BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

Bir kelime ile de iman gidebilir

Sual: Bazı kimseler, insan, namaz kılar, her ibadeti, her iyiliği yaparsa, bir kelime söylemekle imanı gitmez, kafir olmaz diyorlar, bu söyledikleri doğru mudur, gerçekten iman gitmez mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Kâdî zâde Ahmet efendi, Birgivî şerhinde buyuruyor ki:

"Bir kafir, bir kelime-i tevhid söylemekle mümin olduğu gibi, bir mümin de, bir söz söylemekle kafir olur. Erkek veya kadın inadi küfür ile mürted olunca, nikahı fesih olup gider ki, bu talak demek değildir. Bunun için, üçten fazla imanını ve nikahını tazelemeleri, hullesiz caiz olur."

Yalnız birinin nikahı tazelemesi yetişmez. Erkek ile zevcesinin, iki şahit yanında nikâhı tazelemeleri lazımdır. Şafii mezhebinde iddet zamanı içinde tevbe ederse, tecdîd-i nikah lazım olmaz. Hanefi mezhebinde olan, kolaylık olması için, nikahını yenilemeye, zevcesinden, hanımından vekalet almalı, iki şahit yanında;

"Öteden beri nikahım altında bulunan zevcemi, onun tarafından vekil olarak ve tarafımdan asil olarak kendime tezvic ettim" demelidir. Camide cemaatin çok olduğu bir namazın duasından sonra, imam efendi, tecdîd-i iman ve nikah duasını cemaat ile birlikte okursa, cemaat birbirlerine şahit olmuş ve böylece de, nikahları tazelenmiş olur.

***
Sual: İmanı korumak için ne yapmalıdır, bunun için sabah, akşam okunacak bir dua var mıdır?
Cevap: Son nefeste Müslümanın tevbe etmesi sahih olur. Fakat, kafirin imana gelmesi sahih olmaz. İmanı korumak için her Müslüman, sabah ve akşam, şu iman duasını okumalıdır:

(Allahümme innî e'ûzü bike min en-üşrike bike şey-en ve ene a'lemü ve estagfirü-ke li-mâ lâ-a'lemü inneke ente allâmülguyûb.)

Sabah duası gece yarısında okumağa başlanır. Akşam duası zevalden, öğleden itibaren başlar. Mürted olduğunu yani dinden döndüğünü, çıktığını inkar etmek de, tevbe olur.

***
Sual: Kabrin sıkması, Müslümanların iyilerine de azab şeklinde mi yoksa nimet şeklinde mi olur?
Cevap: Kabir sıkması, kafirlere azab, müminlere ise, ikram içindir. Mesela bir anne kaybolan çocuğunu bulsa, sevinçten onu nasıl bağrına bastırırsa, kabir de salihleri böyle sıkar. Peygamber efendimiz:
(Ölü imansız ise, kabir onu öyle sıkar ki, kaburga kemikleri birbirine geçer. Kabirden kalkıncaya kadar azab içinde kalır.) buyurmuşlardır.

***
Sual: İnsanda Allahü teâlânın rızasına kavuşmak arzusunu yok eden, Müslümanın feyz almasına mâni olan en zararlı şey nedir?
Cevap: İmâm-ı Rabbânî "kuddise sirruh" ikiyüzaltmışıncı mektupta diyor ki, (Velinin kalbindeki feyzler, nurlar, güneşin ziyası gibi, her yere yayılmaktadır. Ahkâm-ı İslâmiyyeye uyan ve Onu seven Müslümanların kalplerine akar. Onların bu feyzleri aldıklarından haberleri olmaz. Kalplerinin temizlendiğini anlarlar. Karpuzun güneş karşısında olgunlaştığı gibi, kemâle gelirler. Eshâb-ı kiram "rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în", Resûlullahın "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" sohbetinde, böyle kemâle geldiler. Müslümanın feyz almasına mâni olan en zararlı şey, bid'at sahibi olmasıdır.)

Altmışbirinci mektupta diyor ki, (İnsanda Allahü teâlânın rızasına kavuşmak arzusunu yok eden en zararlı şey, yalancı, cahil tarikatçılardır. Bunların kitapları, sözleri, kalpleri karartır. Bunların tuzaklarına düşen kimse, sahte, cahil doktora giden hastaya benzer.) Hakiki Veliyi, yalancı sahte şeyhten ayıran en açık alâmet, hakiki Velinin vera' ve takva sahibi olmasıdır. (Takvâ), Ehl-i sünnet itikadına uygun olarak iman edip, haramlardan sakınmak demektir. Şüpheli olan şeylerden de sakınmağa (Vera') denir. Ehl-i sünnet âlimleri, vera' ve takva sahipleri idi. Muhammed Ma'sûm "rahmetullahi aleyh" (Mektûbât)ının ikinci cildinin 112. ci mektubundaki hadîs-i şerifte, (Vera' sahibi ile birlikte oturmak ibadettir) buyuruldu.

Böyle İslâm âlimleri küfre sebep olan şeyleri ve haramları ve şüpheli olanları bildiren çok kitap yazdılar. İbni Nüceym-i Mısrînin "rahmetullahi aleyh" (El-kebâir) kitabı meşhurdur. Türkçe tercümesi ile birlikte, 1304 de İstanbul'da bastırılmıştır. Seyyid Abdülhakîm Arvâsînin "rahmetullahi aleyh" (Küfr ve kebâir) risâlesinde, üçyüzüç büyük günah ile yüzonbir küfre sebep olan şey yazılıdır. (Tam İlmihal s. 1053)

Hanımların peruk kullanmaları dinen mahzurlu olur mu?

Sual: Hanımların, insan veya hayvan kıllarından yahut naylondan imal edilmiş perukları kullanmaları dinen mahzurlu olur mu?

Cevap: Kadının, insan saçını, kendi saçı arasına örerek birleştirmeyip de, kendi saçına iplikle, bez şeritle bağlamasının ve hayvan kılları eklemesinin haram olmadığı, İbni Âbidîn, Hadîka ve Fetâvâ-i kübrâda yazılıdır. İnsan ve hayvan kılından, naylon gibi ipliklerden yapılmış olan, peruk denilen takma saçları ve kirpikleri kullanmak caiz olduğu anlaşılıyor ise de, ihtiyaç ile ziyneti birbirine karıştırmamalıdır. İhtiyaç için caiz olan şeyi, süs, gösteriş için takmak caiz değildir. Erkekler arasında başını açmak zarureti olduğu zaman, kadının başını ve kendi saçlarını peruk takarak örtmesi caiz ve lazım olur. Zaruret olunca, avret yerlerini mümkün olan her şeyle örtmek lazımdır. Günahı yalnız saçını vermiş olana ve bakanadır. İnsanın saçını ve herhangi bir organını satması haramdır. Peruk takarak sokağa çıkmak, zaruret olmadan caiz değildir. Çünkü kadınların yabancılara süslenmeleri haramdır.

***

Sual: Namazda rüku ve secdeleri çok yapmanın, namaza bir zararı olur mu?

Cevap: Namazdan olmayan fazla hareketler, namazı bozar. Rüku ve secdeleri çok yapmak, abdest almaya gitmek bozmaz.

***

Sual: Sünnete uygun okunan ezanı beğenmeyenin, alay edenin, imanı gider mi?

Cevap: Sünnete uygun olarak okunan ezan ile alay eden, beğenmeyen, söz ve hareket ile, hakaret edenin imanı gider.

***

Sual: Doğum zamanı yaklaşmış hamile bir kadın vefat ederse, bu kadının karnı yarılıp çocuğu almanın mahzuru olur mu?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Eşbâhda deniyor ki:

"Çocuğun yaşayacağı ümit edildiği zaman, çocuğu anasının karnından çıkarmak için, ölmüş olan anasının karnını yarmak caiz olur. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretleri, bu sebeple, bir kadının karnının yarılmasını emretmiş, kurtarılan çocuk, çok yaşamıştır."

***

Sual: Bir malı satın almak için vekil olan kimse, o malı kendisi için satın alabilir mi?

