektir. Kâfir ve fasık, yani büyük günah işlediği bilinen tabibe (doktora) muayene ve tedavi caizdir. Fakat bunların sözleri ile ibadet bozulmaz. Orucunu bozarsa, kefaret lâzım olur. İkrah bahsinde diyor ki, bir uzvun telef olması veya bütün malının gitmesi, şiddetli, işkenceli hapis ve dayak, helak olmağa yol açar). (İmâd-ül-islâm)da diyor ki, (Müslüman mütehassıs tabip bulamazsa, kendi tecrübesi de yoksa önce bükülmüş kağıt parçasını veya çiğ bir pirinç tanesini susuz yutup, sonra yemeli, ilaç almalı, böylece kefaretten kurtulmalıdır). (Tam İlmihâl s. 319)

Dertlerin, belaların gelmesinin sebebi

Sual: İnsanların başına gelen dertlerin sebebi nedir ve bu belalar günahlara keffaret olur mu?

Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

"Dertlerin, belaların gelmesine sebep, günah işlemektir. Fakat, belalar, sıkıntılar, günahların affedilmesine sebep olur. Allahü teâlâ, sevdiklerinin günahlarını affetmek için, onlara dert, bela gönderiyor. Tövbe, istiğfar edince de, günahlar affolur. Dert ve bela gelmesine lüzum kalmaz ve gelmiş dertler de gider. O hâlde, dert ve beladan kurtulmak için, çok istiğfar okumalıdır.

Dostların günahını, düşmanların günahları gibi sanmamalıdır. Bunlardan günah ve kusur sadır olsa da, başkalarının günahları gibi değildir. Yanılmak ve unutmak gibidir. Tâhâ sûresi, yüzonbeşinci âyetinde meâlen, (Âdem'e önce söyledik. Fakat unuttu. Azim ile, karar ile yapmadı) buyuruldu. O hâlde, dostlara gelen dertlerin, belaların, musibetlerin çok olması, günahların çok affedildiğini gösterir. Günahların çok olduğunu göstermez. Resulullah efendimiz ölüm hâlinde, şiddet ve sıkıntıda iken, Fatıma radıyallahü anha, babasını çok sevdiği ve çok acıdığı için ve Peygamber efendimiz; (Fatıma, benden bir parçadır) buyurmuş olduğu için, o da sıkılıyor, kıvranıyordu. Kızının bu hâlini görünce, onu teselli etmek için, (Babanın çekeceği sıkıntı, ancak bu kadardır. Başka hiçbir sıkıntı görmez!) buyurdu.

Cehennemdeki çok şiddetli azapların, birkaç günlük sıkıntı ile giderilmesi ve günahların temizlenmesi için dünyada sebepler gönderilmesi ne büyük nimettir. Dostlara bu muamele yapılırken, başkalarının günahlarının hesabını ahirete bırakıyorlar. Başkaları, bu ihsana layık değildir. Çünkü, büyük günah işlerler, yalvarmaz, boyun bükmez, ağlamaz ve Ona sığınmazlar. Günahları sıkılmadan işlerler ve kasıt ile, planlayarak işlerler. Hatta inat edercesine işlerler. Ceza, suçun büyüklüğüne göre değişir. Günah küçük olur ve suçlu boynunu büküp yalvarırsa, bu suç, dünya dertleri ile affolunabilir. Fakat, günah büyük, ağır olur ve suçlu inatçı, saygısız olursa, bunun cezası ahirette sonsuz ve çok acı olmak lazım gelir. Nahl sûresi, otuzüçüncü âyetinde meâlen; (Allahü teâlâ, onlara zulmetmez. Onlar, kendi kendilerine zulmedip, ağır cezaları hak ettiler) buyuruldu.

***

Sual: Hibe, hediye vermek ne demektir? Mal hediye edildiği gibi menfaat de hediye edilebilir mi? Sadaka ile hediye aynı manaya mı gelir? Hediye veya sadakayı geri istemek caiz midir?

Cevap: (İhtiyâr) kitabı (Hibe)yi anlatırken diyor ki: Hibe, hediye vermek, karşılıksız temlik, bağışlamak demektir. Bağış sahipleri verdim der, başkan [veya vekilleri] de aldım der ve sözleşilen yerde veya sonra, hibeyi yapanın izini ile kabz eder. Yani teslim alır. Kabzdan önce, icab veya kabulden vaz geçebilirler. Bu icab ve kabul ve kabz işlemleri yapılınca, bağış başkanın mülkü olur. Küçük çocuğa verilen hediyeyi, kendisi, anası veya velisi kabz edebilir. Taksimi mümkün olmayan malı hibe etmek câizdir. Mal hibe olunur. Menfaat hibe olmaz. Bir malın yalnız menfaatini, yani kullanılmasını hibe etmeğe (Âriyet) denir. Bu mal, kullananın elinde emanet olur. Evi, oturmak için âriyet vermek câizdir.

Taksimi mümkün olan malın parçası taksimden sonra hibe olunur. Binanın parçası, ağaçtaki meyve ve tarladaki ekin böyledir. İki kişinin ortaklaşa malik oldukları bir malı [meselâ bir evi], bir kişiye hibe etmeleri câizdir. Bir kişinin [bir malı] iki [veya daha fazla] kişiye hibe etmesi câiz olmaz. [Taksimi mümkün ise, ayırıp, parçalarını her birine ayrı ayrı vermelidir. Bunun için, bağışın yardım kurumuna değil, kurumun başkanına yapılması lâzımdır. Bağış, hükmî şahsa değil, hakiki şahsa verilince, sahih olur.] [Bir malın] iki fakire sadaka verilmesi câizdir. Fakire hibe edince, sadaka olur. Zengine sadaka diyerek verilen, hibe olur. Mahrem akrabası veya nikâhlısı olmayan kimseye hibe edilen malı geri almak câizdir. Fakat karşılığı verilmiş ve kabz edilmiş ise, verilen şey çoğalmış ise yahut ikisinden biri ölmüş ise veya verilenin mülkünden çıkmış ise, geri alınamaz.

Hayvanın yaşlanması, büyümesi, nebatın büyümesi, kumaşın boyanması, kesilip biçilmesi, çoğalması sayılır. Verilen şeyin miktarının veya kıymetinin azalması, geri alınmasına mâni olmaz. Karşılığı bir başkası da verebilir. Karşılık olduğu söylenmeyerek verilen şey karşılık olmaz. Karşılık az veya çok olabilir. [Hibeyi alanın verdiği makbuz karşılık olur.] Belli bir şeyi karşılık vermesi şartı ile hibe etmek câizdir. Karşılığı kabzdan önce herhangi biri vazgeçebilir. Kabz edildikten sonra, ancak ikisinin rızası ile vazgeçilebilir. Birisine, (Ölünceye kadar evimde otur!) demek câizdir. Ölünce ev, sahibine, ölmüş ise vârisine geri verilir. (Evimde otur. Birimiz ölünce, ev kalanın olsun!) demek bâtıldır. Biri birinin ölmesini bekleyeceği için, buna (Rukbî) denildi. Mülk sahibi olmağı ölüme ve başka tehlikelere bağlamak sahih değildir. Sadaka verilen şey, hiç geri alınamaz.

