BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

Son yazılarımız

Yağmur duasına çıkmak

Yağmur duasına çıkmak

Sual: Yağmur yağmadığı zamanlarda yağmur duasına çıkılıyor. Dinimizde böyle yağmur duası diye bir şey var mıdır varsa nasıl yapılmaktadır?

Cevap: Allâme Ahmed Tahtâvî hazretleri Merâk-ıl-felâh haşiyesinde buyuruyor ki:

"İstiska, yağmur duası için sahraya çıkmak demektir. Hamd ederek, istiğfar okuyarak dua edilir. Resûlullah Efendimiz, Eshâb-ı kiram ve İslâm âlimleri, yağmur duası yaptılar. Çıkılan yerde imam, evvela yalnızca veya cemaat ile iki rekat namaz kılar veya kılmayıp yerde asaya dayanıp bir hutbe okur. Sonra kıbleye dönüp, avuçları semaya karşı açık olarak omuzları hizasına kaldırıp ayakta dua eder. Hazır olanlar, arkasında oturarak dinleyip âmin der. Yalnız yağmur duasında kollar omuzdan yukarı kaldırılır. Bir şey istemek için yapılan dualarda, avuçları semaya karşı açmak sünnettir. Hadîs-i şerifte; (Kul ellerini kaldırıp dua edince, Allahü teâlâ onun duasını kabul etmemekten hayâ eder) buyuruldu.

Hastalık, kahtlık, kıtlık ve düşmandan kurtulmak için yapılan dualarda avuç içleri yere çevrilir. Kollarını kaldıramayan, sağ elinin şehadet parmağını uzatarak işaret eder. Yağmur duasına, fasıla, ara vermeden, üç gün çıkmak, eski, yamalı giymek, çıkmadan önce sadaka vermek, üç gün oruç tutmak, çok tevbe ve istiğfar etmek, kul haklarını ödemek, hayvanları da çıkarıp, yavrularından ayrı bulundurmak, ihtiyarları ve çocukları da çıkarmak sünnettir. Elbiseler ters çevrilmez. Kâfirler getirilmez. Onların cemaate karışmaları mekruhtur."

Kadınlar erkeklerden uzak, sabiler analarından ayrı bulunur.

***

Sual: Mahşer günü sırattan rahatlıkla geçebilmek için ne gibi bir yol takip etmelidir?

Cevap: Bu konuda Süleymân bin Cezâ hazretleri, Eyyühel Veled kitabında buyuruyor ki:

"Gecenin en karanlık zamanında, yani seher vaktinde ibadet eyle ki, yarın sırattan geçerken her tarafın aydınlık olsun."

İbadetlerin en kıymetlisi ilmihal kitabı okumak, öğrenmek ve öğretmektir.

***

Sual: Beş vakit namaz için ezan okumaya ne zaman başlanıldı, önceden ezan yerine başka bir şey okunuyor mu idi?

Cevap: Mir'ât-ül haremeyn kitabının Medine kısmında, bu konuda şu bilgi verilmektedir:

"Ezan okumak, hicretin birinci senesinde, Medine'de başladı. Bundan önce, namaz vakitlerinde yalnız Essalâtü câmi'a denirdi."

***

Sual: Ahiret gününe ve kadere iman kısaca nasıl olmalıdır?

Cevap: Dahi ben, kıyamet gününe inandım. İman ettim. Çünkü, Allahü teâlâ haber vermiştir. Kıyamet günü, kabirden kalkınca başlar. Cennete veya Cehenneme gidinceye kadar devam eder. Cümlemiz ölüp yine dirilsek gerektir. Cennet ve Cehennem ve mizan [Terazi] ve sırat köprüsü, haşr [toplanmak] ve neşr [Cennete ve Cehenneme dağılmak], kabir azabı, münker ve nekir adındaki iki meleğin kabirde suali haktır. Ve olacaktır.

Dahi hayır ve şer, olmuş ve olacak şeylerin cümlesi, Allahü azîm-üş-şânın takdiriyle, yani ezelde bilmesi ve dilemesi ve vakitleri gelince yaratması ile ve levh-il mahfuza yazmasıyla olduğuna inandım, iman eyledim. Kalbimde, asla şek ve şüphe yoktur.

Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh.

Ve dahi, itikatta [yani inanılacak şeylerde] mezhebim, (Ehl-i sünnet ve cemâ'at) mezhebidir. Ben bu mezheptenim. Diğer yetmişiki fırkanın inançları yanlıştır, bozuktur. Cehenneme gideceklerdir. (İslâm Ahlâkı s. 182)

İnsan, gelişmiş bir hayvan değildir!

İnsan, gelişmiş bir hayvan değildir!

Sual: İnsan veya hayvanların birbirine dönüşmesi, insanın, hayvanların en gelişmiş şekli denmesi, aklen ve dinen mümkün müdür?

Cevap: Paleontolojik devirlerde, canlılarda zamanla tekamül görülmekte, fakat bu değişmeler, her cins varlığın kendi içinde olmaktadır. Mesela, dördüncü zamanın yeni tabakalarında kromanyon ismi verilen insan iskeleti bulunmuştur. Bizim iskeletimizden farklı olduğu hâlde, paleontoloji mütehassısları bunlara, ilk insanlar demiştir. Diğer taraftan, üçüncü zaman sonunda yaşayan, antropoit denilen ve bugünkülere benzemeyen, maymun iskeletleri bulunmuştur. Antropoloji mütehassısları, bunların maymun olduğunu söylüyor. Fen taklitçileri ise, yaptıkları tercümelerde, kromanyon insanına ve antropoid maymununa, insanın ceddi olan veya insanla maymun arasında geçit teşkil eden fosil diyorlar.

Biyologlar, insan ile hayvan arasındaki farkı, yalnız madde bakımından inceliyor. Hâlbuki, insan ile hayvanlar arasında en büyük fark, insanın ruhudur. İnsanlarda ruh vardır. İnsanlık şerefi hep bu ruhtan gelmektedir. Bu ruh, ilk olarak, Âdem aleyhisselama verildi. Hayvanlarda bu ruh yoktur. Maddecilerin, felsefecilerin bu ruhtan haberleri olmadığı için, insanı maymuna yakın sanabilirler. İlk insanların şekli, yapısı, maymuna benzese de, insan insandır. Çünkü, ruhu vardır. Maymun ise hayvandır. Çünkü bu ruhtan ve ruhun hasıl ettiği üstünlüklerden mahrumdur.

Görülüyor ki, insan ile hayvan, tamamen ayrıdır. Aralarında, hiçbir zaman, bir geçit olamaz, birbirine dönemez. Hâlbuki, hayvanlardan insana en yakın maymun olduğu, asırlar önce, İslam kitaplarında, mesela İbni Haldûn'un Târîhi mukaddemesinde ve Ma'rifetnâme'de yazılıdır.

***

Sual: Evlenecek gençlerin dinî nikâh akitlerini yapmak için mutlaka imamın olması mı gerekir?

Cevap: Dinî nikâh akdinde imam bulunması, belli şeyler okuması şart değildir. Çünkü bu, "imam nikâhı" değil, "dinî nikah akdi"dir. Evlenecek bir Müslüman, önce gerekli kanuni işleri tamamlar sonra, düğünden önce, İslam nikâhını da yaptırır.

Nikâhta bulunanlara, şeker, meyve veya şerbet gibi tatlı verilmesi, düğünde ise, etli ve tatlı yemek vermek, düğün ziyafetine çağırılınca, yemeğe gitmek, tef, davul çalarak düğünü tanıdıklara duyurmak sünnettir.

***

Sual: Şirk nedir, bir insanın resmine hürmet etmek de şirk olur mu?

Cevap: Küfrün, inkârın çeşitleri vardır. Bunların en kötüsü, en büyüğü ise şirktir. Bir kötülüğün her çeşidini bildirmek için, bunların en kötüsü söylenir. Bunun için, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde bulunan şirk kelimesinden, her çeşit küfür, inkâr manası anlaşılır. Şirk, Allahü teâlâya ortak koşmak, Onu başka varlıklara benzetmek demektir. Benzeten kimseye müşrik, benzetilen şeye şerik denir. Bir kimsede, bir şeyde, ülûhiyyet yani ilahlık sıfatlarından birisinin bulunduğuna inanmak, onu şerik yapmak olur. Allahü teâlâya mahsus olan sıfatlara, ülûhiyyet sıfatları denir. Sonsuz var olmak, yaratmak, her şeyi bilmek, hastalara şifa vermek, ülûhiyyet sıfatlarındandır. Bir insanda, güneşte, herhangi bir mahlukta, ülûhiyyet sıfatı bulunduğuna inanarak, ona tazim, hürmet etmeye, yalvarmaya, ona ibadet etmek, tapınmak denir. O şeyler put olur. Böyle zan olunan insanın heykelleri, resimleri ve mezarları önünde de, tazim edici şeyler söylemek, yapmak da, ibadet etmek, şirk olur. Bir insanda ülûhiyyet sıfatlarından birinin bulunduğuna inanmayıp, Allahın sevgili kulu olduğuna veya vatana, millete hizmetleri olduğuna inanarak, bunun resmine, heykeline, tazim etmek şirk olmaz. Fakat, herhangi bir insanın resmine hürmet etmek haram olduğu için, tazim, hürmet eden bir Müslüman fasık olur.