Cevap: Belli bir malı satın almaya vekil olan kimse, o malı kendisi için satın alamaz. Kendim için aldım dese bile, sahibinin olur. Sahibi yanında iken, kendisi için aldığı mal, vekilin olur.

***

Sual: Namazda, göğsü kıbleden çevirmek, namazı bozar mı?

Cevap: Özürsüz, göğsü kıbleden çevirmek, namazı hemen bozar.

***

Sual: Mutlak su ve mukayyed su ne demektir, temizlikte ve abdest almakta hangi sular kullanılır?

Cevap: (Dürr-ül-muhtâr)da ve bunun açıklaması olan (Redd-ül-muhtâr)da buyuruyor ki:

Küçük abdest [yani namaz abdesti] ve boy abdesti [yani gusül abdesti] almak için, (Mutlak su) kullanılır. Yani mutlak su hem temizdir, hem de temizleyicidir. Mutlak su demek, ismi yanında, başka kelime söylenmeyen, yalnız su denilen sulardır. Yağmur, dere, nehir, kaynak, kuyu, deniz ve kar suları, mutlak sudur. Müstamel su ve pis su ve çiçek suyu, üzüm suyu gibi, cinsi, sıfatı da söylenen sular mutlak su değildir. Bunlar ile abdest ve gusül alınmaz. Bunlara (Mukayyed su) denir. Zemzem suyu ile abdest ve gusül alınır. Mekruh dahi değildir. Güneşte durmuş su ile de câizdir. Fakat tenzihen mekruhtur.

Ağaçtan, ottan, meyveden, asmadan çıkan, damlayan su temizdir. Fakat bunlar ile ve bunları sıkarak çıkarılan sular ile abdest ve gusül câiz değildir. (Tam İlmihal s. 160)

***


Sual: Necaset düşen havuzdaki su temizleyici olarak kullanılabilir mi? Uzun zaman durmakla üç sıfatı değişen su, pis olur mu?

Cevap: Hanefide, küçük havuza, Şafiide ise, kulleteynden az olan suya, az necaset düşerse, üç sıfatı değişmese de, necis olur. İnsan içmez ve temizlikte kullanılmaz. Üç sıfatı değişirse bevl gibi olup hiçbir şeyde kullanılmaz. Kulleteyn, beşyüz rıtldır. Rıtl 130 dirhem, dirhem 3,36 gramdır. Kulleteyn, 220 kilogram olmaktadır.

Uzun zaman durmakla üç sıfatı değişen su, pis olmaz. Kokan suyun sebebi bilinmezse, temiz kabul edilir. Başkasına sorup, araştırmak lâzım değildir. Mutezileye inat olmak için, bazen nehir yanında, havuzdan abdest almalıdır.

Görünen veya görünmeyen necaset, Hanefide akar suya ve büyük havuza, Şafiide kulleteyn miktarı olan suya, Malikide ise herhangi miktardaki suya düşerse, pisliğin üç eserinden biri, yani rengi, kokusu veya tadı belli olmayan her tarafından abdest ve gusül câiz olur. Meselâ leş varsa veya insan veya hayvan bevl yaparsa veya yırtıcı hayvan içerse, aşağı tarafında bir eseri görülmezse câiz olur. Bazı âlimlere göre, câiz olması için, necasete değen suyun, değmeyen sudan az olması lâzımdır. Suyun devamlı akması şart değildir. Necis yere su dökülerek, bir metre kadar akar, üç sıfatı giderse, temiz olur. Birinde temiz, ötekinde pis su bulunan iki kap, bir metre kadar yüksekten dökülünce, havada karışırlarsa, yere düşen su, temiz olur. Saman çöpünü sürükleyen suya, akıcı su denir. Eni on zrâ' [4,8 metre], boyu da on zrâ' olan kare şeklindeki havuza (büyük havuz) denir ki, sathı [alanı] yüz zrâ' kare, yani yirmiüç metre karedir. Muhiti [çevresi] onyedi metre olan dairenin sathı da 23 metrekaredir. Derinliğin az olması zarar vermez. (Tam İlmihal s. 161)

***

Sual: Küçük havuz ve hamam kurnasından abdest alınır mı?

Cevap: Bir kimse, bir çukurdan bir yol açarak, çukurdaki su, bu yolda akarken, bundan abdest alsa, müstamel suyu bir yerde toplansa, buradan da yol açıp akıtılsa, akan su ile başkası abdest alsa ve su yine bir yerde toplansa, yine yol açılsa, böylece hepsinin abdesti kabul olur. Necaset eseri görülünceye kadar, akan su temiz olur. Bu misalde, müstamel su, necis kabul edilmiştir. İçine devamlı su akan ve devamlı taşan [veya içinden devamlı su alıp, iki alış arası, su hareketsiz kalacak kadar uzamayan] küçük havuz ve hamam kurnası, akar su demektir. Bunların her tarafından abdest alınır. Müstamel suyun üstten taşması lâzımdır. Dipteki delikten akarsa, akar su gibi olmaz. Havuzun çok küçük olup, müstamel suyun hepsinin akıp gidebilmesi şart değildir. Havuzun yüzü, buz tutmuş ise, buzu delince su buza değmiyor ise, havuzdaki suyun yüzüdür. Eğer değiyor ise, delikteki suyun yüzü demektir. Necis suya, temiz su gelip, karşı taraftan taşarsa, eseri kalmayan tarafları temiz olur. İçindeki kadar su taşınca, hepsi temiz olur. Taşan su, necaset eseri görülmedikçe temizdir. Leğen, kova gibi kaplar da böyledir. Meselâ necis kova, doldurulur ve taşarsa necasetin üç eserinden biri görülmeyince su da, kova da temiz olur. (Tam İlmihal s. 161)

İnanan ve itaat edene niçin azap edilsin?

Sual: İman edip emirleri yapıp, yasaklardan sakınanlara, ahirette azap olacak mıdır?

Cevap: İyilik yapana teşekkür edileceğini, herkes bilir. Bu, insanlık icabıdır. İyilik edenlere hürmet edilir, nimet sahipleri, büyük bilinir. Bunun için, her nimetin hakiki sahibi olan Allahü teâlâya şükretmek, insanlık icabıdır. Nisâ sûresinin 147. âyetinde mealen;

(Allahın nimetlerine şükreder ve iman ederseniz, Allah size niçin azap etsin?) buyurulmaktadır.

Allahü teâlâ, kerim, rahim olduğu gibi, azabı da şiddetlidir. Bu dünyada, çoklarını fakirlik ve sıkıntılar içinde yaşattığı görülmektedir. Nice kullarını, hiç çekinmeden azaplar içinde yaşatıyor. Çok kerim ve rezzâk olduğu halde, çiftçilik sıkıntıları çekilmezse, bir lokma ekmek vermiyor. Herkesi yaşatan O olduğu halde, yemeyen, içmeyen insanı yaşatmıyor, ilaç kullanmayan hastaya şifa vermiyor. Yaşamak, hasta olmamak ve mal sahibi olabilmek gibi, dünya nimetlerinin hepsi için sebepler yaratmış, sebebine yapışmayanlara hiç acımayıp, dünya nimetlerinden mahrum bırakmıştır. Ahiret nimetlerine kavuşmak da böyledir. İnkar etmeyi, kalbi ve ruhu öldüren zehir yapmıştır. Tembellik de, ruhu hasta yapar. Bunlara ilaç yapılmazsa, ruh hastalanır, ölür. İnkarın ve cahilliğin biricik ilacı ise, ilimdir. Tembelliğin ilacı da, her ibadeti yapmaktır. Bir kimse, dünyada zehir içer ve Allah rahimdir, zehrin zararından beni korur derse, hastalanır, ölür. Şeker hastası da, tatlı ve hamur işi yerse, hastalığı artar. Mâ'ûn sûresinde mealen;

(Ey Resûlüm, kıyamet gününü inkar eden, yetimi sertlik ve sitemle defedip hakkını gasbeden, fakiri doyurmayan ve başkalarını da fakire iyilik yapmaya teşvik etmeyen o kimseyi gördün mü? Namazlarını gaflet ile kılanlara ve riya, gösteriş yapanlara ve zekatı vermeyenlere şiddetli azap vardır) buyurulmaktadır.