Malından bir miktarını sadaka vermeği adayan kimse, bu sadakayı zekât malından verir. [Ticaret malı yoksa, altın veya gümüşten geçerli olanı verir.] Başka mallardan veremez. Miktar bildirmedi ise, her cins zekât malından malik olduklarının hepsini verir. [Kağıt ve her metal para, zekât malı değildirler. Altın ve gümüşten para olarak geçerli olanın karşılığı olarak kullanılan senetlerdir. Bunların yerine, kıymetleri kadar, altın, gümüş verilir.] Evini [veya belli bir malını] sadaka etmeği adayan kimse, bunu veya kıymeti kadar altın, gümüş sadaka verir. (İhtiyâr)dan tercime tamam oldu. (İslâm Âhlâkı s. 538)

İğne yaptırmak orucu bozar mı?

İğne yaptırmak orucu bozar mı?

Sual: (S. Ebediyye'de, iğne [enjeksiyon] yaptırmanın, serum vermenin İmameyn'in kavline göre orucu bozmadığı yazılıdır) deniyor. Doğru mu?
CEVAP
Doğru değil. Bir yanlış anlaşılma var. Serum ve iğne, dört mezhepte de orucu bozar. S. Ebediyye'de Merakıl-felah şerhinden alınarak şöyle deniyor:

(Başta ve gövdedeki yaraya konulan ilacın, sıvı olsun, katı olsun, beyne ve hazım yoluna gittiği bilinirse, oruç bozulur. İçeri gittiği iyi bilinmezse, ilaç sıvı ise, İmam-ı a'zam bozulur dedi. İki imam ise, içeri gittiği iyi bilinmeyince bozulmaz dedi. İçeri sızdığı iyi bilinmeyen ilaç katı ise, üç imam da, bozulmaz dedi.)

Bundan anlaşılıyor ki, sızdığı iyi bilinen ilaç, katı da olsa, sıvı da olsa, üç imam da (Orucu bozar) buyurmuştur. Koldan, bacaktan, her yerden deri altına, adaleye iğne ile yapılan aşı, ilaç enjeksiyonlarının orucu bozacağı, buradan anlaşılmaktadır. (S. Ebediyye)

Görüldüğü gibi, yapılan iğnelerin, serumların orucu bozduğu açıkça bildirilirken, (Bozmaz) diyenlere itibar etmemelidir.

Orucu kazaya bırakmak

Sual: Ramazan ayı sıcak ve uzun günlere denk geliyor. İşimizin olduğu günlerde oruç tutmayıp kışın kısa günlerde kaza etsek bir mahzuru olur mu?
CEVAP
Çok mahzuru olur. Orucu kazaya bırakmayı mubah kılan özürlerin dışında, kazaya bırakmak haramdır, büyük günah olur. İki hadis-i şerif:

(Ramazanda mazeretsiz bir gün orucunu bozan kimse, ömür boyu oruç tutsa, o günü kaza edemez, yani o orucun sevabına kavuşamaz.) [Buhârî]

(Ramazanda bir gün oruç tutmayan, onun yerine bütün yıl oruç tutsa, o bir günkü sevaba kavuşamaz.) [Tirmizî]

Hadis-i şerifin birinde (bütün yıl) denirken, diğerinde (ömür boyu oruç tutsa) deniyor. O hâlde, Ramazan-ı şerifte oruç tutmayı ganimet bilmeli. 8 ve 16 Haziran tarihli yazılarımızdaki bildirilen şer'i bir mazeret olmadıkça, (İşim var, imtihana gireceğim, sahura kalkamadım, havalar sıcak) gibi bir bahane ile orucu kazaya bırakmak asla caiz olmaz.

Oruç tutarken

Sual: Oruçluya şeytanın vesvese veremeyeceği, ona yaklaşamayacağı doğru mudur?
CEVAP
Evet, doğrudur. İmam-ı Şa'rânî hazretleri buyuruyor ki: Orucun birçok faydasından biri de, bedenimize şeytanın gireceği bütün yolları tıkamasıdır. (Uhud-ül-kübra)

Kendini tehlikeye düşürmek haramdır

Sual: Riyazetin, açlık çekmenin uygun olmadığı durumlar var mıdır? Nafile ibadetleri izinle yapmak ne demektir, herkes istediği şekilde nafile ibadet edemez mi?

Cevap: Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", Ebû Hüreyreye "radıyallahü teâlâ anh", (Vera üzere ol ki, insanların en abidi olursun!) buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki, din demek, yalnız ruhsat, her işte orta yol demek değildir. Azimet, zühd ve vera da dindendir. Riyazetin, açlık çekmenin tahrimen mekruh olması, buna dayanamayanlar, bedenine ve aklına zarar verecek olanlar içindir. Çünkü, kendini tehlikeye düşürmek haramdır. Ruhani kuvvetleri, bu tehlikeyi önleyenler için, riyazet çekmek câiz ve faydalı olur.

Rehberin lâzım olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Kâmil olan Rehber, talebenin sıhhatini, mizacını, ruhunun kuvvetini anlar. Ona uygun olan miktarda riyazet etmeği emir eyler. Onu tehlikeden korur. Kâmil olan Rehber, hem beden, hem de ruh ve din mütehassısıdır. Resûlullah efendimizin vârisi, vekilidir. Kâmil olan Rehberin emri ile yetişenlerde hiçbir zarar ve tehlikeye düşen görülmemiştir. Hepsi yükselmiş, olgunlaşmıştır. Tasavvuf yolunda ilerlerken, İslâmiyete uymakta hiç gevşeklik göstermemişlerdir. Farzı terk etmeğe sebep olan şeyi yapmak haramdır. Rehber bundan korur "rahmetullahi aleyh". Nafile ibadetleri izinle yapmak, bunun için lâzımdır. (Kıyâmet ve Âhiret s. 312)

***

Sual: Amelde, ibadetleri yerine getirmekte dört hak mezhebin, ictihadlarının farklı olmasının mesela Şafiide cemaatin Fatiha okumasının, Hanefide okumamasının sebebi, hikmeti nedir?

Cevap: Ehl-i sünnet alimleri, amelde hak olan dört mezhebin halini, şöyle bir misal ile anlatmışlardır:

"Amelde hak olan dört mezhebin hali, bir şehir ahalisinin haline benzer ki, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağı kanunda bulunmazsa, o şehrin eşrafı, ileri gelenleri toplanıp, o işi kanunun uygun bir maddesine benzeterek yaparlar. Bazen uyuşamayıp, bazısı devletin maksadı, beldeleri tamir ve insanların rahatlığıdır der. O işi, rey ve fikirleri ile, kanunun bir maddesine benzetir. Bunlar, Hanefi mezhebine benzer. Bazıları da, devlet merkezinden gelen memurların hareketlerine bakarak, o işi, onların hareketine uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır derler. Bunlar da, Maliki mezhebine benzer. Bazıları ise kanunun ifadesine, yazının gidişine bakarak, o işi yapma yolunu bulur. Bunlar da, Şafii mezhebi gibidir. Bir kısmı ise, kanunun başka maddelerini de toplayıp, birbiri ile karşılaştırarak, bu işi doğru yapabilmek yolunu arar. Bunlar da, Hanbeli mezhebine benzer. İşte şehrin ileri gelenlerinden her biri, bir yol bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kanuna uygun olduğunu söyler. Kanunun istediği ise, bu dört yoldan biridir. Fakat, kanundan ayrılmaları, kanunu tanımadıkları için, devlete karşı gelmek için olmayıp, hepsi kanuna uymak, devletin emrini yerine getirmek için çalıştıklarından, hiçbiri suçlu görülmez. Belki, böyle uğraştıkları için, beğenilir. Fakat, doğrusunu bulan daha çok beğenilip, mükafat alır. Dört mezhebin hali de böyledir. Allahü teâlânın istediği yol, elbette birdir. Dört mezhebin ayrıldığı bir işte, birinin doğru olması lazımdır. Fakat, her mezhep imamı, doğru yolu bulmak için uğraştığından, yanılanlar da affolur. Hatta sevap kazanır. Çünkü, Peygamber efendimiz;

(Ümmetime, yanıldığı ve unuttuğu için ceza yoktur) buyurdu. Bu ayrılıkları bazı işlerde olup, ibadetlerin çoğunda, yani Kur'ân-ı kerimin ve hadîs-i şeriflerin açık olarak bildirdikleri ahkamda, hükümlerde ve inanılacak şeylerde, iman konusunda aralarında tam birlik bulunduğundan, birbirini kötülemezler."