***

Sual: Mahşer günü Peygamberlerden başka şefaat edecek olanlar da var mıdır?

Cevap: Ehl-i sünnet âlimleri, senetleri ile bildirerek buyuruyorlar ki:

"Kıyamet günü, her Peygamber şefaat edecektir. Sırasıyla âlimler, şehitler, salihler, Kur'ân-ı kerimi tecvid ile, teganni etmeden ve Allah için okuyan hafızlar, küçük çocuklar şefaat edecektir. Böyle olduğunu bildiren hadis-i şerifler, Kurtubî tezkiresi muhtasarında ve Birgivî Vasiyetnâmesinde yazılıdır. Çocukların cenaze namazını kılarken, 'Ya Rabbî! Bu çocuğu şefaatçi eyle!' diye okunacağı, bütün fıkıh kitaplarında yazılıdır."

***

Sual: Dağdaki yetişmiş otları, ağaçları ve oradan çıkan suları herkes kullanabilir mi?

Cevap: Mecellenin 1254. Maddesinde deniyor ki:

"Mubah olan otları, ağaçları, suları herkes kullanabilir. Kimse yasak edemez. Başkasına zarar verirse, yasak olunur."

Dünya mücadele yeridir

Dünya mücadele yeridir

Sual: Dünya mücadele yeridir, her şeyle mücadele şarttır denilmektedir. Gerçekten böyle midir?

Cevap: Dünya mücadele yeridir sözü doğru bir sözdür. İnsan, yazın şiddetli sıcak ile, kışın karlı havada dondurucu soğuklar gibi, tabiat kuvvetlerine ve kötü kimselerin hile ve iftiralarına karşı manevi silahlarla ve maddi saldırılarına karşı mücadele hâlindedir. Düşmanla mücadele için, önce düşmanı iyi tanımak lazımdır. Yoksa, kendimizi koruyacağız derken, dostumuza zarar verebiliriz. İnsanın rahat yaşaması için, lazım olan şeylere mal ve mülk denir. İğneden, iplikten, eve, apartmana kadar, her şey maldır. 

Allahü teâlâ, bazı kimselere ve topluluklara, bazı malları kullanmak için, izin vermiştir. Bu mallar ve çocukları, komşuları, akrabaları, o kimsenin faydalandığı şeyler olur. Herkes malını, Allahü teâlânın izin verdiği kadar kullanır. Fazlasını kullanmak ve başkasının mülkünü kullanmak caiz değildir. Zira; "Mala, mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi?/Bir muhalif yel eser, savurur harman gibi!" sözü meşhurdur. Haram yoldan gelen mala, mülke dünya denilmektedir. Dünya yani haram ve mekruhlar zararlıdır. Bir şeyin faydalı, zararlı olduğu, kitaplarda başka türlü bildirilmektedir. Bunların  doğrusu, Allahü teâlânın bildirdiğidir.

***

Sual: Evlenirken, hem kanuni işlemleri, hem de dinin emrettiklerini yerine getirmek şart mıdır?

Cevap: Evlenirken dinin emrettiği nikâh akdini yapmakla, Allahü teâlânın emri yerine getirilmiş olur. Kanuna uygun evlenmeyen, suç işlemiş olur. Dinî nikâh akdi yapmayan, günah işlemiş olur. Bunlara aldırış etmeyenin cezası, kat kat çok olur. Müslüman, suç ve günah işlememelidir. Suç işleyerek cezaya çarpılmak da günahtır.

***

Sual: Kalbini, inkâr ve günah kirlerinden temizlemeyen, Cehenneme mi gider?

Cevap: Kim olursa olsun, nefsine uyan, kalbi bozuk olan Cehenneme gidecektir. Her mümin, nefsin yaratılışındaki küfrü ve günahları temizlemek için, çokça 'Lâ ilâhe illallah' ve kalbini nefisten, şeytandan, kötü arkadaşlardan ve zararlı bozuk kitaplardan gelmiş olan küfürden, günahlardan kurtulmak için 'Estağfirullah' okumalıdır. İslamiyete uyanın duaları muhakkak kabul olur. Namaz kılmayanın, haram yiyip içenin İslamiyete uymadığı anlaşılır. Bunların duası kabul olmaz.

***

Sual: Bir kalpte iman bulunduğuna alâmet nedir, Peygamber efendimizin anne ve babasının kâfir olduğunu söyleyenler hakkında ne söylenebilir?

Cevap: Çok şaşılır ki, zamanımızda da İslâm âlimi olarak tanınan, fakat yetmişiki fırkanın en zararlısı (İsmailiyye) ağzı ile konuşan zavallılar görülmektedir. Peygamber efendimizin "aleyhisselâm" annelerinin ve babalarının kâfir olduğunu ve Peygamber efendimizin "aleyhisselâm" nübüvveti tebliğden önce putlara kurban kestiğini söyleyerek, vesika olarak da bazı Şii kitaplarını göstererek ve bunlar gibi nice yıkıcı yazılarla temiz gençleri aldatmağa, zehirlemeğe çalışmaktadırlar. Böylece bozguncuların maksadı; İslâm dinini baltalamak, gençlerin imanını çalmak, onlara küfrü bulaştırmak olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Hadîs-i şerifte: (Kur'ân-ı kerime kendi aklı ile mana veren kâfir olur), buyuruldu. Din âlimleri edepli idi. Dikkatli konuşurlardı ve yazarlardı. Yanlış bir şey söylemeyeyim diye, çok düşünürlerdi. Ulu orta konuşmak, İslâmiyeti (Edille-i şer'ıyye)den, yani dört ana kaynaktan alarak değil de, kendi yanlış görüşleri ile ve bozuk düşünceleri ile anlatmağa kalkışmak, değil bir İslâm âliminin, herhangi bir Müslümanın bile yapacağı şey değildir. Peygamberimizin "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" ve Eshâb-ı kiramın "rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în" büyüklüğünü anlamayan cahillerin, itikadı zedeleyen yıkıcı sözlerini ve yazılarını öldürücü zehir bilmeliyiz.

Allahü teâlâ, kalplerimizde, sevdiklerinin sevgisini arttırsın. Düşmanlarını sevmek felâketine düşürmesin! Bir kalpte iman bulunduğuna alâmet, Allahü teâlânın sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemektir.] (İslâm Ahlâkı s. 183)

İslâm dinini doğru olarak öğrenmeli

Sual: İslâm dinini doğru olarak öğrenmek ve kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak isteyenin, ne yapması lâzımdır?

Cevap: İslâmiyetin aslında felsefe yoktur. Yetmişiki bid'at fırkası, felsefeyi İslâm dinine karıştırmış, İslâmiyeti yaralamışlardır. Bir taraftan, eski yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmışlar, bir yandan da, kendi görüşlerine, düşünüşlerine göre din bilgilerini değiştirmişlerdir. Muhammed aleyhisselâmın Cennete gideceklerini müjdelediği (Ehl-i sünnet vel cemâ'at) fırkası ise, din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" işittikleri gibi almışlar, yunan felsefesini ve kendi düşüncelerini bu bilgilere hiç karıştırmamışlardır. Bu bilgileri, başka dinlerin bilgilerinden ve felsefeden ve kendi akıllarından üstün tutmuşlardır. Çünkü İslâmiyet, akl-ı selîmin kabul edeceği bilgilerdir. İ

slâm bilgilerinden birinin bile, doğru olduğunda şüphe eden bir aklın, selîm olmadığı, sakîm, bozuk olduğu anlaşılır. İslâm dinini noksan sanıp, felsefe ile tamamlamağa kalkışan bir aklın noksan olduğu anlaşılır. Bir kâfir, akl-ı selîmi ile hareket ederse, ahlâkı ve işleri, Allahü teâlânın emirlerine uygun olur. Allahü teâlânın ona iman ihsan edeceği, İsmâ'îl Hakkı Bursevînin (Rûh-ul-beyân) tefsîri altıncı cüz sonunda yazılıdır. Ehl-i sünnet âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ", yunan felsefesine, ancak onları red etmek için, kendi kitaplarında yer vermişlerdir. Bid'at ve dalâlet fırkaları, yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmak için, Ehl-i sünnet fırkası ise, onları din bilgilerinden ayırmak ve uzaklaştırmak için çalışmışlardır. O hâlde, İslâm dinini doğru olarak öğrenmek ve kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak isteyenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuması lâzımdır.