Allahü teâlânın bildirdiklerine iman edenler, emirleri yapıp, yasak ettiklerinden sakınanlar, dünyada da, ahirette de, rahat edecekler, inkar ve isyan edenler ise, azap göreceklerdir. Nahl sûresinin 33. âyetinde mealen buyuruluyor ki:

(Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, haksızlık etmez. Onlar, kendilerini azaba, acılara sürükleyen bozuk düşünceleri, çirkin işleri ile kendilerine zulüm ve işkence ediyorlar.)

***

Sual: Âyet-i kerimede "Zekâtını veren, elbette kurtulacaktır" buyruluyor. Burada bahsedilen kurtulmaktan maksat nedir?

Cevap: Malın hakiki sahibi, Allahü teâlâdır. Zenginler, Onun vekilleri, memurları, fakirler de, ailesi, akrabası demektir. Vekillerin, Allahü teâlânın borcunu fakirlere vermesi lâzımdır. Zerre kadar iyilik eden iyiliğini bulacaktır. Hadîs-i şerifte, (Allahü teâlâ, iyilik edenlere, karşılığını elbette verecektir) buyuruldu. Haşr sûresi, dokuzuncu âyet-i kerimede, (Zekâtını veren, elbette kurtulacaktır) müjdelendi. Âl-i İmrân sûresinde, yüzsekseninci âyet-i kerimede mealen, (Allahü teâlânın ihsan ettiği malın zekâtını vermeyenler, iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını sanıyor. Hâlbuki, kendilerine kötülük yapmış oluyorlar. O malları, Cehennemde azap aleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp, baştan ayağa kadar onları sokacaktır) buyurulmuştur. (Elbasît) ve (Vasît) tefsirlerinde böyle yazılıdır. Kıyamete ve Cehennem azabına inanan zenginlerin, mallarının zekâtını, tarla mahsullerinin, meyvelerin uşrunu vererek, bu azaplardan kurtulmaları lâzımdır. Hadîs-i şerifte, (Zekât vererek, malınızı zarardan koruyunuz!) buyuruyor. (Tefsîr-i Mugnî) sahibi "rahmetullahi teâlâ aleyh" diyor ki: (Kur'ân-ı kerimde üç şey, üç şeyle beraber bildirildi. Bunlardan biri yapılmazsa, ikincisi kabul olmaz. Peygambere "sallallahü aleyhi ve sellem" itaat edilmedikçe, Allahü teâlâya itaat edilmiş olmaz. Anaya, babaya şükür edilmedikçe, Allahü teâlâya şükür edilmiş olmaz. Malın zekâtı verilmedikçe, namazlar kabul olmaz). (Tam İlmihâl s. 311)

***

Sual: Fakire, nisap miktarı veya daha fazla zekât verilebilir mi? Yiyeceği olmayan, çalışacak durumda olan yiyecek veya parasını isteyebilir mi?

Cevap: Fakirin, hiç olmazsa, bir günlük ihtiyacını karşılayacak kadar vermek müstehabdır. Borcu olmayan ve çoluk çocuğu bulunmayan fakire, nisap miktarı veya malını nisap miktarına tamamlayacak kadar zekât vermek mekruhtur. Çoluk çocuğu olan fakire, bunların her birine bölünce, nisap miktarı düşmeyecek kadar, çok zekât vermek caizdir. Zekâtı, borcu olana vermek, fakire vermekten daha iyi olduğu (Bezzâziyye) fetvasında yazılıdır. Malını israf edene, haramda kullanana zekât vermek lâyık olmadığı (Dürr-i Yektâ)da yazılıdır. Alacaklarını ve malını eline geçiremeyen, elindeki bononun ödeme zamanı gelmeyen zengin kimse, faizsiz ödünç veren bulamazsa, ihtiyacı kadar, zekât alabilir. Malına kavuştuğu zaman, almış olduğu zekâtı, fakirlere dağıtmaz. Hâlbuki fakir, ihtiyacından fazla, nisaptan az zekât alabilir. Altın ile gümüşün ve ticaret eşyasının zekâtının fakire veya fakirin vekiline teslim edilmesi lâzımdır. Başka yerlere, kurumlara verilen zekât, Müslüman fakirin eline geçmezse, zekât ödenmiş olmaz.

Bir günlük yiyeceği bulunan kimsenin ve hiç yiyeceği yok ise de, sağlam, çalışacak, ticaret edecek hâlde olan kimsenin, yiyecek, içecek veya bunları almak için para istemesi, dilenmesi haramdır. Bunun varlığını bilerek, istediğini vermek de haramdır. İstemeden verilmesi ve verileni alması caizdir. Bu kimsenin yiyecek, içecekten başka ihtiyaçlarını meselâ, elbise, ev eşyası, kira paraları istemesi caiz olur. Aç veya hasta olanın, oturacak evi olsa da, yiyecek istemesi caizdir. Bir günlük yiyeceği olan, olmasa da, çalışabilecek hâlde olan kimse, ilim öğrenmekle [veya öğretmekle] meşgul ise, yiyecek istemesi, yine caiz olur. Parasını harama sarf edene ve israf edene sadaka verilmez. (Tam İlmihâl s. 308)

Camiye sağ ayak ile girilir

Sual: Camiye girerken, çıkarken, elbise, ayakkabı giyerken, çıkarırken, sağdan veya soldan başlanması diye bir hüküm var mıdır?

Cevap: Camiye sağ ayak ile girilir ve camiden çıkarken, önce sol ayak ile çıkılır. Uyûn-ül-besâirde deniyor ki:

"Camiye girerken, girmeden evvel, önce sol, sonra sağ ayakkabı çıkarılır. Bundan sonra, önce sağ ayakla camiye girilir. Önce sol ayakla çıktıktan sonra veya çıkmadan evvel, önce sağ ayakkabı giyilir." Hadîkada deniyor ki:

"İmâm-ı Nevevî Müslim şerhinde buyuruyor ki; mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlamak müstehabdır. Ayakkabı, don, gömlek giyerken, baş tıraş ederken ve tararken, bıyık kırkarken, misvak kullanırken, tırnak keserken, el, ayak yıkarken, mescide, Müslümanın evine ve odasına girerken, heladan çıkarken, sadaka verirken, yemek yerken, su içerken sağdan başlanır. Bunların zıddı olanları yaparken, mesela ayakkabı, çorap, elbise çıkarırken, camiden ve Müslümanın evinden, odasından çıkarken, helaya girerken, sümkürürken, taharetlenirken soldan başlamak müstehabdır. Bunları tersine yapmak, tenzihi mekruh olur. Çünkü heyette, şekilde olan sünneti terk etmek olur."

***
Sual: Namazda iken, başka mezhepte abdesti veya namazı bozan bir şey yaptığını hatırlayan kimse, bu namazı bozabilir mi?

Cevap: Vaktin veya cemaatin kaçmasından korku olmadığı zaman, başka mezhepte namazı, abdesti bozan bir şeyden kurtulmak için namazı bozup, abdest alıp yeniden kılınabilir. Mesela, dirhemden az necaseti temizlemek için ve eli yabancı kadına dokunmuş olduğunu hatırlayınca, abdest almak için, namazı bozmak caiz olur.

***
Sual: Namaz kılarken, ana, baba çağırsa, bu namaz bozulabilir mi?

Cevap: Her namazı bozmanın farz, lazım olmasının iki sebebi vardır:

1- İmdat diye bağıran bir kimseyi kurtarmak, kuyuya düşecek âmâyı, yanacak, boğulacak kimseyi kurtarmak, yangını söndürmek için, namazı bozmak lazımdır.

2- Ana, baba, dede, nine çağırınca, farz namazı bozmak vacip olmaz, caiz olur ise de, ihtiyaç yok ise, bozmamalıdır. Kılınan namaz nafile ise ki buna sünnetler de dâhildir, bozulur. Bunlar, imdat isterse, farzları da bozmak lazım olur. Namaz kıldığını bilerek çağırıyorlarsa, nafileyi de bozmayabilir, bilmeyerek çağırdılarsa, bozması lazımdır.