Huzurlu bir yuva için

Huzurlu bir yuva için

Saatlerdir, ıslak tenha sokaklarda elleri cebinde yürüyordu. Hava soğuk değildi; ama üşüyordu. Yağmurluğunun önünü sıkıca kapattı. Biraz daha büzüldü, yoksa üşüyen kendi değil de yüreği miydi? 

Gözyaşları yağan yağmura karışıyor, sanki sokaklarda akan küçücük dereler gözyaşlarıyla birleşince daha bir ıslatıyor, daha bir üşütüyordu insanı. (Neden) dedi kendi kendine, (Oysa birbirimizi çok sevmiştik, söz vermiştik, hani hiç üzmeyecektik birbirimizi. Evliliğimize karşı çıkanlar olmuştu. Ne kadar bekledik, gönülleri olsun, bu evliliğe rıza göstersinler diye. Şimdi ne oldu da, her şey tersine gidiyor, herkes kendi ailesini kabul ettirmeye çalışıyor. Azıcık anlayış gösterse anneme, her dediğine olur deyiverse ne olur. Benim annemi istemiyor; ama ben ona ve kardeşime bakmak zorundayım, anlatamıyorum bunu. Neden anlaşamıyorlar, anlamıyorum.)

***

Hiç bu kadar şiddetli olmamıştı tartışmaları. Bir iki bağrışırlar, geçer giderdi; ancak bu sefer artık dayanamadı Ayşe. O da, sesini yükseltip beyine söylemeye başladı. Zaten problemlerini hiçbir zaman, sakin sakin konuşarak halledemediler; çünkü Ayşe konuşamıyordu, anlatamıyordu. Ne zaman anlatacak olsa, boğazına bir şeyler tıkanıyor, gözlerinden yaşlar boşanıyor, lafa nereden başlayacağını bilemiyor, konuşma daha başlamadan bitiyordu. Bu durumu bildiği için hiç konuşmuyor, sadece tepkilerini susarak, suratını asarak, hızlı hızlı iş yaparak belli ediyordu. 2 yaşında olan oğulları Mehmet ise, durumdan habersiz, bağrışmalara sıçrayarak veya ağlayarak katılıyor, çocuğun bu tepkisi, birinin çocuğu alarak başka bir odaya gitmesiyle bitiyordu. Ama bu sefer, kimse öfkesinden Mehmet'in ağlamalarını duymamıştı. Hanımına sert bir hareket yapmaktan korkan Sedat, kapıyı hızla çarparak dışarı gitti.

Sedat, bu halde ne kadar yürüdüğünü bilmeden, yağmurdan sırılsıklam olmuş bir halde otobüs durağında beklerken, önünde gri bir araba durmuş, şoför mahallindeki kişi, Sedat diye seslendi. Sedat, sesin geldiği pencereye doğru eğilerek baktı. Sesin sahibi gelmesini istiyordu, hiç düşünmeden arabaya bindi. Arabadaki kişi, en çok sevdiği arkadaşı Abdullah abi idi.

— Selamünaleyküm Abdullah abi.

— Ve aleykümselâm Sedat kardeşim. Ne bu hal, ne bu dalgınlık? Birkaç kere seslendim de ancak duyurabildim sesimi yahu! Hayırdır, bu yağmurda ne işin var dışarıda? Sırılsıklam olmuşsun. Çıkar montunu, bende kaloriferi çalıştırayım da, biraz ısın!

Zaten dokunsan ağlayacak olan Sedat, hiçbir şey söylemeden denileni yaptı.

— Sen hiç iyi görünmüyorsun. Ne oldu, anlatsan belki bir yardımım dokunur.


Sedat daha fazla dayanamadı, bıraktı kendini, ağlıyordu. Biraz sakinleşince Abdullah abiye baktı:

— Abi öyle bunalmıştım ki. Allahü teâlâ seni karşıma çıkardı.

— Ne demek Sedatcığım, arasaydın yine gelirdim. Nedir seni bu kadar üzen, anlat bakalım! Ama dur, önce abdest alıp akşam namazlarını bir camide kılalım, bu konuşma uzayabilir.

Sedat, tabii, iyi olur anlamında başını salladı.

— Ben de, namaz için eve yetişemeyeceğimi anlayınca, bir cami bulmak için bakınıyordum. Biliyorsun eskiden ben de, buralarda oturuyordum; ama buralar çok değişmiş. Camiyi bulmak için epey sokak dolaştım. Hadi in bakalım, geldik camiye. Bak şadırvanı alt katta. Şu benim montumu al, seninki epey ıslanmış. Hasta olup da, bir de bunun için üzme bizi!

Sedat, Abdullah abinin montunu almak istemediyse de, ısrara dayanamayıp giymek zorunda kaldı. İyi ki kabul etmişti; çünkü sinirleri bozulmuş olduğu için hem üşüyor, hem de titriyordu.

Abdestlerini alıp cemaatle namazlarını kıldılar. Uzun uzun dua etti Sedat. (Allah'ım, yuvama dirlik, huzur, hanımıma ve bana İslam ahlakıyla ahlaklanmayı nasip et, İslamiyet'e uygun yaşamayı nasip et! Dualarımı sevdiklerin hürmetine kabul et!) diye dua etti.

Namaz bitip arabaya bindiklerinde Sedat rahatlamış, kalbindeki öfke dağılmış, sakinlemişti.

Bir lokantanın önünde durdular.

 * * *

— Haydi, ben acıktım Sedatçığım. Acıkınca şekerim düşüyor, aklım çalışmıyor sanki. Bir şeyler yiyelim, hem de sohbet edelim, özlemişim seni yahu…

— Abdullah abi, seni de üzdüm, evdekiler beklerler, ben mani olmayayım. Eve gidelim. Ben şuradan bir otobüse atlarım, sen de eve gidersin…

— Olmaz kardeşim. Acıkınca şekerim düşer benim, hem ben evdekilere telefon ettim, haber verdim. Haydi, şimdi bir şeyler yiyeceğiz, hiç itiraz istemiyorum.

— Ne diyeyim, peki o zaman…

— Hah şöyle, ne demişler, peki de kazan, aferin sana!

Garsona yemekleri söyleyip masaya oturdular.

— Anlat bakalım, seni bu havada sokak sokak dolaştıran ve sırılsıklam yapan sebep nedir?

Sedat önce kekeledi, sonra anlatmaya başladı.

— Abi, bizim hanımla atıştık biraz.

— Olabilir, her evde olağandır, bunun için sokaklarda ıslanmaya değer mi?

— Abi bu seferki az uz bir tartışma değildi, eğer kapıyı çarpıp çıkmasaydım yanlış bir hareket yapabilirdim.