Yûnüs sûresi 44. cü âyetinde mealen, (Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şeyle zulüm etmez. İnsanlar nefislerine zulüm ediyorlar) buyurulmuştur.

Ra'd sûresinin 12. âyetinde mealen, (Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hâllerini değiştirmez) buyurulmuştur.

Yûnüs sûresi 108.ci âyetinde mealen, (Doğru yola giren, kendisi için girmiş, sapıtan kendi zararına sapıtmıştır) buyurulmuştur. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 459)

***

Sual: İngilizlerin Arabistan'da kurmuş oldukları bozuk fırkadaki vehhabiler ve onların kitaplarını okuyanlar; "Mezhepler ikinci asırda meydana çıktı. Eshâb ve Tâbiin, hangi mezhepte idi?" diyorlar. Gerçekten böyle midir ve bunlara nasıl bir cevap vermelidir?

Cevap: Mezhep, gidilen yol demektir. Mezhep imamı demek ise, Kur'ân-ı kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük alim demektir. Açıkça bildirilmemiş olan bilgileri de, açık bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkarmışlardır. Hadîkada deniyor ki:

"Bilinen dört mezhep imamı zamanında, başka mezhep imamları da vardı. Bunların da mezhepleri vardı. Fakat, bunların mezheplerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı."

Eshâb-ı kiramın her biri müctehid, derin alim, mezhep imamı idi. Her biri kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezhep imamlarımızdan daha üstün, daha çok bilgili idi. Mezhepleri daha doğru, daha kıymetli idi. Fakat, bunların kitapları olmadığı için, mezhepleri unutuldu. Dört mezhepten başkasına uymak imkanı kalmadı. Eshâb-ı kiram hangi mezhepte idi demek, alay komutanı, hangi bölüktendir? Yahut, fizik öğretmeni, okulun hangi sınıfı öğrencisidir demeye benzemektedir.

Hicretten dörtyüz sene geçtikten sonra, mutlak ictihat yapabilecek kadar derin alim kalmadığı, kitaplarda yazılıdır. Hadîka'da bildirilen hadis-i şerifde, yalancı, sapık din adamlarının çoğalacakları bildirilmektedir. Bunun için, Ehl-i sünnet olan her Müslümanın, bilinen dört mezhepten birini seçerek ona uyması lazımdır. Seçtiği mezhebin İlmihâl kitabını okuyup öğrenmesi, imanını ve bütün işlerini buna uydurması lazımdır. Dört mezhepten birine uymayan kimse, Ehl-i sünnet olamaz. Buna Mezhepsiz ve Zındık denir. Mezhepsiz kimse, ya yetmişiki bozuk fırkadan birindedir, yahut da kafir olmuştur. Böyle olduğu, Bahrda, Hindiyyede, Tahtâvîde, İbn-i Abidînde, El-besâirde ve Ahmed Sâvî tefsîrinde yazılıdır.

***

Sual: Adakta bulunan kimse, adağını yerine getirmezse günaha girmiş olur mu?

Cevap: Nezir, adak, bir ibadettir. Çünkü namaz, oruç, hacca gitmek ve başka ibadetler nezir olunur. Nezrin, adağın, yerine getirilmesini İslâmiyet emir etmektedir. Yerine getirilmezse, günah olur.

Çocuklara güzel isim koymalıdır

Sual: Çocuklara isim koyarken ve büyüklere de bir lakap takarken, kötü, çirkin, aşağılayıcı isim koymak ve lakapları takmak dinimizce uygun olur mu?

Cevap: Müslümana kötü isim takmak veya başkasının taktığı kötü ismi söylemek caiz değildir. Soyadı ve müstear isim koymak caizdir. Hadîs-i şerifte;

(Kötü ismi olan, bunu güzel isme çevirsin!) buyuruldu. Mesela, Âsıye ismini, Cemile yapmalıdır. Müslümana güzel isim takmak caizdir. Çocuğuna, övücü isim koymamalıdır. Mesela Reşit, Emin ismini vermemelidir. Muhyiddîn, Nûrüddîn gibi isimler de, yalan ve bidat olur. Fasıkları, cahilleri, mürtetleri böyle isimlerle çağırmak mekruhtur. Çünkü, bunlar, methedici, övücü isimlerdir. Mecaz olarak da, söylenemezler. Kendi çocuklarına, bu isimleri tefeül ederek, uğurlu olmak için koymak, caiz olur denilmiştir. Salih oldukları meşhur olan âlimleri, evliyayı bu isimler ile zikretmek caiz ve faydalıdır. İbni Âbidînde buyuruluyor ki:

"Çocuğa konulacak isimler arasında en efdal olanı, Abdullah, sonra Abdurrahman, sonra Muhammed, sonra Ahmet, daha sonra İbrahim'dir. Allahü teâlânın isimlerinden olan Ali, Reşit, Aziz gibi isimleri de koymak caizdir. Fakat, bu isimleri söylerken hürmet etmek lazımdır. Bilerek hürmetsizlik eden kâfir olur. Mesela, ismi Abdülkadir olana, Abdülkoydur demek, Hasan yerine Hasso, İbrahim yerine İbo demek, bu isimlerle alay etmek olur. Bu isimlerle alay etmek niyet edilmezse, küfür olmaz ise de, küfre benzeyen şeyi söylemekten sakınmak lazımdır. Çocuk, dünyaya gelip, hemen ölse, ismi koymadan defnedilmez. Abdünnebi ismi caiz ise de, koymamak ihtiyatlı olur."

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, vaazlarında;

"Veledin, çocuğun, valideyni yani ana, babası üzerinde üç hakkı vardır: Doğduğunda Müslüman ismi koymak. Akıllı olunca, kitabet, yazı, ilim ve sanat öğretmek. Baliğ, erginlik çağına ulaşınca, dini ve ahlakı güzel bir Müslüman bulup, bununla hemen evlendirmektir" buyururdu. Oğlunu ve kızını, dinin emirlerine göre yetiştirip evlendiren ana-baba, akraba ve komşular çok sevap kazanırlar.

***

Sual: Birinin mülkü olan suyu çalıp, bu su ile alınan abdest, sahih olur mu, bununla namaz kılınabilir mı?

Cevap: Gasbedilen, çalınan su ile abdest almak sahih ise de, haramdır.

***

Sual: Allahü teâlânın yakınlığından, beraberliğinden bahsedenler oluyor. Bu yakınlık ve beraberlik, insanların birbirine olan yakınlığı, beraberliği gibi midir?

Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

"Bakara sûresinin 186. âyetinde mealen; (Kullarım senden beni soruyorlar. Ben onlara çok yakınım!) ve Mücâdele sûresinin 7. âyetinde mealen; (Üç adam gizli konuşunca, Allah onların dördüncüsü olur. Beş kişi gizli konuşunca, Allah onların altıncısı olur. Daha az veya daha çok kimseler olunca da, her nerede olursa olsunlar, Allah onlarla beraberdir) buyuruldu. Allahü teâlânın yakın olması ve birlikte olması, kendisi gibi Bî-çûndur. Yani, bizim bildiğimiz ve anladığımız gibi değildir. Nasıl oldukları anlaşılamaz. His organlarının ve aklın yardımı ile anlayabilen insanlar, his edilmeyen ve akıl ile düşünülemeyen şeyleri anlayamaz. Yakın ve beraber denilince, aklımıza, düşüncemize ve anlayışımıza gelen ve evliyanın keşif ile anladıkları her şeyden, Allahü teâlâ uzaktır. Bunlara hiç benzemez. Allahü teâlâyı böyle düşünmek, yetmişiki fırka içinde bulunan Mücessime denilen bozuk, sapık yola kaymaya sebep olur. Allahü teâlânın bize yakın olduğuna ve bizimle beraber olduğuna inanır, iman ederiz. Fakat, bu yakınlığın ve bu beraberliğin nasıl olduğunu anlayamayız. Bu dünyada, en büyük İslâm âlimlerinin varabileceği şey, Allahü teâlânın kendisine ve sıfatlarına, gayb yolu ile, yani anlamadan inanmaktır."

***

Sual: Verdiği nimetlerinden dolayı, Allahü teâlâya ne yapılırsa şükredilmiş olur?

Cevap: İnsanların Allahü teâlâya karşı, kalp, dil ve beden ile yapmaları ve inanmaları lazım olan şükür borcu, kulluk vazifeleri, Allahü teâlâ tarafından bildirilmiş ve Onun sevgili Peygamberi tarafından ortaya konmuştur. Allahü teâlânın gösterdiği ve emrettiği kulluk vazifelerine İslâmiyet denir. Allahü teâlâya şükür, Onun Peygamberinin getirdiği yola uymakla olur. Bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibadeti, Allahü teâlâ kabul etmez, beğenmez. Çünkü, insanların, iyi, güzel sandıkları çok şey vardır ki, İslâmiyet, bunları beğenmemekte, çirkin olduklarını bildirmektedir. Aklı olan kimselerin, Allahü teâlâya şükretmek için, Muhammed aleyhisselama uymaları lazımdır.