***
Sual: Kur'ân-ı kerimde geçen, Müslümanların vasıflarından bazıları nelerdir?

Cevap: Rûm sûresinin 31. ci ve 32. ci âyetlerinde mealen, (Dinde ayrı ayrı fırkalara ayrılıp, her fırka, kendisini doğru yolda sanarak sevindiği [ve diğer fırkalara düşman olduğu] kimselerden ve müşriklerden olmayınız!) buyurulmuştur.

Şûrâ sûresi 13. cü âyetinde mealen, (Dine bağlı kalın! Tevhid ve imanda ayrılığa düşmeyin!) buyurulmuştur.

Câsiye sûresinin 18-19.cu âyetlerinde mealen, ([Şehvetlerine uyan] cahillere tâbi olma! Onlar, seni Allahın azabından kurtaramazlar. Zalimler İslâma olan düşmanlıklarında birbirinin dostudur. Allahtan korkanların dostu ise Allahtır) buyurulmuştur.

Feth sûresinin 29. cu âyetinde mealen, (Allah, inanıp emirlerini yapanlara, mağfiret ve büyük ecir vaat etmiştir) buyurulmuştur.

Hucurât sûresinin 9. cu âyetinde mealen, (Eğer müminlerden iki fırka birbiri ile harp ederse, aralarını düzeltiniz) buyurulmuştur.

Şûrâ sûresi 40. cı âyetinde mealen, (Kötülüğün karşılığı, yine aynı şekilde kötülüktür. Ama, kim affeder ve barışırsa, Allah ona büyük mükâfat verir) buyurulmuştur.

Hucurât sûresi 6. cı âyetinde mealen, (Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, [Araştırmadan karar vermeyin!] Yoksa bilmeden bir millete [veya kimseye] fenalık edersiniz ve sonra ettiğinize nadim olursunuz) buyurulmuştur.

Hucurât sûresinin 10. cu âyetinde mealen, (Ey Müslümanlar, siz birbirinizin din kardeşisiniz. İki kardeşinizi barıştırın. Allahtan korkarsanız, size merhamet eder) buyurulmuştur.

Hadîd sûresinin 23. cü âyetinde mealen, (Allahın size verdiği nimetlerle şımarmayınız! Gayb ettiğiniz maldan ötürü üzülmeyiniz! Allah, kendini beğenen kibirli kimseleri sevmez) buyurulmuştur.

İsrâ sûresinin 35. ci âyetinde mealen, (Bir şeyi ölçerken, tartarken ölçüyü tam tut!) buyurulmuştur.

Rahmân sûresi 9. cu âyetinde mealen, (Tartmayı doğru yapın! Tartıyı eksik tutmayın!) buyurulmuştur.

Mutaffifîn sûresinin 1-5. ci âyetlerinde mealen, (İnsanlardan kendileri bir şey alırken tam alan, fakat onlara kendileri bir şey ölçüp tartarken verdiklerinde eksik tutan kimselerin vay hâline! Onlar, büyük bir gün için tekrar dirileceklerini zan etmiyorlar mı?) buyurulmuştur. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 461)

İnsan, başına gelecekleri düşünmeli

Sual: Çoğu insan, hiç ölmeyecekmiş, hiç hesaba çekilmeyecekmiş gibi hareket etmektedir. Halbuki bir insanın her şeyden önce sonunu düşünmesi, ona göre hazırlık yapması gerekmez mi?
Cevap: Dünya hayatı çok kısadır ve her günü de geçip hayal olmaktadır. Her insanın sonu ölümdür. Bundan sonrası da, ya daimî azap veya ebedi nimetlerdir. Bunların vakitleri, herkese süratle yaklaşmaktadır.

Bunun için insan, kendine merhamet etmeli, gaflet uykusundan uyanmalıdır. Batılın batıl olduğunu görerek, ondan kurtulmaya çalışmalı, hakkın da hak olduğunu görerek, ona tabi olmalı, sarılmalıdır. İnsanın vereceği karar, çok mühimdir ve vakit ise, çok azdır. Her insan, muhakkak ölecektir ve insan öldüğü vakti düşünmeli, başına geleceklere hazırlanmalıdır.

Hiç kimse, Hakka tabi olmadıkça, ebedi azaptan kurtulamaz. Ölüm anındaki son pişmanlık, insana fayda vermez ve son nefeste Hakkı tasdik etmek, kabul olmaz. Sadece Müslümanın günahlarına tövbe etmesi, kabul olur. O gün, Allahü teâlâ, insana;

"Kulum! Sana akıl nurunu vermiştim. Bununla, beni anlamanı, bana ve Peygamberim Muhammed aleyhisselama, Onun getirdiği İslâm dinine iman etmeni emretmiştim. Bu Peygamberin geleceğini, Tevrat'ta ve İncil'de haber vermiştim. İsmini ve dinini her memlekete yaydım. İşitmedim diyemezsin. Gece gündüz, dünya kazancı için, dünya zevkleri için çalıştın. Ahirette başına gelecekleri hiç düşünmedin. Gaflet içinde iken, mevtin, ölümün pençesine düştün" derse, acaba o insan buna nasıl cevap verecektir?

Bunun için her insan, başına gelecekleri düşünmeli, ömrünü tüketmeden, aklını başına toplamalıdır. İnsanın etrafında gördüğü, konuştuğu, sevdiği, korktuğu kimselerin hepsi, birer birer ölmektedir. Her biri birer hayal gibi, gelip gitmektedirler. İnsan iyi düşünmeli, tercihini ona göre yapmalıdır. Ebedi olarak ateşte yanmak, çok büyük azaptır! Sonsuz nimetler içinde yaşamak ise, çok büyük bir nimettir. Bunlardan birini seçmek, hayatta iken, insanın elindedir. Herkesin sonu, bu ikisinden biri olacaktır. Bundan kurtulmak imkânsızdır. Bunu düşünmemek, çare aramamak, tedbir almamak, büyük cahillik ve cinnettir. Hadîs-i şerifte buyuruldu ki:

(Arzusu ahiret olup, ahiret için çalışana, Allahü teâlâ dünyayı hizmetçi yapar.)

***
Sual: (Herkes Kur'ân ve hadîs okumalı, dinini bunlardan kendi anlamalı, mezhep kitaplarını okumamalıdır) diyenler var. Böyle yapmak, bunlara uymak doğru mudur?
Cevap: Kalbin, ruhun hastalığı, herkeste başkadır ve herkesin (İdiosynkrasie=Überempfindlichkeit gegen bestimmte Reize) denilen hassasiyeti, istidadı ayrıdır. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" yalnız kalbin hastalıklarını ve tedavisini bildirmekle kalmamış, fertlere, ailelere, cemiyetlere, harplere, miras hesaplarına, yani her çeşit dünya ve ahiret işlerine ait yüzbinlerle bilgiyi söylemiştir. Kendi hastalığını ve kalbinin ilâcını bilmeyen bizim gibi cahillerin, bu hadîs-i şeriflerden kendine uygun olanları seçip alması imkânsız gibidir. İkinci cild, 54. cü mektupta diyor ki, (Şimdi hadisler unutuldu. Bid'atler yayıldı. Doğru ve eğri kitaplar birbirine karıştı.) Evliya, kalp, ruh mütehassısları olup, herkesin bünyesine ve hastalığına ve zamanının zulmetine ve fesadına uygun ruh ilaçlarını, hadîs-i şeriflerden seçerek söylemişler ve yazmışlardır.

Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", dünya eczahanesine yüzbinlerce ilaç hazırlayan baş tabip olup, Evliya da, bu hazır ilaçları, hastaların dertlerine göre dağıtan, emrindeki yardımcı tabipler gibidir. Hastalığımızı bilemediğimiz, ilaçları tanımadığımız için, yüzbinlerce hadîs içinden, kendimize ilaç aramağa kalkarsak, (Allergie) aks-i tesir hâsıl olarak, cahilliğimizin cezasını çeker, fayda yerine zarar görürüz. İşte bunun için, hadîs-i şerifte, (Kur'ân-ı kerimi kendi anladığına göre tefsir eden kâfir olur) buyuruldu. Mezhepsizler, bu inceliği anlayamadıkları için, (Herkes Kur'ân ve hadîs okumalı, dinini bunlardan kendi anlamalı, mezhep kitaplarını okumamalıdır) diyerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarının okunmasını yasak ediyorlar. Bütün Müslümanları felâkete sürüklüyorlar. Fârisî (Redd-i vehhâbî) kitabı, mezhepsizlerin bu iftiralarına, çok güzel cevap vermektedir. İmâm-ı Rabbânî de, ikinci cildin, 97. ci mektubunda, cevap vermektedir.

Veli demek, Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmuş olan, Ehl-i sünnet âlimi demektir. (Ehl-i sünnet) demek, Kur'ân-ı kerimin ve hadîs-i şeriflerin gösterdiği yol demektir. Ehl-i sünnet âlimleri, bu yolu Eshâb-ı kiramdan öğrendiler. Kendi anladıklarına değil, Eshâb-ı kiramdan işittiklerine sarıldılar. Ehl-i sünnetten ayrılmak, Kur'ân-ı kerimin ve hadîs-i şeriflerin doğru yolundan ayrılmak olur. Ehl-i sünnetten ayrılanlar arasında, Kur'ân-ı kerimdeki ve mütevâtir olan hadîs-i şeriflerdeki açıkça anlaşılamayan delilleri yanlış tevil edenler, kâfir olmazlar ise de, bid'at sahibi oluyorlar. Bu delillerden çıkardıkları yanlış ve bozuk bilgilere, (Kur'ân yolu), (Eshâb yolu) diyerek, ahmakları, cahilleri aldatıyorlar. (Tam İlmihal s. 1054)

***
Sual: Dinde zaruri olarak bilinen şeyleri inkâr edenlere Müslüman diyenler, hatta İslâm âlimi, dinde söz sahibi olduklarını söyleyenler, din büyükleri için söylenmiş olan kelimelerle bunları övenler, isimlerini söyleyerek, bunlar "zamanımızın bir taneleridir. Kitapları, gençler için bulunmaz nimettir. Yazıları, kemâl sahibi olduklarına şahittir. Dinimizin direğidirler. İslâm dininin bekçisidirler", diyenler için ne diyeceğiz? Böyle övenler, onların kitaplarını basanlar, yazanlar ve din büyüklerinin kitaplarıdır diye reklâmlarını yapanlar için ne denir?
Cevap: Hindistan'ın büyük âlimlerinden Ahmed Rızâ hân Berilevî "rahmetullahi teâlâ aleyh", (Fetâvel-Haremeyn) ismindeki fetva kitabında buyuruyor ki:

Dinde zaruri olan şeylerden birine inanmayan kâfir olur. Bunun kâfir olduğunda ve Cehennemde sonsuz azab çekeceğinde şüphe eden de kâfir olur. Bunun kâfir olacağı, (Bezzâziyye) ve (Dürr-ül-muhtâr) ve Kâdı İyâdın (Şifâ) ve İmâm-ı Nevevînin (Ravda) ve İbn-i Hacer-i Mekkînin (el-A'lâm) kitaplarında açıkça bildirilmiştir "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în". Bir Hristiyan'ı, bir Yahudi'yi ve din-i İslâmdan ayrılanlardan birini kâfir kabul etmeyen kimsenin kâfir olacağında şüphe eden kimsenin de kâfir olacağını, İslâm âlimleri söz birliği ile bildirdiler. Bu söz birliği adı geçen kitaplarda yazılıdır.

Kâfir olmasında şüphe eden de kâfir olunca, onu Müslüman bilenin nasıl olacağını ve hele, onu İslâm âlimlerini öven kelimelerle methedenin nasıl olacağını düşünmelidir. Bu sözümüzden, böyle kimseleri İslâm âlimi sananların ve bunların küfür saçan sözlerini, yazılarını övenlerin, yayanların, kâfir olacaklarını iyi anlamalıdır. Övmek, yaymağa çalışmak ve reklâmını yapmak, razı olmağı, beğenmeği gösterir. Küfre rıza, küfür olur. Küfre rıza demek, kâfirin küfür üzere kalmasını istemek değildir. Onun küfrünü beğenmek demektir. (Fâideli Bilgiler s. 421)

Hadîs-i şerifte, (Kişi, sevdiği ile beraberdir) buyuruldu. İmâm-ı Ali'nin ve başkalarının bildirdikleri hadîs-i şerifte, (Yemin ederim ki, Allahü teâlâ, insanı sevdikleri ile beraber haşr edecektir) buyuruldu. Taberânînin bildirdiği hadîs-i şerifte, (Allahü teâlâ, insanı sevdiklerinin arasında haşr edecektir) buyuruldu. Ebû Dâvüdün ve Tirmüzînin, Ebû Hüreyreden bildirdikleri hadîs-i şerifte, (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir. Herkes, kiminle arkadaşlık ettiğine baksın!) buyuruldu. (Fâideli Bilgiler s. 429)

İbadetleri, farklı mezheplere göre yapmak

Sual: Bir kimse, ibadetlerden bazısını bir mezhebe göre, başka işleri diğer bir mezhebe, daha başkalarını üçüncü bir mezhebe ve başka işleri de, dördüncü mezhebe uyarak yapsa, böylece dört mezhebe de uymuş olur mu?

Cevap: Böyle yapmak, dini oyuncak yapmak olur. Helal ve haram ortadan kalkar. Bu ise, memnudur, haramdır. Müslimdeki hadis-i şerifte;

(Münafık, iki koç arasında dolaşan koyun gibidir. Bir ona gider. Bir ötekine gider) buyuruldu. Buharideki hadis-i şerifte de;

(İnsanların kötüsü, ikiyüzlü olanlardır. Bazılarına bir yüz ile, başkalarına, başka yüz ile görünür) buyuruldu. Bunlar, Tevbe sûresinin 38. âyetinde bildirilen kimselerdir. Bu âyet-i kerimede mealen;

(Nesî, küfürde ziyade olmaktır. Kâfirler bununla aldatılır. Bir ayı helal sayarlar. Başka sene ise, bu ayı haram sayarlar) buyuruldu. Yani bir şeye, bir yıl helal derler. Başka zamanda haram derler. Hadîkada, Hüsn-üt-tenebbüh fit-teşebbüh kitabından alarak deniyor ki:

"Bir kimsenin nefsi, kolaylıkları yapmak istemezse, bunun azimetleri bırakıp, ruhsatla amel etmesi efdal olur. Fakat ruhsatla amel etmek, ruhsatları araştırmaya yol açmamalıdır. Çünkü nefse, şeytana uyarak, mezheplerin kolay yerlerini araştırıp toplamak, yani Telfîk etmek haramdır.

Bir ibadeti yaparken, haraç, sıkıntı yok iken, iki mezhebi karıştırmak Telfîk olur. Müleffikın ibadeti sahih olmaz, bâtıl olur."

***
Sual: Bir kimse, namazda iken, abdestim var mı, elbiseme necaset bulaşmış mı diye şüphe ederse, nasıl hareket etmelidir?

Cevap: İftitah tekbirini söyledim mi, abdestim var mı, elbisem temiz mi, başımı mesh ettim mi diye şüphe eden bir kimse, ilk olarak şüphe etmiş ise, namazını bozup tekrar kılar. Abdest almaz, elbisesini yıkamaz. Eğer her zaman böyle şüphe ediyorsa, namazını bozmaz, tamamlar.

***
Sual: Evli bir kadın, çocuklarının dinini öğrenmesine mâni olursa, bu kadının kocası, çocukların babası, sorumluluktan kurtulur mu?

Cevap: Ananın, babanın, din bilgilerini öğretmek, Kur'ân-ı kerimi okutmak ve terbiye etmek için çocuklarını zorlaması lazımdır. Kadın çocuğunun okumasına, ahlakına ehemmiyet vermezse, kötü yetiştirirse, erkeğin; "Ben razı değilim, günahı senin olsun!" demesi, kendisini kurtarmaz. Kötülüğe mâni olması lazımdır.