Sedat evdeki sıkıntıları, sebeplerini bir bir anlattı. Onu dikkatlice dinleyen Abdullah abi:

— Sedat biliyorsun, biz yeni kayınpeder olduk. Bizim oğlanı evlendirmeden önce onunla yaptığım konuşmaları sana anlatayım, bir dinle. Oğlumu karşıma alıp sordum, dedim ki:


— Geçen annenle konuşuyorduk, ikimiz de senin artık evlenmen gerektiğini, zamanının geldiğini hatta geçmekte olduğunu düşünüyoruz, sen ne dersin bu işe?

— Siz nasıl uygun görürseniz babacığım.

— Sen nasıl bir hanım istersen, söyle de annen öyle bir hanım kıza baksın?

— Babacığım, siz daha iyi bilirsiniz; bildiğiniz gibi, ben dinini bilen, dini görevlerini yerine getiren, ahlaklı, harama helale dikkat eden, kendini haramdan muhafaza etmiş, temiz bir ev hanımı olmasını isterim.

— Peki, onun kendini haramdan muhafaza etmiş olmasını beklerken sen kendini haramdan muhafaza ettin mi? Biliyorsun ki kendisi iffetsiz olanın ailesi ve çocukları da iffetsiz olur. Seçeceğin hanımın dini vecibeleri yerine getirmekte hassas olmasını bekleyen, kendi de dini vazifeleri yerine getirmekte çok daha hassas davranmalı; çünkü aile reisi babadır. Sen ön tekersin, ön teker nereye, arka teker oraya gider.

— Doğru söylüyorsunuz babacığım, bizleri iyi yetiştirmek için bu zamana kadar çalışıp uğraştınız; ama sizi temin ederim ki, haramdan ben de kendimi korumak için çok çaba sarf ettim. Ancak zamanımızın durumu malumunuz, bilmeyerek olanlar için tövbe ediyorum. Bunları siz öğretmiştiniz.

— Peki, evladım sen kendini bir başkasının sorumluluğunu alabilecek, bir aileyi sevk ve idare edebilecek durumda görüyor musun?

— Allahü teâlânın bize vereceği rızkı kazanmak için çalışıyoruz; ancak takdir neyse, o kadar elimize geçer.

— Amenna, ben rızık kaygısıyla sormadım. Aile reisi olarak dinimizin erkeğe yüklediği vazifeleri biliyor musun onu öğrenmek istedim. Yani evin nafaka temininin helal olarak kazanılması, alış veriş işlerinin erkek tarafından yapılması, hanımın hakkına riayet edilmesi ve doğacak evlatlarının terbiyesi, onların korunup gözetilmesindeki sorumluluklar... Bunlar zor şeyler. Dinimiz bütün bunları erkeğin omuzlarına yüklemiştir. Bu sorumluluklarının bilincinde olarak hareket edersen iki cihan saadetine erer ve erdirirsin.

— Dinimizin erkeğe ne tür vazifeler verdiğini öğrenmiştik babacağım. Ancak şimdi bir kere daha dikkatli olarak tekrar etmek lazım geldiğini anlıyorum.

* * *

Neyse bizim hanım aradı sorup soruşturduk. Gitti, gördü, sonunda oğlanın da kabul ettiği bir kız bulundu. Oğlanı düğünden birkaç gün önce karşıma alarak bazı tembihlerde bulunmak ihtiyacı hissettim, ne de olsa gençtir, cahildir dedim:

— Oğlum, bir iki gün sonra düğünün olacak ve sen artık kendi ailenin reisi olarak hayatına devam edeceksin. Unutma ki, bu ev her zaman sana ve senin ailene açıktır. Sen bizim her zaman evladımızsın, her iki görev birden seni beklemekte. Evlatlık ve aile reisliği... İki görev, iki aile, hatta üç aile…

— İkisini anladım da üçüncüsü nedir onu anlayamadım babacığım.

— Bir kendi ailen, iki bizimle olan aile, üç hanımının ailesi… Üç aileyi de çok güzel idare etmelisin, üç aileyi karşı karşıya getirecek durumlardan çok sakın! Hanımının hakkını gözet, onu sakın incitme, onu incitirsen bizi ve onun ailesini de incitmiş olursun. Hanımınla iyi geçinmek istersen, hep kendini kusurlu görmeli, (Ben iyi olsaydım, o böyle olmazdı) diye düşünmeli. Hanımının iyiliğini, iffetini Allahü teâlânın büyük nimeti bilmeli. Onun huysuzluklarına iyilikle muamele etmeli, iyiliği çoğalıp, her işi seve seve yapınca, ona dua etmeli ve Allahü teâlâya şükretmeli; çünkü uygun bir kadın büyük bir nimettir. İyi davranmak, sadece hanımı üzmemek değil, onun verdiği sıkıntılara da katlanmaktır. İyi müslüman olmak için hanımla iyi geçinmek şarttır. Kur'an-ı kerimde (Onlarla iyi, güzel geçinin) buyuruldu. Hanımı üzmek doğru değildir; fakat burada dengeyi iyi kurmalı, idareyi hanıma vermemeli. Yani üzülecek diye her istediğine veya yerli yersiz isteklerine de boyun eğmemeli. Bak oğlum, ola ki annen veya kız kardeşin, hanımın hakkında sana bir şeyler söylerlerse onların sözlerine bakıp hanımına kötü davranmayasın. Onları dinler, (Ben hanımla konuşurum, siz bir şey söylemeyin şimdilik) gibi sözlerle idare edersin.

Annen ve kız kardeşin için hanımının söylediklerine karşı da uyanık olmalı, anaya yapılan eziyete hiçbir suretle göz yummamalısın! Sen ana babaya hürmet et ki, hanımın ve çocukların da, senden gördüğü gibi saygı göstersin. Ana-babaya, kayınvalide ve kayınpedere hürmet, hizmet edilmesi birinci vazife olmalı! Büyüklerin rızasını, duasını almaya çalışmalı, hayır dualarını, büyük kazanç bilmeli. Bunlara riayet eden, dünyada da, ahirette de mutlu olur. Hanımına annen ve ablan için, anne ve ablana da hanımın için güzel sözler söyleyerek birbirlerine yaklaştırıp muhabbetlerini sağlayabilirsin.

Hanımının salih olan akrabasını misafir et, onları iyi karşıla! Hanımının ana babasına yapacağın ikramda cömert ol! Onlarla güzel güzel sohbet et, uygun bir dille emr-i maruf ve nehy-i münkerde bulun; uzak yerden gelmişlerse, istediğiniz kadar kalın de! Onların kalplerini kazanmaya, hayırlı dualarını almaya çalış! Senin ve hanımının akrabalarından fasık olanlar, hanımının dinini, ahlakını bozmak isteyenler varsa, onları evine alma ve onların evlerine gitme! Onlarla görüşme ve hanımını da görüştürme; fakat onlara da ve hiç kimseye sert davranma, münakaşa etme, fitne çıkmasına sebep olma! Din ve dünyalarına zarar gelecek şeylerden sakın! Herkese karşı, güler yüzlü, tatlı dilli ol!

Kadınların kalpleri ince ve nazik olduğundan, birbirine haset edenleri çoktur. Bu bakımdan, özellikle yeni evlilik zamanlarında, uyanık ol, kadınların, hanımını çekiştirmesine aldanma, böyle şeyler söylenmesine fırsat verme, böyle sözlere kanıp hanımını incitme!