Açlık çekerek ruhen yükselmek

Sual: Bazı kimseler, Peygamberimiz ve ilk Müslümanlar açlık çekerek ruhen yükseldiler diyerek, aç kalmayı tavsiye ediyorlar. Gerçekten yükselmek için aç mı kalmak gerekir?

Cevap: Bu konuda, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

"Din büyüklerinin yolunda, sünnet-i seniyyeye uymak, hallerini örtmeye çalışmak, orta halli yaşamak, yiyecekte, giyecekte ve her şeyde orta hali gözetmek vardır. Cahiller bunları riyazet saymazlar. Bunlara göre riyazet, yalnız açlık çekmektir. Çok aç kalmayı pek kıymetli sanırlar. Çünkü, hayvanlar gibi yaşayan bu kimseler, yemeye, içmeye çok önem verirler, hep bunları düşünürler. Bunun için, yememek, içmemek bunlara ağır riyazet görünür. Bu cahiller, sünnete uymaya ve benzerlerine hiç kıymet vermezler. Bu yolun büyüklerine, hallerini örtmeye çalışmak ve cahillerin kıymet verdikleri riyazetleri yapmamak lazımdır. Açlık çekmek gibi böyle riyazetleri cahiller beğenir, şöhrete sebep olur ve sonu kötü olur. Resûlullah efendimiz; (Dinde ve dünyada parmakla gösterilmesi, insana kötülük olarak yetişir. Bundan ancak Allahü teâlânın koruduğu kimse kurtulur) buyurdu.

Uzun açlıklar çekmek, yemekte ve içmekte orta dereceyi gözetmekten daha kolaydır. Orta hali gözetmek riyazetinin, çok aç kalmak riyazetinden daha üstün olduğu meydandadır. Yiyecekte, giyecekte ve her işte orta dereceyi gözetmek çok iyidir.

Hak teâlâ, Peygamber efendimize kırk erkek kuvveti ihsan etmişti. Bu kuvveti ile ağır açlıklara dayanırdı. Eshâb-ı kiram da, insanların en iyisinin sohbeti yardımı ile bu yüke katlanırlardı. Bu yüzden işlerinde ve çalışmalarında hiçbir bozukluk ve gevşeklik olmazdı. Aç iken muharebede düşmanla çarpışırlardı. Eshâb-ı kiramdan başkaları, böyle aç kalsalar, edepleri, sünnetleri, belki de farzları yapamaz hale gelirlerdi. Gücü yok iken, bu işte Eshâb-ı kirama benzemeye kalkışmak, kendini sünnetleri ve farzları yapamayacak hale sokmak olur. Hazret-i Ebu Bekir, Peygamber efendimiz gibi her gün oruç tutmak istedi. Zayıflayıp, takati kalmayınca, Resûlullah efendimiz, buna üzülerek; (İçinizde benim gibi kim vardır? Rabbimin huzurunda kalırım. Oradan yerim ve içerim) buyurdu. Görülüyor ki, gücü yetmediği şeyi yapmaya kalkışmak iyi değildir."

***

Sual: İmanın şartlarından olan meleklere ve kitaplara iman kısaca nasıl olmalıdır?

Cevap: Dahi ben, Allahü azîm-üş-şânın meleklerine inandım, iman eyledim. Allahü azîm-üş-şânın melekleri vardır. Onları nurdan halk etmiştir. Cisimdirler. [Burada cisim demek, fizik kitaplarında bildirilen cisim değildir.] Yemezler ve içmezler. Onlarda erkeklik, dişilik olmaz. Gökten yere inerler ve yerden göğe çıkarlar. Ve bir hâlden bir hâle girerler. Göz açıp yumacak kadar, Allahü azîm-üş-şâna asi olmazlar ve bizim gibi günah işlemezler. Onların içinde mukarrebler ve Peygamberler vardır.

Ve cümlesinin efdali, Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail "aleyhimüsselâm"dır. Bu dördü cümle meleklerin Peygamberleridir. Ve onların her birisini, Allahü azîm-üş-şân, bir hizmete koymuştur. Kıyamete kadar, başka bir hizmete nevbet gelmez.

Dahi, Allahü azîm-üş-şânın kitaplarına inandım, iman eyledim.

Allahü azîm-üş-şânın kitapları vardır. Kur'ân-ı kerimde bildirilen, yüzdört kitaptır. Yüzü küçük kitaptır. Bunlara (suhuf) denir. Ve dördü büyük kitaptır. Tevrat, hazret-i Musa "aleyhisselâm"a, Zebur, hazret-i Davud "aleyhisselâm"a, İncil, hazret-i İsa "aleyhisselâm"a, Kur'ân-ı kerim, bizim Peygamberimiz Muhammed "aleyhisselâm"a nazil olmuştur.

Yüz suhuftan, on suhufu, hazret-i Adem "aleyhisselâm"a, elli suhufu, Şit "aleyhisselâm"a, otuz suhufu, İdris "aleyhisselâm"a, on suhufu, İbrahim "aleyhisselâm"a inmiştir. Bunların cümlesini, Cebrâîl "aleyhisselâm" indirmiştir. Cümlesinden sonra, Kur'ân-ı azîm-üş-şân nazil olmuştur. Kur'ân-ı azîm-üş-şânın nüzulü -az az, âyet âyet- yirmiüç senede tamam olmuştur. Ve hükmü, kıyamete değin bâkîdir. Nesh olmaktan [geçersiz olmaktan] ve tebdil ile tahriften [insanların değiştirmelerinden] mahfuzdur. (İslâm Ahlâkı s. 180)

Ana babanın hedefi

Ana babanın hedefiHikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Evladını seven bir ana babanın ilk hedefi, onun ateşte yanmaktan kurtulması için, her şeyini feda etmek olmalı. Yoksa onun filan okuldan mezun olması için her fedakârlığı göstermek, ana baba şefkati değildir. Hakiki ana baba, evladını ateşten kurtarmak için kendini vazifeli görendir.

Mübarek bir zat, talebelerinden birine, (Oğlun ne iş yapıyor?) der. O da, çocuğun diplomasından bahsedince, (Ben onun diplomasını sormadım. Namaz kılıyor mu, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup dinimizi öğreniyor mu? Bu kitapların yayılmasına çalışıyor mu? Bunları soruyorum. Yoksa bu tarakta bezi olmayanla bizim ne alakamız olur?) buyurur.

Namaz kılmayan Müslüman düşünmek çok zordur. Çünkü Peygamber efendimiz, (Müslümanla kâfiri ayıran fark namazdır) buyuruyor. Müslüman namaz kılar, kâfir kılmaz. Münafık namaz kılar görünür. Namaz varsa her şey var demektir. Namaz yoksa başka şeyler olsa da önemsizdir. Çünkü başka şeylerin kıymeti de namazla ölçülür. Mesela çalışmanın ibadet olması, kıymetli olması da namaz kılmaya bağlıdır.

Namaz kılınmayan bir iş yerinde, bir evde, geçim, hayır, bereket ve huzur olur mu?

Sahabe-i kiramdan bir zat, Resulullah efendimize sorar:

- Ya Resulallah, kazancım bol olmasına rağmen geçim sıkıntısı çekiyorum.

- Evinizde namaz kılmayan var mı?

- Hayır, namaz kılmayan yoktur.

- Komşularınızda veya mahallenizde namaz kılmayan var mı?

- Hayır, ya Resulallah!

- Bir araştırın, namaz kılmayan birisi geçmiş mi?

- Efendim araştırdık, geçen olmamış.

- Bu bereketsizlik namaz kılmamaktandır. İyi düşünün!

- Ya Resulallah, namaz kılmayan birinin cenazesi geçmiş, tabutu bizim evin duvarını çizmiş. Bu olabilir mi?

- İşte evdeki bereketsizlik bundandır. O duvarı hemen yıkıp yeniden yapın!

O zat, duvarı yıkıyor, besmeleyle tamir ediyor ve işleri düzeliyor. Onun için eskiden, (Bir beynamazın yedi mahalleye zararı vardır) derlermiş. Neden namaz? Çünkü namaz dinin direğidir. Binalar hep direkler üzerinde durur. Direkler yıkılınca, o binalar da yıkılır. Kur’an-ı kerimde yeminle, (Muhakkak namaz kötülükleri önler. Kötü işlere mani olur) buyuruluyor. Korumuyorsa, namazı eksik veya bozuk demektir. Abdestinde mi, guslünde mi, tadil-i erkânında mı, yoksa niyetinde mi bir bozukluk var, bunu tespit etmesi gerekir.