***
Sual: İslâmiyette felsefe var mıdır? İslâm ilimleri ile felsefe mukayese edilebilir mi? Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin birçok sözlerinin, Ehl-i sünnete uymaması, ictihaddaki hatalar gibi kabul edilip kusur sayılmaz mı?

Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının birinci cildi 266. mektupta buyuruyor ki: Aklı olmayan delidir. Aklını kullanmayan sefihtir. Akla uygun iş yapmamak sefâhettir. Aklı az olan da ahmaktır. Yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip, aklın ermediği şeylerde yanılan kimse, eski kafalı felsefecidir. Aklın erdiği şeylerde, ona güvenen, aklın ermediği, yanıldığı yerlerde, Kur'ân-ı kerimin ışığı altında akla doğruyu gösteren yüksek insanlar da, İslâm âlimleridir. O hâlde İslâmiyette felsefe yoktur, İslâm felsefesi, İslâm felesofu yoktur. Felsefenin üstünde olan İslâm ilimleri ve felsefecilerin üstünde olan İslâm âlimleri vardır.

Muhyiddîn-i Arabînin "kuddise sirruh" kitaplarından da Allahü teâlânın, tabiat kuvvetleri gibi, her şeyi iradesiz yaptığı manası anlaşılıyor. Allahü teâlânın kudretini anlatırken, eski Yunan felsefecilerine uyduğu seziliyor. (İsterse yapmaz) demiyor da, (Yapması lâzımdır) diyor. Büyüklerimizin beğendiği, büyük bildiği Muhyiddîn-i Arabînin birçok sözlerinin, Ehl-i sünnetin doğru sözlerine uymaması, yanlış olması, ne kadar şaşılacak şeydir. Hataları, keşfinde, kalbe doğan bilgilerde olduğu için, belki kabahat sayılmaz. İctihaddaki hatalar gibi bir şey söylenemez. Onun büyük olduğunu ve hatalarının kusur sayılamayacağını, yalnız bu fakir söylüyorum. Onu büyük bilir ve severim. Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerine uymayan yazılarını yanlış ve zararlı bilirim. Sôfiyyûndan bir kısmı, onu beğenmiyor ve çirkin şeyler söylüyor. Bütün ilimlerini yanlış ve bozuk biliyorlar. Bir kısmı da ona uyarak, bütün ilimlerini, yazılarını olduğu gibi alıyor. Hepsini doğru biliyor ve doğruluklarını ispat etmeğe kalkışıyor. Bu iki kısım da yanılıyor, adaletten ayrılıyor. Bir kısmı haddi aşıyor. Birisi de, büsbütün mahrum kalıyor. Evliyanın büyüklerinden olan Muhyiddîn-i Arabî "kuddise sirruh" keşiflerindeki hatasından dolayı, büsbütün red olunabilir mi? Fakat, Ehl-i sünnetin doğru sözlerine uymayan, hatalı bilgilerine uyulur mu ve her şeyi de kabul olunur mu? Burada doğru yol, cenâb-ı Hakkın bize ihsan ettiği, iki tarafa sapmayan orta yoldur. [İmâm-ı Süyûtî hazretleri (Tenbîh-ul-gabî) kitabında Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin büyüklüğünü vesikalarla ispat etmektedir. Ebüssü'ûd efendi fetvalarında da ona dil uzatılamayacağı yazılıdır "rahmetullahi teâlâ aleyhim."] Vahdet-i vücûd bilgisinde, sôfiyyenin çoğunun, Muhyiddîn-i Arabî ile beraber olduğu meydandadır. Kendisi burada da, hususî bir yol tutmuş ise de, sözün esasında ortaktırlar. Bu bilgileri de görünüşte, Ehl-i sünnet itikadına uymuyor ise de, uydurulması kolaydır ve ikisini birleştirmek mümkündür. Bu fakir, cenâb-ı Hakkın yardımı ile, üstadımın (Rübâiyyât)ını açıklarken, bu bilgileri, Ehl-i sünnetin itikadı ile birleştirdim. Aradaki farkın, yalnız sözde ve kelimelerde olduğunu göstererek, her iki tarafın şüphe ettikleri yerleri öyle bir aydınlattım ki, okuyanların hiç şüphesi kalmaz. Görünce anlaşılır. (Mektûbât Tercemesi s. 359)

Babanın, çocuklarına dinini öğretmesi

Sual: Bir babanın, çocuklarının nafakasını temin edeceği gibi, onlara dinlerini de öğretmesi, vazifesi midir?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Hadîkada deniyor ki:

"Çocuğunu ve nafaka vermesi lazım olan akrabasını aç bırakarak ve İslâm terbiyesinden mahrum ederek zayi etmek günahtır. Analardan, baba ve dedelerden ve çocuklardan, torunlardan başka olan yakınlara, Akraba denir. Zengin kimsenin fakir ve çalışamayacak hâlde olan akrabasına nafaka vermesi vaciptir. Çalışabilen erkek büyük akrabaya, fakir olsalar da, nafaka verilmez. Fakir olan yetim çocukların ve dul kadınların nafakaları, sağlam olsalar da, zengin akrabasına vacip olur. Küçük çocukların anneleri ve amcaları bulunsa, yahut anneleri ve ağabeyleri olsa, zengin iseler, çocukların nafakalarını, miras oranında, ortaklaşa verirler. Babanın, çocuklarına ilim, edeb ve sanat öğretmesi farzdır. Önce, Kur'ân-ı kerim okumasını öğretmelidir. Sonra imanın ve İslâmın şartlarını öğretmelidir."

Çocuk Kur'ân-ı kerim okumasını ve din bilgisini öğrenmeden mektebe gönderilirse, artık bunları öğrenecek vakit bulamaz. Din düşmanlarının tuzaklarına düşerek, onların yalanlarına, iftiralarına aldanır. Dinsiz ve İslâm ahlakından mahrum olarak yetişir. Dünyada ve ahirette felaketlere sürüklenir. Cemiyete ve millete zararlı olur. Kendine ve başkalarına yapacağı kötülüklerin günahları, anasına babasına da yazılır. Çocuğunu, din bilgilerini öğretmeden önce, kâfirlerin, Hristiyanların mekteplerine göndermenin büyük zararları, İrşâd-ül-hiyâra fî-tahzîr-il-müslimîn min medârisin-Nasârâ kitabında uzun yazılıdır.

***

Sual: Namazda pantolon paçalarını çekmenin mahzuru olur mu?

Cevap: Namazda secdeye giderken etekleri, pantolon paçalarını kaldırmak, çekmek mekruhtur.

***

Sual: Namaz kılarken, boğazını temizlemek için öksürür gibi yapmak, namazı bozar mı?

Cevap: Boğazından, özürsüz, öksürür gibi ses çıkarmak namazı bozar. Kendiliğinden olursa bozmaz. Okumayı kolaylaştırmak için yapılırsa, zararı olmaz.

***

Sual: Bir çocuk, ölmüş bir kadından süt emse, bu çocuk, o kadının süt çocuğu olur mu?

Cevap: Ölmüş bir kadının ve dokuz yaşına gelmiş kızın sütü ile de süt çocuğu olur.

***

Sual: Yabani ve yırtıcı hayvanların artık suları temiz midir ve bu sularla abdest alınabilir veya içilebilir mi? Necaset yiyip eti kokan tavuk gibi hayvanlar necis mi olur? Hayvanın teri ile artığı temizlik bakımından aynı mıdır?