Aklı olan karı koca, birbirini üzmez. Hayat arkadaşını üzmek, incitmek, ahmaklık alametidir. Zalim, huysuz kimsenin hayat arkadaşı devamlı üzülerek sinirleri bozulur. Sinir hastası olur. Sinirler bozulunca, çeşitli hastalıklar hâsıl olur. Hayat arkadaşı hasta olan bir eş, mahvolmuş, saadeti sona ermiş demektir. Eşinin hizmetinden, yardımlarından mahrum kalmıştır. Ömrü, onun dertlerini dinlemekle, ona doktor aramakla, ona alışmamış olduğu hizmetleri yapmakla geçer. Bütün bu felaketlere, bitmeyen sıkıntılara kendi huysuzluğu sebep olmuştur. Dizlerini dövse de, ne yazık ki, bu pişmanlığının faydası olmaz. O halde, hayat arkadaşına yapılacak huysuzluğun, işkencenin zararı kendine olur. Ona karşı, hep güler yüzlü, tatlı dilli olmaya çalışmalı! Bunu yapabilen, rahat ve huzur içinde yaşar, Rabbinin rızasını da kazanır, dünyada da, ahirette de mutlu olur. İşte oğlum sana bu nasihatlerim aslında, İslam âlimlerinin sözleri, dinimizin emirleridir. Kim ki, dinin emirlerini yapar, hem vallahi, hem billahi, iki cihanda da rahat eder.

* * *

— İşte oğluma böyle nasihat etmiştim. Sözün özü, büyüklerin sözüdür Sedat, bilmem anlatabildim mi? Senin yapacağın da, aynı büyükler gibi yapmak kusurları örtmek ve affetmek bundan sonra da büyüklerin söylediği gibi davranmaktır. Şimdi gidiyoruz, giderken hanımına bir şey al, çiçek, tatlı, ne olursa... Onun gönlünü al, göreceksin, dönüp senden özür dileyecektir. Sana anlattıklarım kitaplarda yazıyor, birlikte okuyun ve niyetlerinizi düzelterek yolunuza, büyüklerin yoluyla devam edin inşallah. Evin reisi olarak huzurlu yuvaların devamı ve dinimizin yaşanması için çalışmalıyız.

* * *

Sedat rahatlamış, aklından, yaptığı yanlışları düzeltmeye başlamıştı bile. Karar verdi, ailesini aynı Abdullah abisinin dediği gibi güzellikle sevk ve idare edecek, mutlu, huzurlu bir yuva için gereken fedakârlığı gösterecekti.


Z. Alkan


Baba evladının iyiliğini ister

Baba evladının iyiliğini ister

Sual: Babam namaz kılmam hususunda aşırı nasihat ediyor. Kendisi ise her şeyi tam yapmıyor. Ne yapmalıyım?
CEVAP
Babanızı şikayet ediyorsunuz. Bizim yazmamızla babanız hemen düzelmez. Şikayetlerde her iki tarafı da dinlemek gerekir. Sizin anlattığınıza göre, babanızın yaptıklarının bir kısmı normal değildir. Fakat namaz kılmanız için gösterdiği gayreti ayıplamamak gerekir. Her müslüman babanın yapması gerekeni yapıyor. Allahü teâlânın emrini hatırlatana kızılır mı? Kendisi yapamasa bile, hakkı tavsiye eden bir müslümanı ayıplamak doğru değildir.

O sizin iyiliğiniz için çalışmakta, sizi namaza ısındırmaya uğraşmaktadır. Böyle babanın eli öpülür.

Baba zalim de olsa, ona karşı gelmek, onunla sert konuşmak, onu üzmek caiz değildir. Ana-babası günah işleyen çocuk, bunlara bir defa nasihat eder. Kabul etmezlerse, susar. Onlara dua eder.

Namazın önemi çok büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.) [Taberani]

(Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet, namazdır. Namazı düzgün ise, diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün değilse, hiçbir ameli kabul edilmez.) [Taberani]

(Namazı doğru kılanın, ağaçtan yaprakların döküldüğü gibi günahları dökülür.) [İ.Ahmed]

(Allahü teâlâ buyuruyor ki, "Söz veriyorum ki, namazlarını vaktinde, doğru olarak kılana azap etmem, onu sorgu-suale çekmeden Cennete koyarım") [Hakim]

(Her Peygamberin ümmetine son nefeste vasiyeti namazdır.)[Gunye]

Namaz kılmak böyle büyük bir ibadet olduğu için terk edilmesi de çok büyük günahtır. Hanbeli'de namazı terk eden küfre düştüğü için, Şafii ve Maliki'de büyük günah işlediği için ceza olarak katli gerektiği fıkıh kitaplarında yazılıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Namaz dinin direğidir, terk eden dinini yıkmış olur.) [Beyheki]

(Namaz kılmayanın dini yoktur.) [İbni Nasr]

(Namaz kılan, kıyamette kurtulacak, kılmayan perişan olur.)[Taberani]

(Namaz kılmayan, kıyamette, Allahü teâlâyı kızgın olarak bulur.)[Bezzar]

(Namazı kasten bırakanın ibadetleri kabul olmaz ve namaza başlayana kadar Allahü teâlânın himayesinden uzak kalır.) [Ebu Nuaym]

(Beş vakit namazı kasten, mazeretsiz terk eden, Allah'ın hıfz ve emanından mahrum olur.) [İbni Mace]

(Bizimle kâfir arasındaki fark namazdır. Namazı terk eden kâfir olur.) [Nesai]

Yukarıdaki hadis-i şerifleri, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle açıklamışlardır:
Dinimizde en büyük günahı işleyen kâfir olmaz. Bunun için namaz kılmayana kâfir denmez. Fakat namaz, çok önemli bir ibadet olduğu için, namaz kılmayanın imanla ölmesi çok zayıf bir ihtimaldir. Namaz kılmayanın kalbi kararır, diğer günahları işlemekten çekinmez. Bazı âlimler, namaz kılmayanın kâfir olacağını bildirmişlerdir. Bu bakımdan her ne şart altında olursa olsun muhakkak namazı kılmalı!

'Ümmetim, yetmişüç fırkaya ayrılacaktır'

Sual: Müslümanların çeşitli fırkalara ayrılacağını Peygamber efendimiz biliyor muydu?
Cevap: 
Resûlullah efendimiz ümmetinin başına gelecekleri bildirirken;
(Benî İsrail yetmişiki millete ayrıldı. Ümmetim de, yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yalnız bir fırka kurtulacak, diğerlerinin hepsi Cehenneme gidecektir) buyurdu. Eshâb-ı kiram;

-O hangisidir ya Resûlallah, deyince;
-Benim ve Eshâbımın yolunda olanlardır buyurdu. Bu hadis-i şerifi, imam-ı Tirmizi hazretleri, Abdullah bin Ömer hazretlerinin haber verdiğini bildiriyor. İmâm-ı Ahmed'in ve Ebû Dâvud hazretlerinin naklettiklerine göre de;

(Bunlardan yetmişikisi Cehennemde, geri kalan biri Cennettedir. Bu da, bir cemaattir) buyurdu.
Bu hadis-i şerifte bildirilen tek kurtuluş fırkasını ve bunların Cennete girmeye sebep olan itikatlarını arayıp bulmak, bunların itikadına uymayan sapık fırkalardan sakınmak lazımdır. Bu suretle Cehennemin ateşinden kurtulmaya çalışmalıdır. Abdülkadir-i Geylânî hazretleri, ikinci hadiste bildirilen Cemaati ve birinci hadis-i şerifi şöyle açıklamaktadır:

"Müminin Sünnete ve Cemaate tabi olması lazımdır. Sünnet Resûlullahın gösterdiği yoldur. Cemaat de, Hulefâ-i râşidîn denilen dört halife zamanlarındaki Eshâb-ı kiramın söz birliği yaptığı şeylerdir. Müslümanın, bidat sahiplerinin çoğalmalarına mâni olması, onlara yaklaşmaması lazımdır." Ahmed ibni Hacer-ül-Heytemî hazretleri Savâık-ul-muhrika kitabında;

"Ehl-i sünnet itikadından ayrılanlara Mübtedi denir. Bunlar, birinci asırda ortaya çıkmaya başladılar" demektedir. Feth-ul-cevâd kitabında da diyor ki:

"Mübtedi, Ehl-i sünnetin söz birliği ile bildirmiş olduğu itikada uymayan kimsedir. Bu söz birliğini Ebül'Hasen Eş'arî ve Ebû Mansûr Ma'türîdî hazretleri ile bunların yolunda olan âlimler bildirdiler." Şâfii âlimlerinden Ahmed Şihâbüddîn Kalyûbî Mısrî, Kenz-ür-râgıbîn hâşiyesinde diyor ki:

"Ebül-Hasen Eş'arînin ve Ebû Mansûr Ma'türîdînin bildirdiklerinden ayrılan kimse Sünni değildir. Bu iki imam Resûlullah efendimizin ve Eshâbının yolundadırlar."

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, bu ümmet yetmişüç millete ayrılacak, bunlardan yalnız birisi Cehennemden kurtulacaktır. Her müminin bu bir fırkayı arayıp bulması ve bunlara tabi olması vaciptir.

***
Sual: Tüccara, sanat sahibine lâzım olan demir eşya, makina ve benzerleri, zengine satılmıyor. Bu durumda ne yapılabilir?
Cevap: 
İslâm dini, her zorluğu kolaylaştırıcıdır. İslâmiyette, çözülemeyecek hiçbir mesele yoktur. Ehl-i sünnet âlimleri, kıyamete kadar yapılacak olan her işin, her yeniliğin, her buluşun, insanların saadetleri için kullanılabilmeleri yollarını, Kur'ân-ı kerimden ve hadîs-i şeriflerden çıkarmışlar, kitaplarına yazmışlardır. Kendilerini müctehid sanan ve tanıtan ve yüksek İslâm âlimleri ile boy ölçüşmeğe kalkışan din cahillerine, iman hırsızlarına ve dinde reform isteyenlere, yapacak bir iş bırakmamışlardır. Müslümanların, dinde reform yapmaları, yeni yeni şeyler uydurmaları değil, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını anlamağa, öğrenmeğe çalışmaları, işlerini bunlara uygun yapmaları lâzımdır. Bu çalışmaları nefs ile cihad olur. Felaketten, azabdan kurtulmak isteyenler için, yani Kur'ân-ı kerime, İslâmiyete uymak isteyenler için, doğru yol budur. Kendi akıllarına güvenerek, Kur'ân-ı kerimden ve hadîs-i şeriflerden mana, hüküm çıkarmağa kalkışanlar, yanılır, aldanır ve Ehl-i sünnetten ayrılırlar. Ehl-i sünnetten ayrılan da, ya sapık olur, ya kâfir olur.

Kendisi için mal satın alamayan bir zengin, para vermek istediği sanat sahibini, (Şu para ile, şu malı almak için, seni umumi vekil yaptım) diyerek, vekil yapar. Sanat sahibi de, vekil olup, senet karşılığı, parayı zenginden alır. Bu para ile, bu malı, kendi adına satın alır. Zengine teslim edip, senedini geri alır. Aralarındaki ikinci bir sözleşme ile, bu malı, zenginden veresiye, yüksek fiyatla satın alır. Böylece, ikisi de, fâiz günahından kurtulmuş ve daha çok kazanmış olurlar. (Tam İlmihal s. 864)

İslâm dinini doğru olarak öğrenmeli

Sual: İslâm dinini doğru olarak öğrenmek ve kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak isteyenin, ne yapması lâzımdır?

Cevap: İslâmiyetin aslında felsefe yoktur. Yetmişiki bid'at fırkası, felsefeyi İslâm dinine karıştırmış, İslâmiyeti yaralamışlardır. Bir taraftan, eski yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmışlar, bir yandan da, kendi görüşlerine, düşünüşlerine göre din bilgilerini değiştirmişlerdir. Muhammed aleyhisselâmın Cennete gideceklerini müjdelediği (Ehl-i sünnet vel cemâ'at) fırkası ise, din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" işittikleri gibi almışlar, yunan felsefesini ve kendi düşüncelerini bu bilgilere hiç karıştırmamışlardır. Bu bilgileri, başka dinlerin bilgilerinden ve felsefeden ve kendi akıllarından üstün tutmuşlardır. Çünkü İslâmiyet, akl-ı selîmin kabul edeceği bilgilerdir. İ

slâm bilgilerinden birinin bile, doğru olduğunda şüphe eden bir aklın, selîm olmadığı, sakîm, bozuk olduğu anlaşılır. İslâm dinini noksan sanıp, felsefe ile tamamlamağa kalkışan bir aklın noksan olduğu anlaşılır. Bir kâfir, akl-ı selîmi ile hareket ederse, ahlâkı ve işleri, Allahü teâlânın emirlerine uygun olur. Allahü teâlânın ona iman ihsan edeceği, İsmâ'îl Hakkı Bursevînin (Rûh-ul-beyân) tefsîri altıncı cüz sonunda yazılıdır. Ehl-i sünnet âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ", yunan felsefesine, ancak onları red etmek için, kendi kitaplarında yer vermişlerdir. Bid'at ve dalâlet fırkaları, yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmak için, Ehl-i sünnet fırkası ise, onları din bilgilerinden ayırmak ve uzaklaştırmak için çalışmışlardır. O hâlde, İslâm dinini doğru olarak öğrenmek ve kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak isteyenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuması lâzımdır.

Yûnüs sûresi 44. cü âyetinde mealen, (Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şeyle zulüm etmez. İnsanlar nefislerine zulüm ediyorlar) buyurulmuştur.

Ra'd sûresinin 12. âyetinde mealen, (Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hâllerini değiştirmez) buyurulmuştur.

Yûnüs sûresi 108.ci âyetinde mealen, (Doğru yola giren, kendisi için girmiş, sapıtan kendi zararına sapıtmıştır) buyurulmuştur. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 459)

***

Sual: İngilizlerin Arabistan'da kurmuş oldukları bozuk fırkadaki vehhabiler ve onların kitaplarını okuyanlar; "Mezhepler ikinci asırda meydana çıktı. Eshâb ve Tâbiin, hangi mezhepte idi?" diyorlar. Gerçekten böyle midir ve bunlara nasıl bir cevap vermelidir?

Cevap: Mezhep, gidilen yol demektir. Mezhep imamı demek ise, Kur'ân-ı kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük alim demektir. Açıkça bildirilmemiş olan bilgileri de, açık bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkarmışlardır. Hadîkada deniyor ki:

"Bilinen dört mezhep imamı zamanında, başka mezhep imamları da vardı. Bunların da mezhepleri vardı. Fakat, bunların mezheplerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı."