İnsan hasta olmamaya dikkat etmelidir

İnsan hasta olmamaya dikkat etmelidir

Sual: Bir hastalığa yakalanan kimsenin, doktor, ilaç gibi maddi sebeplerin yanı sıra, dininin bildirdiği manevi sebeplere yapışmasının faydası olur mu?

Cevap: İnsan hasta olmamaya dikkat etmelidir. Bunun için de, İslamiyete uygun yaşamak lazımdır. İslamiyete uymakta gevşek davranarak, hasta olan kimse, ilaç almalı, perhiz etmeli ve fakirlere sadaka nezretmeli, adakta bulunmalı ve sık sık sadaka vermelidir.

Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki, her şeyi sebeple yaratır. Bir şeye kavuşmak için, bu şeyin yaratılmasına sebep olan şeyi yapmak lazımdır. Her şeyin yaratılmasında müşterek, ortak olan manevi sebep, sadaka vermek, yetmiş kerre, Estagfirullah min külli mâ kerihallah duasını okumaktır. Bu iki manevi sebep, maddi sebepleri bulmaya da yardım eder. Peygamber efendimiz;

(Allahü teâlâ, her hastalığın ilacını yaratmıştır. Yalnız, ölüme çare yokur)

(Hastalıkların başı, çok yemektir. İlaçların başı, perhizdir)

(Hastalarınızı, sadaka vererek tedavi ediniz!) buyurdu.

***

Sual: Cenazeyi yıkamak için cenaze sahibinden para almak veya istemek, dinen uygun olur mu?

Cevap: Cenazeyi parasız yıkamak çok sevaptır. Para istemek caiz ise de, parasız yıkayan başkası yok iken para istemek caiz olmaz. Cenaze taşımak, kabir kazmak ücreti de böyledir.

***

Sual: Yemek yerken, elini veya ağzını ekmeğe silmenin bir mahzuru olur mu?

Cevap: Tuzluğu, tabağı ekmek üstüne koymak, elini, bıçağı ekmeğe silmek mekruhtur. Bu ekmek yenirse, mekruh olmaz.

***

Sual: Suda boğularak ölen bir kimsenin cesedini tekrar yıkamak gerekir mi?

Cevap: Suda boğulan bir kimsenin cesedi de, üç kerre yıkanır veya yıkamak niyeti ile, suda üç kerre hareket ettirilir. Yağmurda cesedi ıslanan kimse de yıkanır. Meyyiti yıkamak, her dinde vardı. Âdem aleyhisselamı melekler yıkadı ve;

(Ölülerinizi böyle yıkayınız) dediler.

***

Sual: Malı olan bir kimsenin, bu malı çocuklarına miras  bırakması mı yoksa hayatta iken hayır yerlerine, salih kimselere vermesi mi daha faziletlidir?

Cevap: Çocukları fasık olanın, günahlara dalanın, miras bırakmayıp, salihlere, dinin bildirdiği hayır yerlerine vermesi efdaldir. Çünkü, çocuklarının günah işlemesine yardım etmemiş olur. Fasık yani açıkça günah işleyen çocuğa da, nafakadan fazla yardım yapmamalıdır.

Ticarette dinini kayırmak nasıl olur?

Ticarette dinini kayırmak nasıl olur?

Sual: Ticarette dinini kayırmak nasıl olur?
CEVAP

Ticareti, ahiret kazancına mani olan kimse bedbahttır. İnsanın sermayesi, dini ve ahiretidir. Bu sermayeyi kaptırmamak için şunlara dikkat etmelidir:

1- Niyetin önemi büyüktür.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ameller niyete göre, iyi veya kötü olur.) [Buhari]

Taat ve mubahlara niyete göre sevap verilir. Her mubah, iyi niyetle yapılınca sevap, kötü niyetle yapılınca günah olur. Bir kimse, İslam’ın vakarını korumak niyetiyle şık giyinirse sevap kazanır. Gösteriş için şık giyinirse günah olur. Çünkü Allahü teâlâ, bir kimsenin yeni elbisesine bakarak sevap vermez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, sizin şeklinize, malınıza bakmaz, kalblerinize, amellerinizi ne niyetle yaptığınıza bakar.) [İbni Mace]

Her sabah şöyle niyet etmelidir:
(Kendimin ve çoluk çocuğumun rızkını kazanmak, onları kimseye muhtaç bırakmamak, Allahü teâlâya rahat ibadet edebilmek, ahiret yolunda yürüyebilmek için, vazifeme gidiyorum.)

O gün müslümanlara iyilik etmeyi düşünmelidir! Böyle niyet eden kimse, vazifesini yaptığı kadar, hep sevap kazanır. Onun her işi, ibadet olur.

2- Her müslüman iyi bilsin ki, İslamiyet’in faydalı olarak bildirdiği her sanat, farz-ı kifayedir. Bunu düşünerek, bir sanata yapışmak, ibadet etmek olur. Bilhassa harp vasıtalarını en modern, en ileri şekilde yapmaya çalışmak farzdır. Bu vasıtaları yapabilmek için, gerekli ilimleri, bu niyet ile okumak ibadet olur. Namaz kılan insanın bu niyet ile, her işi ibadet olur. Namaz kılmayanın her hareketi de günah olur. O halde, her müslüman, namazını kılmalı, sonra farz olduğunu düşünerek, vazifesini yapmalı! İş görürken niyetin doğru olmasına alamet, insanlara faydalı olan bir meslek seçmektir. Yani, öyle bir iş görmeli ki, eğer o iş olmasa, müslümanlar sıkıntı çekerdi. O halde, keyf, oyun ve benzerlerine, sanat dense de ve haram işleyenlere sanatçı ismi verilse de, bunları yapmak ibadet olmaz.

3- Dünya işleri, ahiret için çalışmaya mani olmamalı! Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Mallarınız ve çocuklarınız, Allah’ı hatırlamanıza mani olmasın!) [Münâfikun 9]

İnsanların amellerini yazan ikişer melek, her sabah-akşam değişir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Melekler insanların amel defterlerini götürdükleri zaman, başında ve sonunda iyi iş yazılı ise, gün ortasında yapılanları ona bağışlarlar.) [Ebu Ya’la]

Bunun için sabah kalkınca ve gece yatarken iyi işler yapmalıdır.

4- Çarşıda, işte Allahü teâlâyı zikretmeli, her an Onu hatırlamalıdır! Dili ve kalbi boş kalmamalıdır! İyi bilmelidir ki, o anda kaçırdığını, bütün dünyayı verse, bir daha eline geçiremez. Gafiller arasındaki hatırlamanın sevabı çok olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Gafiller arasında Allahü teâlâyı zikreden, kuru ağaçlar arasında bulunan yeşil fidana, ölüler arasındaki canlı olana ve harbde kaçanlar arasında, aslan gibi savaşana benzer.) [İ.Gazali]

Dinine, ibadetine yardım niyeti ile dünyaya çalışanlara, çok sevap verilir. Yalnız para kazanıp, dünya malı toplamak için çalışanlar, sevaptan mahrum kalır. Hatta bunlar, camide, namazda iken de, kalbleri dükkanın hesabındadır. Fikirleri dağınıktır.

5- Dünya işlerine çok düşkün olmamalıdır! Mesela, çarşıya herkesten önce gidip, herkesten sonra çıkmamalıdır! Şeytan, böyle erken gidip, geç dönen müslümanı daha çok günaha sokmaya çalışır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Tüccarın en kötüsü, işine erken gidip, geç dönendir.) [Ebu Nuaym]

Sabah namazı kılmadan ve kitap okuyup birkaç şey öğrenmeden işe gitmemeyi âdet edinmelidir! İhtiyacı kadar dünyalık kazanınca, ahireti kazanmakla meşgul olmalıdır! Çünkü, ahiret hayatı sonsuzdur.

6- Şüpheli şeylerden kaçınmalıdır! Zalimlerle, hile, hıyanet edenlerle, yemin ile satanlarla, dükkanında haram şey satanlarla alış veriş etmemelidir! Zalimlere, fasıklara veresiye satmamalıdır! Çünkü, öldükleri zaman onlar için üzülür. Halbuki, zalimler [yani İslamiyet’e eli ile, dili ile, kalemi ile zarar yapanlar] ölünce üzülmek günahtır. Onlara yardım etmek caiz değildir.

7- Alış-veriş yaptığı kimse ile olan sözlerini, hareketlerini, aldığını, verdiğini iyi ve doğru hesap etmelidir! Kıyamette, bunların hepsinden hesap vereceğini bilmelidir! Büyüklerden biri, bir bakkalı rüyada görüp, (Ne haldesin?) dedi. Bakkal, (Önüme ellibin sayfa kondu. Ellibin kişi ile alış veriş yapmışım. Baktım, her sayfada bir kimse ile olan muamelemin inceden inceye yazılmış olduğunu gördüm) dedi. Hile yapan, hak yiyen, ahirette cezasını çekecektir.