Cevap: Domuzun, köpeğin ve yırtıcı hayvanların ve henüz fare yiyen kedinin artıkları, etleri ve sütleri kaba necasettir. Bunları yemek, içmek haramdır. Artıklarını abdestte, gusülde ve temizlikte kullanmak câiz değildir. İlâç olarak da kullanılmaz. Maliki mezhebinde domuz ve köpek temizdir. Fakat bunları yemek, Maliki mezhebinde de haramdır. 27 Haziran 1986 tarihli Türkiye gazetesinde diyor ki, (Ottava üniversitesi mütehassısları, onaltı millet üzerinde yaptıkları tetkiklerde, domuz etinin, karaciğerdeki öldürücü siroz hastalığına sebep olduğunu tespit ettiler). Fil ile maymun da, yırtıcı hayvandır. Bunlar, avlarını dişleri ile parçalar. Henüz şarap [ve alkollü içki] içmiş olan insanın artığı da böyledir. Sarhoş, içkiden sonra, üç kere, dili ile dudaklarını yalayıp, tükürüğünü yutar veya atarsa, sonra içtiği suyun artığı necis olmaz. Yani tükürüğünde içkinin kokusu ve tadı kalmaması lâzımdır. Sokakta gezip, hep pislik yiyerek eti kokan tavuk, koyun ve devenin eti ve artığı mekruhtur. Böyle tavuk üç gün, koyun dört gün, deve ve sığır on gün sokağa bırakılmazsa, eti ve artığı mekruh olmaz.

Necaset yedikleri bilinmezse, artıkları mekruh olmaz. Temiz su varken mekruh olan artıklarla ve yırtıcı kuşların artığı ile ve fare yidiği bilinmeyen kedinin artığı ile ve farenin, akıcı kanı olan yılanın artığı ile abdest almak tenzihen mekruhtur. Yırtıcı kuşların gagası temiz ise, artıkları mekruh olmaz. Farenin, kedinin eti necis ise de, artıklarına, müstesna olarak, kaba necaset denilmedi. İkisinin artığını yemek, içmek, zenginler için mekruh oldu. Fakirler için mekruh değildir. Eşek ve katır artığı temizdir. Fakat, temizleyici olup olmadığı şüphelidir. Yaban eşeğini yemek câizdir ve artığı temizdir. Su bulunmadığı yerde, mekruh olan artık ile abdest almak mekruh olmaz. Böyle artık su varken teyemmüm edilmez. Temiz su yok iken, eşek, katır artığı ile abdest alınır ve sonra teyemmüm edilir. Küçük çocuğun elini suya sokması, kedinin artığı gibidir. Yani, eli temiz olduğu bilinmiyorsa, bu su ile abdest almak veya içmek, tenzihen mekruh olur. Artığı mekruh olan bir hayvanın üzerinde iken, namaza durmak mekruhtur. Bir hayvanın teri, artığı gibidir. Meselâ, eşeğin teri temizdir. (Tam İlmihal s. 162)

Kaybolan şeyi bulmak için

Sual: Kaybolan, çalınan şeyleri bulmakta yardımcı olacak dualar var mıdır?

Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde, Lukata bahsinin sonunda buyuruluyor ki:

"İbni Hacer ve Nevevî ve başkaları bildiriyor ki, kaybolan, çalınan bir şeyi bulmak için, her gün yirmi beş kerre (Yâ câmi'annâsi li-yevmin lâ raybe fîhi innallahe lâ yuhlif-ül mî'âd icma' beynî ve beyne...) duasını okumalıdır. Buluncaya kadar okumalıdır. Noktaların yerinde, kaybolan şeyin ismini söylemelidir." Bostân-ül-ârifîn sonunda deniyor ki:

"İbni Ömer buyurdu ki, bir şeyi kaybolan, çalınan kimse, her gün iki rekat namaz kılıp, selamdan sonra, (Allahümme yâ Hâdî ve yâ Râddeddâlleti, erdid aleyye dâlletî bi-izzetike ve sultânike fe-innehâ min fadlike ve atâike) okumalıdır." İstiğfar duasını okumak da çok faydalıdır.

***

Sual: Bir muradı, bir dileği olan kimsenin okuyacağı herhangi bir dua var mıdır?

Cevap: Fetâvâ-i kâri-ül-hidâyede konu ile alakalı olarak deniyor ki:

"Muradı, dileği olan kimse, yatacağı zaman abdest almalı. Temiz bir örtü üzerinde oturup, üç defa salevat okumalı. Sonra, her birine Besmele çekerek on Fatiha sûresi ve sonra on bir İhlas sûresi okumalı. Sonra, üç salevat okumalı. Sonra sağ yanı üzere, yüzü kıbleye karşı olarak ve sağ elini sağ yanağı altına koyarak yatıp uyumalıdır. Niyet ettiği şeyin nasıl olacağını, bi-iznillah rüyada görür."

***

Sual: İki veya daha fazla kişi, kendi aralarında cemaat yaptığında, cemaat olan kişiler nerede ve nasıl durmalıdır?

Cevap: Cemaat bir kişi ise, imamın sağ yanında hizasında durur. Solunda durması mekruhtur. Arkasında durması da mekruh olur. Ayağının topuğu, imamın topuğundan ileri olmazsa, namazı sahih olur. Cemaat, iki ve daha çok kişi olursa, imamın arkasında dururlar. Birincisi, imamın tam arkasına, ikincisi birincinin sağına, üçüncüsü birincinin soluna, dördüncüsü ikincinin sağına, beşincisi üçüncünün soluna... olarak dururlar. İkinci, sonradan gelirse, arkaya durur. Birinci, namazı bozmadan arkaya geçer. İmam ileri gitmez.

***

Sual: Namazın rüku ve secdelerini ima ile yapan bir kimse, sağlam olan kimselere imam olabilir mi?

Cevap: Namazın rüku ve secdelerini yapamayan kimse, rüku ve secdeleri yapan kimseye imam olamaz. Nafile namaz kılan kimse de, farz kılan kimseye imam olamaz.

***

Sual: Namazdan sonra tesbihat ve dua nasıl yapılmalıdır?

Cevap: Namazdan sonra duada, erkekler kolları göğüs hizasına kaldırır. Dirsekler fazla bükülmez. Duadan sonra, sübhâne rabbike... âyet-i kerimesini okuyup, elleri yüze sürerler. Hastalık veya soğuk gibi sebeple ellerini kaldıramayan kimse, şehadet parmağı ile işaret eder. Parmaklar kıbleye karşı çevrilir. Kollar, sağa sola doğru açılmaz, birbirine yakın, ileri doğru tutulur.

Farz namazlardan sonra, imamın ve cemaatin, her biri tamam olarak, üç istiğfar ve Âyet-el-kürsî ve 99 tesbih ve duadan sonra, her birinde Besmele çekerek, onbir İhlâs ve iki Kul-e'ûzü okumaları ve 67 Estağfurullah demeleri müstehabdır. Onbir İhlâs okumağı emreden hadîs-i şerif, (Berîka) birinci cilt, son sahifesindedir. Sabah namazı sonunda, on kere (Lâ ilâhe illallah vahdehu lâ-şerîke-leh lehülmülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît ve hüve alâ külli şey'in kadîr) okuyana çok sevab verileceği, hadîs-i şerifte bildirildi (İmdâd). 

Cenaze olduğu zaman, bunları terk etmemelidir. Çeşitli sebeplerle, cenaze, saatlerce bekletilip de, bunları okumak için bir iki dakika bekletilemez mi? Cemaatin bunları okumalarına mani olanlar, Bekara sûresinin yüzondördüncü âyet-i kerimesinde zalim oldukları ve Cehennemde şiddetli azab görecekleri bildirilenlerin arasında bulunmaktan, çok korkmalıdırlar. Cemaatin bunları okumalarına mani olmayan dindar imamlara ve müezzinlere müjdeler olsun! Bunlar, her namazda yüz şehit sevabı kazanıyorlar. Çünkü, Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki, (Unutulmuş bir sünnetimi meydana çıkarana yüz şehit sevabı vardır). Müezzin efendiler, bidatten kurtulmak için ezanı, yüksek sesle minarede, ikameti camide okumalı, namaz tekbirlerini, ancak lüzum olunca, yüksek sesle okumalı, hiç hoparlör kullanmamalıdır. Âyet-el-kürsîyi, tesbihleri ve kelime-i tahlili, sessiz olarak, Hanefide son sünnetten sonra, Şafiide ve Malikide hemen farzdan sonra okumalıdır. Dua ederken, Resûlullaha salât ve selâm okumanın müstehab olduğu, (İmdâd)ın Tahtâvî şerhinde Vitir namazında yazılıdır. (Tam İlmihal s. 219)

***

Sual: Namazdan sonra secde etmek, eli göğse koyarak selamlaşmak câiz midir? Duadan sonra avuçları yüze sürmek gerekir mi?