Eshâb-ı kiramın her biri müctehid, derin alim, mezhep imamı idi. Her biri kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezhep imamlarımızdan daha üstün, daha çok bilgili idi. Mezhepleri daha doğru, daha kıymetli idi. Fakat, bunların kitapları olmadığı için, mezhepleri unutuldu. Dört mezhepten başkasına uymak imkanı kalmadı. Eshâb-ı kiram hangi mezhepte idi demek, alay komutanı, hangi bölüktendir? Yahut, fizik öğretmeni, okulun hangi sınıfı öğrencisidir demeye benzemektedir.

Hicretten dörtyüz sene geçtikten sonra, mutlak ictihat yapabilecek kadar derin alim kalmadığı, kitaplarda yazılıdır. Hadîka'da bildirilen hadis-i şerifde, yalancı, sapık din adamlarının çoğalacakları bildirilmektedir. Bunun için, Ehl-i sünnet olan her Müslümanın, bilinen dört mezhepten birini seçerek ona uyması lazımdır. Seçtiği mezhebin İlmihâl kitabını okuyup öğrenmesi, imanını ve bütün işlerini buna uydurması lazımdır. Dört mezhepten birine uymayan kimse, Ehl-i sünnet olamaz. Buna Mezhepsiz ve Zındık denir. Mezhepsiz kimse, ya yetmişiki bozuk fırkadan birindedir, yahut da kafir olmuştur. Böyle olduğu, Bahrda, Hindiyyede, Tahtâvîde, İbn-i Abidînde, El-besâirde ve Ahmed Sâvî tefsîrinde yazılıdır.

***

Sual: Adakta bulunan kimse, adağını yerine getirmezse günaha girmiş olur mu?

Cevap: Nezir, adak, bir ibadettir. Çünkü namaz, oruç, hacca gitmek ve başka ibadetler nezir olunur. Nezrin, adağın, yerine getirilmesini İslâmiyet emir etmektedir. Yerine getirilmezse, günah olur.

Kadınların camiye gitmesi

Kadınların camiye gitmesi

Sual: Sitede, kadınların cemaatle namaz kılmak için camiye gitmesinin uygun olmadığını İbni Âbidin'den alarak bildiriyorsunuz. Başka kitaplarda da bu husus var mıdır?

CEVAP
Vardır. Mesela Fetava-i Hindiyye'de deniyor ki:

Kadınların cemaate gelmeleri mekruhtur. Ancak, (Yaşlı kadınların, sabah, akşam ve yatsı namazına gelmeleri caizdir) diye fetva verilmişse de, zamanımızda fesadın meydana çıkmış olmasından dolayı, kadınların, artık bütün namazlara gelmeleri mekruhtur. Tebyin'de de böyle bildirilmiştir. (İmamlık bahsi)

Hayzı kesilen kadın

Sual: Hayzlı bir kadının, kuşluk vaktinde hayzı kesilse, imsak vaktinden sonra da orucu bozacak bir şey yapmamışsa, bir şey yiyip içmemişse, o anda niyet edip herhangi bir oruç tutabilir mi?
CEVAP
Hayır, tutamaz. Hayzlı olmak, oruçlu olmaya, oruca başlamaya manidir. İmsak vaktinden önce hayzı kesilseydi niyet edebilirdi.

Tarlanız tabiri

Sual: (Kadınlar sizin tarlanızdır) mealindeki âyetle, anal veya oral yol gibi, her çeşit ilişkiye izin verildiği söyleniyor. Bunlar dinimizde yasak değil mi?
CEVAP
Bildirdiğiniz âyet-i kerimenin meali şöyledir:

(Kadınlarınız sizin [evlat yetiştiren, ekin] tarlanızdır. O halde, [evlat yetiştirmek üzere tohum ekilen tarlanıza, yani döl yatağına] dilediğiniz gibi [arzu ettiğiniz şekilde, gece, gündüz] gelin. Kendiniz için önden iyi ameller gönderin [hayırlı evlatlar yetiştirin]. Bir de Allah'tan korkun ve bilin ki, elbette Allah'ın huzuruna varacaksınız. İman edenlere [Cenneti] müjdele!) [Bekara 223]

Bu âyette, çocuk yetiştirmekten bahsediliyor. Bir önceki âyette, kadınlarınıza meşru yoldan yaklaşın deniyor. Bu âyette de tarla deniyor. Tarla, ürün yetiştirilen yer demektir. Tarlaya tohum ekilen yer bellidir. Başka yerden tohum ekilse ürün alınmaz. Bu ayetin iniş sebebi tefsirlerde şöyle bildiriliyor:

Yahudilerin (Kadının arkasından ön uzvuna yaklaşılırsa, çocuk şaşı olur) demeleri üzerine, Allahü teâlâ da, öyle bir şey olmadığını, ön uzuvdan olmak şartıyla her şekilde birleşmenin mahzuru olmadığını bildiriyor.

Bu âyetin anal veya oral yolla bir alakası yoktur. Hele dübürden yaklaşmak, büyük günahtır. Peygamber efendimiz, (Hanımına arka uzvundan [dübüründen] yanaşan melundur) buyuruyor.

Karısına arka yoldan yaklaşan kimseyle, erkekle livata yapan, hüküm itibariyle aynıdır; çünkü pislik çıkan yerdeki pislik ve rahatsızlık verici şeyler, ay hali kanından daha fazladır. Ay halinde, kan necaseti bulunduğu için, helal yol bile haram olmaktadır. O bakımdan, pislik yeri olan dübür, daha çirkin ve daha kötüdür. (Kurtubi tefsiri)

Ana-babaya hizmet

Ana-babaya hizmet

Sual: Ana baba hakkı, onlara hizmetin önemi hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP
İmandan sonra birinci vazifemiz ana-babanın kalbini kırmamaktır. Onlar ne kadar kötü olsalar da, yine her şeyin üstünde hakları vardır. Onların kalbini kıranın ibadeti kabul olmaz. Müslüman doğmamıza ve müslüman yetişmemize sebep olan ana-babamızın kalbini kırarsak Cennete girmemiz düşünülebilir mi? Müslüman ana-babamız, bizden razı olmadıkça, Allahü teâlânın sevdiği kulu olmamız çok zordur. İyilik ederek rızalarını almaya çalışmalıdır!

Allahü teâlâ ana-babaya iyilik edin buyuruyor. (Nisa 36, Enam 151,Ankebut 8) 

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Ana-babasına hizmet edenin ömrü bereketli ve uzun olur. Onlara karşı gelenin, âsi olanın ömrü bereketsiz ve kısa olur.)[Ey Oğul İlm.]