Bu zamanda, yukarıda yazılanların hepsini kim yapabilir diyerek yese düşmek doğru değildir. Ne kadar yapılabilirse çok kâr olur. Ahiretin dünyadan daha iyi olduğuna inanan kimse, bunların hepsini de yapabilir. Bunların hepsini gözetmek, yapsa yapsa, insanı fakir yapar. Sonsuz saadete, ebedi rahatlığa sebep olacak, birkaç senelik fakirliğe elbette katlanılır. Nitekim birçok kimse, birkaç şey kazanmak için, fırtınalı, karlı havalarda, sıkıntılı yolculuklara, bir rütbeye, dereceye yükselmek için de nice mahrumiyetlere katlanıyor. Halbuki, ölüm gelince, bütün kazançları elden çıkmakta, boşuna didinmiş olmaktadırlar. (K.Saadet)


Rakiplerimizi alaşağı etmemiz haksız rekabete girer mi?

Sual: Bir Yahudi, çömlekçi bir müslümanın karşısına bir çömlekçi dükkânı açar. Müslüman çömlekçiden ucuz etiket yapıştırır. Müslümanlar Yahudi’den almaya başlayınca Müslüman da daha aşağı indirir; fakat Yahudi, alış fiyatından da aşağı fiyatla yani zararına satar. Müslüman Yahudi’yle başa çıkamayınca dükkânı kapatmak zorunda kalır. Meydan Yahudi’ye kalınca tekrar fiyatları yükseltip zararını kapatır. Bizim de bu taktiği uygulayarak rakiplerimizi alaşağı etmemiz haksız rekabete girer mi?

CEVAP

Evet, haksız rekabete girer. Aşağıdaki menkıbedeki durum, buna benziyorsa da, haksız rekabet değildir; çünkü maddi kâr düşünülmüyor:

Medine’de bir Yahudi’nin ağzı kapalı bir su kuyusu vardı. Suyu gayet tatlıydı. Suyunu satardı. Resulullah, (Rume kuyusunu kim satın alır, Müslümanlara sebil olarak verirse Cenneti kazanmış olur) buyurdu. Hazret-i Osman, kuyunun yarısını aldı. Nöbet yoluyla bir gün Hazret-i Osman’ın olacak, bir gün Yahudi’nin olacaktı. Hazret-i Osman nöbetini sebil olarak dağıttı. Yahudi ücretle satardı. Müslümanlar da hazret-i Osman’ın nöbeti gelince, iki günlük su alırlardı. Yahudi’nin nöbetinde uğramazlardı. Yahudi’nin pazarı kesada uğrayınca, diğer yarısını da satmak istedi. Önceki yarısını Yahudi’den 12 bin dirheme almıştı. Bunu da 8 bin dirheme aldı. Tamamını sebil etti. (Menakıb-i çihar yar-i güzin)

Hatim sevabı

Sual: Mukabeleyi dinlemekle hatim sevabı olur mu?

CEVAP

Dinlemekle hatim olmaz. Dinleme sevabına kavuşulur. Hatim okuyanı Mushaf’tan gözle takip etmek daha uygundur, gözler de ibadet etmiş olur. Hatim okunurken başka iş yapmayıp sadece dinlemelidir. Radyodan, TV’den veya internetten dinlerken, sevab olması için kendisinin okuması şarttır. Cihazdan dinlemekle sevab olmaz. Baştan sonuna kadar kendisi de, okursa hatim sevabı alır.

Şafii’de niyeti unutmak

Sual: Bir Şafii, gece yatarken ertesi gün için oruç tutmaya niyet etmeyi unutsa, sahura da kalkamasa, güneş doğunca uyansa, niyet edip oruç tutsa sahih olur mu?

CEVAP

Şafii’de niyet imsak vaktine kadardır. Unutunca, Hanefi mezhebine uyarak niyet edip orucunu tutar. Böyle oruç tutmaya mani bir özür olunca, kurtaran hangi mezhep varsa o mezhep taklit edilerek, oruç kurtarılır.

Namazda avret yerini örtmek

Sual: Kadın olsun, erkek olsun namaz kılarken örtülmesi gereken yerlerini örtmezse, kıldığı namaz sahih ve kabul olmaz mı?

Cevap: Namazda ve namaz dışında, avret yerini başkalarının görmemeleri için, örtmek farzdır. Rükuda iken, kendi avret yerini kendi görürse, namazı bozulmaz. Fakat, bakması mekruhtur. Cam, naylon gibi, altının rengi görünen şey ile, örtü olmaz. Örtü dar olup veya bol ise de, herhangi avret yerine yapışıp uzvun belli olması, namaza zarar vermez. Fakat, böyle, başkalarına karşı örtülmüş olmaz. Başkasının, böyle belli olan kaba avretine bakmak haramdır. Erkeklerin Sev'eteyn denilen ön ve arka uzuvları ve kaba etleri Kaba avrettir. Yorgan altında çıplak yatan bir hasta, başı yorgan içinde iken, ima ile namaz kılınca, çıplak kılmış olur. Başını yorgandan dışarı çıkarıp kılarsa, yorganla örtülü kılmış olup, caiz olur. İnsanın örtünmesi değil, avret yerinin örtünmesi şarttır. Karanlıkta, yalnız odada, kapalı çadırda çıplak kılmak caiz değildir.

***

Sual: Bir kimse, bir başkasına ömrün boyunca evim senin olsun deyince, o ev o kimsenin olur mu ve böyle yapmak caiz midir?

Cevap: Bu konuda İhtiyâr kitabında deniyor ki:

"Ömrî denilen hibe, hediye caizdir. Yani, ömrün boyunca evim senin olsun deyince, öldükten sonra ev, sahibine, sahibi ölmüş ise, varislerine geri verilir. Rukbî denilen hibe, hediye ise, tarafeyne göre batıldır. Yani, sen ölürsen benim olsun, ben ölürsem senin olsun diyerek evini birisine vermek batıldır. Her biri, ötekinin ölümünü beklediği için, rukbî denilmiştir. Mülk edinmeyi zarara talik etmek, bağlamak, sahih değildir. Bir kimseye giyecek gönderilse, hediye olur. Kabz edince, hediyeyi alınca mülkü olur ve başkalarına da verebilir."

***

Sual: Bir kimse, önüne konulan yiyeceği, o yiyecekleri ikram edenden izin almadan bir başkasına verebilir mi?

Cevap: Bir kimseyi yemeğe çağırınca, önüne konan şey, hediye edilmiş olmaz, ibâha yani yemesine izin vermek olur. Ancak yediği mülkü olur. Ondan yani yemeği ikram edenden izin almadan, başkalarına veremez.

***

Sual: Erkekler, namazda rükuya gidince, rükuda nasıl durmalıdır?

Cevap: Rükuda, erkekler parmaklarını açıp, dizlerinin üstüne kor. Sırtını ve başını da düz tutar. Rükuda, bacaklar ve kollar da dik tutulur.

***

Sual: Sünnet ne demektir ve neler sünnettir?

Cevap: İbni Âbidîn "rahime-hullahü teâlâ", orucu anlatmağa başlarken diyor ki, (Resûlullahın ve Ondan sonra dört halifesinin devam üzere yaptıkları şeylere (Sünnet) denir. (Sünnet-i hüdâ)yı terk etmek mekruhtur. (Sünnet-i zâide)yi terk mekruh değildir).

Abdülganî Nablüsî "rahime-hullahü teâlâ", (Hadîka) kitabında diyor ki, (Resûlullah "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem", kendisinin ibadet olarak yaptığı şeyleri terk edeni inkâr etmedi ise, yani darılmadı ise, bu ibadetlere (Sünnet-i hüdâ) denir. Bunları devamlı yaptı ise, (Sünnet-i müekkede) denir. Resûlullahın âdet olarak yaptığı şeylere (Sünnet-i zâide) veya (Müstehab) denir. İyi işlere sağdan başlamak, sağ el ile yapmak, bina yapmakta, yemekte, içmekte, oturmakta, kalkmakta, [yatmakta], elbisede, âletlerde yaptığı ve kullandığı şeyler böyledir. Bunları yapmamak ve un eleği, kaşık gibi (âdetde bid'at) olan şeyleri, yani sonradan ortaya çıkan âdetleri yapmak dalâlet olmaz. Günâh olmaz.)

Bundan anlaşılıyor ki, masada yemek, çatal, kaşık kullanmak, karyolada yatmak ve konferanslarda, mekteplerde ahlâk ve fen derslerinde, radyo, televizyon ve teyp kullanmak ve her çeşit nakil vâsıtalarına binmek, gözlük, hesap makinası gibi fen vâsıtalarından istifade etmek câizdir. Çünkü bunlar, âdette bid'attirler. Sonradan meydana çıkan şeylere (Bid'at) denir. Âdetde olan bid'atleri, yenilikleri haram işlemekte kullanmak haram olur. Namazda, ezanda ve cami'deki vaaz ve hutbede radyo, hoparlör, teyp kullanmak hususunda (Se'âdet-i Ebediyye) ve (İslâm Ahlâkı) kitaplarında geniş bilgi vardır. İbadette bid'at yapmak, ufak değişiklik yapmak, çok büyük günâh olur. Cihad yapmak, hükümetin, ordunun, düşmanlarla harp etmesi ibadettir. Fakat, harpte her türlü fen vâsıtasını kullanmak bid'at olmaz. Aksine, çok sevab olur. Çünkü, harpte her çeşit fen vâsıtalarını kullanmak emir olundu.

İbadetlerde, emir olunan şeyleri yapmağa yardımcı olan yenilikleri yapmak lâzımdır. Yasak edilmiş şeyleri yapmağa yardımcı olan yenilikleri, değişiklikleri yapmak bid'at olur. Meselâ, ezan okumak için minareye çıkmak lâzımdır. Çünkü, yüksekte okumak emir olundu. Fakat, ezanı hoparlör ile okumak bid'attir. Çünkü, âlet ile okumak emir olunmadı. İnsanın okuması emir olundu. Namaz vakitlerini bildirmek ve başka ibadetleri yapmak için, çan çalmak, boru öttürmek gibi, müzik âletleri kullanılması da Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" tarafından yasaklandı.] (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 365)

İslâm âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ", Peygamber efendimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" yaptığı yukarıda bildirilmiş olan şeyleri üçe ayırmışlardır. Birincisi, Müslümanların da yapması lâzım olan şeylerdir. Bunlara (Sünnet) denir. İkincisi, Peygamberimize "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" mahsus olan şeylerdir. Bunları başkalarının yapması câiz değildir. Bunlara (Hasâis) denir. Üçüncüsü, âdete bağlı şeylerdir. Bunları her Müslümanın bulunduğu yerin âdetine uyarak yapması lâzımdır. Âdete uymayarak yapılırsa fitne uyanır. Fitneyi uyandırmak haram olur. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 367)

Sevab kazanmanın kesin yolu

Sevab kazanmanın kesin yolu
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Hayırlı insanlar hayra, şerli insanlar şerre vesile olur. İnsanın çok ibadet etmesi, hayırlı olmak için yetmez. Çünkü bir kötülüğe sebep olduysa, o kötü iş yapıldıkça, hayattayken de öldükten sonra da ona günah yazılır. Bid'at ehlinin durumu böyledir. Bunların hayırlı olması da mümkün değildir. Ama Ehl-i sünnet yolunda dine yapılan hizmet hayırlı olduğu için, buradaki hayır, vesile olan, iştirak eden herkese taksim edilecek ve herkes bundan nasibini alacaktır.

En hayırlı insan elbette Peygamber efendimizdir. Bütün dünyada, asırlardan beri yapılan bütün ibadetlerden hâsıl olan sevabların bir misli, vesile olan insanlara ve bu insanlardan da sonunda Peygamber efendimize gitmektedir. Mesela kazandığımız sevabların bir misli, Müslüman olmamıza sebep olan ana babamıza ve bize dinimizi öğreten hocalarımıza yazılıyor. Onlara yazılan sevabın bir misli de, onların hocalarına, ana babalarına yazılıyor. Bu şekilde devam eden zincir, Hazret-i Ebu Bekir'e kadar uzanır. Onda toplanan sevabların bir misli de, Peygamber efendimize gider. Bu sevablar sebebiyle Resulullah'ın derecesi her an yükselir. Bu yükselme, sonsuza kadar devam eder.

Ehl-i sünnet kitaplarını yaymak

Elimizden geldiği kadar iyiliğe sebep olmaya çalışmalıyız. Kendimiz için yaptığımız ibadetlerin makbul olması kolay değildir. Çünkü şartlarını yerine getirmek, niyeti düzeltmek çok zordur. Ama mesela Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını yayarak, doğru iman ve ibadet bilgilerinin öğrenilmesi için, yapılan hizmetlerin kabul olması ve bundan sevab kazanılması kesindir. Peygamber efendimiz, (Bir din kardeşine iyilik yapmaya sebep olana, kendisi için yaptığı bütün [nafile] ibadetlerin toplamından bir misli daha çok sevab verilir) buyuruyor.

Dünya sıkıntısını gidermek için, bir din kardeşinin yardımına koşmanın sevabı da böyledir. Fakat onun âhiret kazancına, yani dinini doğru öğrenmesine sebep olmakla kazanılan sevab ise, her ikisinin toplamından daha çoktur. O hâlde, bu kısa ömürde, en kârlı olanı istemeli ve başkalarının da ebedî saadete kavuşmalarına vesile olmalıdır.



--
11/21/2020 10:53:00 ÖS tarihinde VEKA MEDYA tarafından Hakiki Dinimiz İslam adresine gönderildi

Bu blogda yeni yayın e-postalarına olan aboneliği iptal edin.

Dinin emri zamanla değişmez

Dinin emri zamanla değişmez
Sual: Dinin emri ayrı, Arap âdetleri ayrı şeydir. Arabistan çok sıcak olduğu için orada yaşayan insanlar, sıcaktan korunmak amacıyla örtünmüşlerdir. Bu İslamiyet öncesi Arapların bir âdetidir, dinle alakası yoktur. Sonra dinin emri olsa bile Kur'andaki bazı hükümler günümüzde artık geçerli değildir. Toplumun şartlarına göre bazı hükümler değiştirilir" iddiasında gerçeklik payı var mıdır? Tesettür dinin emri midir, yoksa Arap âdeti midir?
CEVAP
İddiada zerre kadar gerçeklik payı olmayıp, söylenilenlerin hepsi yanlıştır.

Birincisi, Dünyanın her yerinde sıcaktan rahatsız olanlar açılıyorlar. Arabistan’da ise, kapandıklarını söylemek tuhaf değil mi?

İkincisi, Arap âdeti demek çok yanlış. Çünkü Araplar, İslamiyet’ten önce, Kâbe’yi bile çıplak tavaf ediyorlardı. Yani açıklık ve hayâsızlık meşhur idi. İslamiyet gelince açık gezmeyi yasakladı.

Üçüncüsü, Kur'an-ı kerim ve hadis-i şerif ile bildirilen hükümler zamanla değişmez. Âdete ait olan hükümler zamanla değişebilir. Tesettür emri âdet değil, dinin bir hükmüdür. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Mümin kadınlara söyle: [Yabancı erkeklere bakmaktan]sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, ziynetlerini [Saç ve gerdan gibi ziynet takılan yerleri]göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31]

Bu âyet-i kerimeden kadınların başörtüsünü sadece yakasına örteceği, baş ve vücudunun diğer yerlerini örtmenin gerekmediği anlaşılabilir. Gözünü neden sakınacak, ırzını nasıl koruyacak, ziynetten maksat nedir? Kına, sürme boya mıdır, altın, gümüş gibi ziynetler midir? Bu hususlar açık değildir, hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:

(Ey Nebi, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına [dışarı çıkarken] cilbablarını [dış elbiselerini] giymelerini söyle! Bu, onların tanınıp, eza edilmemelerine daha uygundur.) [Ahzab 59]

Bu tercümeye bakıp, "Kadın, tanınıp eza edilmemesi için dış elbise giyer. Tanınıp eza edilmezse, çıplak gezebilir" diyenler çıkmıştır. Bu âyetleri Resulullah efendimizin nasıl açıkladığına bakmalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: 

(Kadının [yüz ve iki elinden başka] bütün bedeni avrettir.)[Mecmaul-enhür, El-mugni] 

Bu hadis-i şerifte kadının tesettürü açıkça, bildiriliyor. Kur'an-ı kerimin 17 yerinde Resulullaha (De ki, bana tâbi olun) buyuruluyor. Allahü teâlânın Resulüne tâbi olup Onun bildirdiği şekilde tesettüre riayet etmelidir! Hazret-i Esma, ince elbise ile gelince, Resulullah efendimiz baldızına bakmadı. Mübarek yüzünü çevirip buyurdu ki:

(Ya Esma, bir kız, namaz kılacak yaşa gelince, yüz ve elleri hariç, vücudunu erkeklere gösteremez.) [Ebu Davud]

Hazret-i Âişe validemiz de buyurdu ki:

(İlk muhacir kadınlara Allah rahmet etsin! Tesettür âyeti inince, hemen futalarını yırtıp başlarını örttüler.) [Buhari, Nesai]

Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir edip tesettür farzını inkâr etmek küfürdür. Bir kadın açık gezse kâfir olmaz. Fakat kapanmanın lüzumsuz olduğunu söylerse kâfir olur. 