(Ana-babası, yanında ihtiyarladığı halde, [onların rızalarını alamayıp] Cenneti kazanamayanın burnu sürtülsün.) [Tirmizi]

(Cihad, fisebilillah [Allah yolunda] sadece kılıç sallamak değildir. Ana-babaya veya evlada bakmak da cihaddır. Ele muhtaç olmamak için çalışmak da cihaddır.) [Deylemi]

Ana babanın yüzüne sert bakmamalı, şefkatle ve sevgi ile bakmalı! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ana-babanın yüzüne sevgi ile bakmak ibadettir.) [Ebu Nuaym]

(Ana-babanın yüzüne şefkatle bakana, kabul olmuş bir hac sevabı yazılır.) [İ.Rafii]

(Huzurunda alıcı ile satıcı arasındaki köle gibi durmayan kimse babasının hakkını ödeyemez.) [İ.Gazali]

Evladın, ana-babasına, sevgi ile bakışı için, kabul edilmiş bir hac sevabı verileceği bildirilince, oradakiler, (Günde bin defa bakarsa da böyle sevaba kavuşur mu?) dediklerinde, Peygamber efendimiz,(Günde yüzbin defa baksa da) buyurdu. (Şir'a)

Evliyanın büyüklerinden birisi, nafile hacca gitmek üzere yola çıktı. Bir ara Bağdat'a uğradı. Orada Ebu Hâzım-ı Mekki hazretlerini ziyarete gitti. O anda uyuyordu. Biraz bekledi. Uyandı ve o zata dedi ki:
- Şimdi Resulullah efendimizi rüyada gördüm. Bana, senin hakkında,(Annesinin hakkını gözetsin, bu, hac etmekten daha iyidir)haberini ulaştırmamı emretti. Bunun üzerine o zat geri döndü ve bütün hayatı boyunca annesine hizmet edip duasına kavuştu.

Buhari'deki hadis-i şerifte özetle deniyor ki:

Eski ümmetlerden üç kişi yolculuğa çıkarlar. Geceyi geçirmek üzere bir mağaraya girince dağdan bir kaya parçası yuvarlanarak mağaranın ağzını kapatır. "Bizi bu kayadan ancak iyi amellerimizi dile getirerek Allahü teâlâya yapacağımız dua kurtarabilir" derler.

İçlerinden biri şöyle dedi:

Anam-babam çok yaşlı idi. Onları doyurmadan çoluk çocuğumu ve hayvanlarımı doyurmazdım. Bir gün, odun toplamak için uzaklara gitmiştim. Geç vakte kadar da dönemedim. Akşam içecekleri sütü, getirdiğimde anamla babam uyumuşlar. Onlara sütlerini içirmeden önce çoluk çocuğumun ve hayvanlarımın karınlarını doyurmazdım. Çocuklar da, yanımda ağlıyorlardı. Çanak elimde tanyeri ağarıncaya kadar onların uyanmalarını bekledim. Anamla babam uyanıp sütlerini içtiler. (Ya Rabbi bunu senin rızan için yapmışsam buradan bizi kurtar)
Kaya biraz açıldı. Fakat çıkmak mümkün değildi.

İkincisi, her türlü imkan varken çok sevdiği amcasının kızı ile zina etmediği ve kıza verdiği 120 dinar altını almadığı olayı hatırlayıp, (Ya Rabbi, bunları senin rızan için yapmışsam bizi buradan kurtar) dedi. Kaya biraz daha açıldı. Ancak yer çıkabilecekleri kadar değildi.

Üçüncüsü şöyle dedi:
Çalıştırdığım işçilerden biri ücretini almadan gitmişti. Ben de onun ücretini ürettim. Bundan birçok mal meydana geldi. Bir müddet sonra bana gelip ücretini istedi. (Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunların hepsi senin ücretinden üremiştir, al götür) dedim. O da (benimle alay etmiyorsun ya) dedi. Ben de (hayır, alay etmiyorum, doğrusu bu) deyince, malların hepsini alarak götürdü. Bana hiçbir şey bırakmadı. (Ya Rabbi bunu senin rızan için yapmışsam, içinde bulunduğumuz şu beladan bizi kurtar.)

Bunun üzerine kaya tamamen açıldı. Onlar da mağaradan çıktı.(Buhari)

Ana baba çağırınca

Sual: Ana baba çağırınca, namazda isek veya başka önemli bir iş yapıyorsak, hemen gitmek gerekir mi? İkisi aynı anda çağırırsa hangisini tercih etmelidir?
CEVAP
Ana babanın salih veya fâsık olmasının da, önemi vardır. Evladını İslam terbiyesi üzerine yetiştirmeyen ana babanın, evladı üzerinde ana babalık hakkı yoktur. Bakıp büyüttükleri için, başka hakları vardır. Ana babanın veya başkalarının dine aykırı emirlerine itaat edilmez.

Ana baba çağırdığı zaman, önemli bir işle uğraşılsa da, hemen onu terk edip, derhal ana babanın emrine koşmak gerekir. Allahü teala buyuruyor ki:
(Ya Musa, benim indimde çok ağır ve büyük bir günah vardır ki, o da, ana baba evladını çağırınca, emrine uymamasıdır.) [İslam Ahlakı]

Ana baba, çağırınca, farz namazı bozmak caiz olur ise de, ihtiyaç yoksa bozmamalıdır. Nafile ve sünnet namazlar, bozulur. Bunlar, imdat isterse, farzları da bozmak gerekir. Namaz kıldığını bilerek çağırıyorlarsa, nafileyi de bozmayabilir, bilmeyerek çağırdılarsa bozmak gerekir.

İkisi aynı anda çağırırsa, anneyi tercih etmek gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Anne ve baba aynı anda çağırınca, önce annenin çağrısına uy!)[Deylemi]

Nefsin isyan etmediği an yoktur

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bir hadis-i kudsîde, (Nefsiniz bana düşmandır, siz de ona düşman olun) buyuruluyor. Nefsin düşman olması, (Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riayet etmez) demektir.

Nefs Allahü teâlâya düşman olduğu için, Allahü teâlâ herkesi Cehenneme mi sokacak? Nefs mükellef değildir. Allahü teâlâ nefsin iman etmesini, itaat etmesini emretmiyor, kalbin iman etmesini emrediyor. Bu yüzden, Cennete girmek için kalbin iman etmesi kâfidir.
Kalb isyan ederse günaha girer. Fakat nefs, mükellef olmadığı için, isyan ederse günah yazılmaz. Zaten onun isyan etmediği an yoktur, hep isyan eder. Onun özelliği budur. 
Şimdiki insanların çoğu bu düşmanın, yani nefsin emrindeler, onun arzularının peşinde koşuyorlar. Nefs ne emrederse, ne isterse onu yapıyorlar. Nefs, küfrü, haramları, mekruhları ister. Onun için nefsine uyan, kötü işlere koşar. Haramlar tatlı gelir, çünkü nefs haramdan lezzet alır. Onun gıdası dinin yasak ettiği şeylerdir.

Mahlûklar içinde, Allahü teâlâya en yakın olan, insanın kalbidir. Onun için ister salih olsun, ister asi, günahkâr olsun, hattâ kâfir olsun, kalbini kırmaktan çok sakınmalıdır. Allahü teâlâyı inciten şeylerden birincisi küfür, ikincisi de kalb kırmaktır. İnsanların hepsi Allah'ın kuludur. Herhangi bir insanın emrindeki hizmetçiyi, köleyi incitmek onun efendisini üzdüğü gibi, insanları incitmek, kalblerini kırmak da, insanların sahibi olan Allahü teâlâyı üzer. Allahü teâlânın mahlûklarına Onun izin verdiği ölçüde muamele etmelidir.

Hastalık da, fakirlik de, zenginlik de, makam da, şöhret de geçer, ama zalimin zulmü, mazlumun boynundaki levhada yazılı olarak, hesap yerine gelir ve zalimden hakkını alır.

Kul hakkından çok korkmalı. Ne kadar az olsa da, Cennete girmeye mânidir. Üzerinde kul hakkı bulunan ölünün ruhu, göklere yükselemez. Herkese iyilik etmeli, kötülük edenlere, kötülükle karşılık vermemeli. Hakiki Müslüman, Allahü teâlânın emirlerine riayet eder ve herkesle iyi geçinir.