Hasreti çekilen insan olmak için


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:



Müslümanın imanının parlaklığı, işlerindeki hassasiyetle ölçülür. Konuşurken, alışverişte veya başka bir iş yaparken rıza-i ilahi için mi, yoksa insanların takdirini kazanmak, nefsini tatmin etmek veya başkasına gösteriş için mi yapıyor? İmanının parlaklığı, işte o anda belli olur. (Allahü teâlâ, sizin şeklinize, işinize, gücünüze bakmaz, kalbinize yani niyetinize, o anda onu niçin yaptığınıza bakar) hadis-i şerifinden de anlaşıldığı gibi, Allahü teâlâ, (Kulum bunu niçin alıp veriyor? Kulum bu ibadeti, bu hayır hasenatı niçin yapıyor, ilmi niçin öğreniyor?) diye soracaktır.

İşte âhirette bize sorulacak olan bu (Niçin?) sorusuna doğru cevap verebilmek için, her işimizi Allah rızası için yapmalıyız.

O gün her şey, açığa çıkacak, ihlâslı ve ihlâssız olanlar ayrılacaktır. İhlâslı ameller sağ kefeye, ihlâssız olanlar sol kefeye konacak. İhlâssız olan, perişan olup kafasını taştan taşa vuracaktır. Ama boşuna! Artık dünyaya bir daha gelme imkânı yoktur. Evet, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda dinimize yapılan hizmetler çok kıymetlidir, ama yaptığımız hizmetlere de güvenmemeli. Çünkü Peygamber efendimiz,(Allahü teâlâ bu dini fâcirlerle [kötülerle] de kuvvetlendirir) buyuruyor. Bu yüzden, niyetlerimizi düzeltelim. Vaktimizi iyi değerlendirelim. Bu dünyadaki her nefes, sonsuz Cennet saadetini verebildiği gibi, bir an bile dayanılması imkânsız olan Cehennem azabına da sürükleyebilir.

En korkulan kişi, insanlara göre şekillenen, onlara göre tavır alandır. Bu çok çirkindir. Altın, her yerde altındır, kâfirin elinde de, evliyanın elinde de altındır, hiç değişmez. Müslüman da böyledir.

Camide de, sokakta da, dünyanın neresinde olursa olsun her yerde Müslümandır. Hava neyse, su neyse, Müslüman işte odur. Onun yanında olan, hayat bulur, rahat ve huzur bulur. Müslüman, elinden dilinden herkesin emin olduğu, yani kendisini güvende hissettiği, hasreti çekilen insan demektir. Hasreti çekilmeyen insanın, son nefeste imanı tehlikededir.

Terazinin kurulacağı, hayırlı işlerin ve günahlarımızın ölçüleceği gün için sevab hanemizi arttırmaya çalışmalı. Bilelim ki, şahit olarak iki melek, omzumuzda, bütün yaptıklarımızı "kamera"ya alıyor. Dünyadaki pişmanlık iyidir, ama âhiretteki pişmanlığın faydası yoktur. Büyüklerimiz, (Yerin altında çok pişmanlık var) buyuruyorlar. Orada pişman olacaklardan olmamalı.

İslamiyet, ilerlemeyi daima desteklemiştir

Sual: İslamiyetin, milletlerin, toplumların ilerlemesine, kalkınmasına mani olduğunu söyleyenlerin sözlerinde gerçeklik payı var mıdır?
Cevap: 
Resulullah efendimiz; (Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya işlerinize çalışınız!) buyuruyor. İmâm-ı Münâvînin bildirdiği hadis-i şerifte de; (Elhikmetü dâlletül-mü'min) yani (Hikmet, fen bilgileri, müminin kaybettiği malıdır.

Nerede bulursa alsın!) buyuruluyor. İslam dininin, toplumların kalkınmasını desteklediğini, medeniyete ışık tuttuğunu, dost düşman bütün ilim adamları, sözbirliği ile söylemektedir. Mesela, İngiliz lordlarından Lord Davenport; "İlme ve irfana, Müslümanlardan daha derin saygı gösteren bir millet gelmemiştir" demektedir. Amerikan tarihçisi Dr. Kiris Traglor, büyük bir topluluğa yaptığı konuşmasında, Avrupa rönesansının ilham ve gelişme kaynağının İslamiyet olduğunu, Müslümanların, İspanya'ya ve Sicilya'ya gelerek, bugünkü modern teknik ve gelişmenin temellerini attıklarını söylemiş ve fende ilerlemenin, kimyada, tıpta, astronomide, denizcilikte, coğrafyada, kartografya ve matematikte terakki etmekle mümkün olduğunu ve bu bilgileri, Avrupa'ya, Müslümanların getirdiklerini bildirmiştir.

Eğer Müslümanlar, bilgilerini kıymetli tirşe kâğıtlara ve papirüslere yazmasalardı, bugünkü modern basın nasıl meydana gelirdi ve faydalı olabilirdi, demiştir. İlimde, kuru bir etiketten başka nasibi olmayan bir İslam düşmanının yalanları, bu hakikati elbette örtemez. Güneş balçıkla sıvanamaz.

***
Sual: Otobüsle yolculuk yaparken, akşam namazı için otobüsü durduramayan kimse, yatsı ile birlikte akşam namazını kılabilir mi?
Cevap: 
Tek başına otobüsle yolculuk yapan, akşam namazı için otobüsü durduramazsa, akşam namazını, inip yerde vaktinde kılar, sonra başka bir otobüsle yoluna devam eder. Yahut, akşam namazını, Şafii veya Maliki mezhebini taklit ederek, yatsı ile birlikte cem ederek kılması caiz olur. Ancak gusül ve abdestinin, Şafii veya Maliki mezhebine de uygun olması lazımdır.

***
Sual: Bir kimse, abdest alırken ağzına ve burnuna su vermeyi unutsa, bu abdest ile kıldığı namaz kabul olur mu?
Cevap: 
Abdest alırken ağza ve burnuna su vermek, farz değil sünnettir. Abdestin farzları yerine geldiği için kılınan namaz sahih olur.

Küfür ve günahtan sakınmalıdır

Sual: Kadın olsun erkek olsun her Müslümanın, her zaman tevbe etmesi, imanını yenilemesi gerekir mi?

Cevap: Erkek olsun, kadın olsun, her Müslümanın, her sözünde, her işinde, Allahü teâlânın emirlerine, yani farzlara ve yasak ettiklerine, haramlara uyması lâzımdır. Bir farzın yapılmasına, bir haramdan sakınmaya ehemmiyet vermeyenin imanı gider, kâfir olur. Kâfir olarak ölen kimse, kabirde azap çeker, ahirette Cehenneme gider ve Cehennemde sonsuz kalır. Affedilmesine, Cehennemden çıkmasına imkân ve ihtimal yoktur. Kâfir olmak çok kolaydır! Her sözde, her işte kâfir olmak ihtimali çoktur. Küfürden kurtulmak da çok kolaydır. Küfrün sebebi bilinmese dahi, her gün bir kere;

"Ya Rabbi! Bilerek veya bilmeyerek küfre sebep olan bir söz söyledim veya bir iş yaptım ise, nadim oldum, pişman oldum. Beni affet" diyerek tevbe etse, Allahü teâlâya yalvarsa, muhakkak affolur. Cehenneme gitmekten kurtulur. Cehennemde sonsuz yanmamak için, her gün muhakkak tevbe etmelidir. Bu tevbeden daha mühim bir vazife yoktur. Kul hakkı bulunan günahlara tevbe ederken, bu hakları ödemek ve kazaya kalmış namazlar için tevbe ederken, bunları kaza etmek lâzımdır. Berîka, Hadîka ve Mecmâ'ul-enhürde deniyor ki:

"Erkek veya kadın, bir Müslüman, âlimlerin söz birliği ile küfre sebep olacağını bildirdikleri bir sözün veya işin küfre sebep olduğunu bilerek söyler ve yaparsa, imanı gider. Buna Küfr-i inâdî denir. Küfr-i inâdî ile mürted olanların nikâhları bozulur. Tekrar imana gelince, iki şahit yanında Tecdîd-i nikâh yapmaları lâzım olur. Tevbe etmek için yalnız Kelime-i şehadet söylemeleri kâfi değildir. Küfre sebep olan şeyden de tevbe etmeleri lâzımdır.

Eğer, küfre sebep olduğunu bilmeyip söyler, yaparsa veya küfre sebep olacağı, âlimler arasında ihtilaflı olan bir sözü amden söylerse, imanının gideceği ve nikâhının bozulacağı, şüphelidir. İhtiyat olarak, tecdîd-i îmân ve nikâh etmesi iyi olur. Bilmeyerek söylemeye Küfr-i cehlî denir. Çünkü her Müslümanın, bilmesi lâzım olan şeyleri öğrenmesi farzdır. Küfre sebep olan sözü, hata ederek, yanılarak veya tevilli olarak söyleyenin imanı ve nikâhı bozulmaz. Yalnız tevbe ve istiğfar, yani tecdîd-i îmân etmesi ihtiyatlı olur. Tecdîd-i nikâh lâzım olmaz."