Cevap: Namazdan sonra secde etmek haram olduğu (Dürr-ül-muhtâr)da tilâvet secdesinde yazılıdır. Namazlardan sonra imam ile, eli göğse koyarak, selâmlaşmak bidattir. Müslümanlıkta el ile ve vücut hareketi ile selâmlaşmak yoktur. İbni Nüceym Zeynel'âbidîn Mısrî "rahmetullahi teâlâ aleyh", böyle selâmların günâh olduğunu bildiriyor.

(Şir'at-ül-islâm) şerhinde diyor ki, (Hadîs-i şerifte, (Gece seher vaktinde ve namazlardan sonra yapılan dua kabul olunur) buyuruldu. Duaya hamd ve sena ve salevat ile başlamak ve sonunda iki avucu yüze sürmek sünnettir). (Fetâvâ-yi Hindiyye)de, beşinci cüz'de diyor ki, (Dua ederken, avuçlar semaya karşı açık, iki el aralık ve göğüs hizasında olmalıdır). Sünnet kılmanın dua etmekten efdal olduğu (Bezzâziyye)de yazılıdır. [Şii ve Vehhabiler, dua ederken, iki avuç açık, birbirlerine bitişik, parmaklar yapışık, göğüs hizasında, yüze karşı tutmaktadır.] (Tam İlmihal s. 219)

Resûlullah efendimizin yaptıkları

Sual: Peygamber efendimizin her yaptığı şeyler de ibadet midir, bir Müslümanın bunların hepsini yapması gerekir mi?
Cevap: Resûlullah efendimizin yaptığı ve kaçındığı şeyler iki kısımdır:

Birisi, ibadet olarak yaptığı ve kaçındığı, yapmadığı şeylerdir. Her Müslümanın bunlara tabi olması lazımdır. Bunlara uymayan şeyler bidattir.

İkincisi, adet olarak yani bulundukları şehrin ve o memleketlerdeki insanların yapmakta oldukları şeylerdir. Bunları da beğenmeyen, çirkin diyen, kâfir olur. Fakat, bunları yapmak, mecburi değildir. Bunlara uymayan şey, bidat değildir. Bunları yapıp yapmamak, memleketlerin ve insanların âdetlerine bağlıdır. Mubah kısmındandırlar, din ile bağlılıkları yoktur. Her memleketin âdeti, başka başkadır. Hatta, bir memleketin âdeti, zamanla değişir. Bütün bunlarla beraber, âdete bağlı şeylerde de Resûlullah efendimize tabi olmak, dünyada ve ahirette insana çok şey kazandırır ve çeşitli saadetlere yol açar.

***
Sual: Sünnet kelimesinden sadece Peygamber efendimizin yaptıkları ve söyledikleri mi anlaşılır?
Cevap: Sünnet kelimesinin dinimizde üç manası vardır:

Kitap ve sünnet birlikte söylenince, kitap, Kur'ân-ı kerim, sünnet de, hadîs-i şerifler demektir. Farz ve sünnet denilince, farz, Allahü teâlânın emirleri, sünnet ise, Peygamber efendimizin sünneti, yani emirleri demektir. Sünnet kelimesi yalnız olarak söylenince, İslâmiyet, yani bütün ahkâm-ı islâmiyye demektir. Fıkıh kitapları böyle olduğunu bildiriyor. Mesela Kudûrî muhtasarında; "Sünneti en iyi bilen imam olur" deniyor. Cevhere kitabında burayı açıklarken "Sünnet demek, burada ahkâm-ı islâmiyye demektir" deniyor.

***
Sual: Cami içinde dilenmenin ve kaybolan bir şeyin bulunması için camide bir şeyler okumanın, araştırma yapmanın hükmü nedir?
Cevap: Camilerde, sarkıntılık ederek dilenmek haramdır. Kaybolan şeyleri, camide araştırmak ise mekruhtur.

***
Sual: Dünyada en kıymetli toprak, Kâbe'nin bulunduğu yerdeki toprak mıdır veya neresidir?
Cevap: En kıymetli toprak, kabr-i saadette, cesed-i Peygamberiye temas eden topraklar olup, Arş'tan, Cennetlerden daha kıymetlidir. Ona yakın olan zaman, mekân, evladı, bütün eşya, Ona uzak olanlardan daha kıymetli ve efdaldir. Camiler ve Peygamberler, bundan müstesnadır.

***
Sual: Bir müctehid, kendi ictihadına uymayan diğer bir müctehidin ictihadına yanlış diyebilir mi?
Cevap: İctihad, bir ibadet olduğundan, yani Allahü teâlânın emri olduğundan, hiçbir müctehid, diğer bir müctehidin ictihadına yanlış diyemez. Çünkü, her müctehide, kendi ictihadı haktır ve doğrudur. Meselâ, imâm-ı Şâfi'î "rahime-hüllahü teâlâ", Hanefî mezhebinde olmadığı hâlde, (İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfenin "rahmetullahi aleyh" re'y ve ictihadını beğenmeyene, Allahü teâlâ lanet etsin!) yani merhamet etmesin buyurmuştur. İmâm-ı Ebû Yûsüf ve imâm-ı Muhammed ve diğer imamların "rahime-hümullahü teâlâ", İmâm-ı a'zama uymayan sözleri, onu beğenmemek, kabul etmemek değildir. Kendi ictihadlarını bildirmektir. Bunu bildirmeğe memurdurlar. Server-i âlem "sallallahü aleyhi ve sellem" uzak memleketlere gönderdikleri Sahâbe-i kirama, güçlük karşısında kalınca, âyet-i kerimelere müracaat etmelerini, orada bulamazlarsa, hadîs-i şeriflere müracaat etmelerini, orada da bulamazlar ise, kendi rey ve ictihadları ile hareket etmelerini emir buyururdu. Kendilerinden daha yüksek ilimli ve fikirli olsalar dahi, başkalarının fikir ve ictihadına uymamalarını emir buyururdu.

İşte bunun gibi, imâm-ı Ebû Yûsüf ve imâm-ı Muhammed de "rahime-hümallahü teâlâ" hocaları, üstatları olan imâm-ı a'zam Ebû Hanîfe "rahmetullahi aleyhim" hazretlerinin fikir ve reyine tâbi olmayıp, kendi ictihadları ile hareket ederlerdi. Hâlbuki, İmâm-ı a'zamın "rahmetullahi aleyh" ilmi, fikri, onların üstünde idi ve onların üstadı idi. (Eshâb-ı Kirâm s. 53)

Mezar üzerine mum yakmak


Sual: Evliya kabirleri üzerine mum yakmak veya o kabirde yatan için adakta bulunmak uygun mudur?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Dürr-ül-muhtârda deniyor ki:

"Cahil halk, ölüler için, para, mum ve benzeri şeyler adıyor. Bu suretle, evliyaya yaklaşmak, onlardan faydalanmak istiyorlar. Bu adaklar haramdır ve faydasızdır. Bunları Allahü teâlâ için adamalı ve türbelerdeki fakir Müslümanlara vermelidir." İbni Âbidîn, bu satırları açıklarken buyuruyor ki:

"Evliyadan birinin mezarına gidip, 'kaybolan malımı bulur' veya 'hastamı iyi eder' yahut 'falan işimi görürsen, şu parayı, şu yemekleri senin için vereceğim, sana mum yakacağım' demek haramdır. Çünkü adak, yalnız Allah için olur. Allahü teâlâdan ayrı olarak bir ölüden bir şey beklemek küfür olur. İmanı giderir. Mezara, türbeye gidip, evliyadan bir şey isteyen, bunlara dua eden kâfir olur.

Bunların hürmeti, hatırı için Allahü teâlâdan istemelidir. Ya Rabbi, hastamı iyi edersen, falan velinin türbesi yanındaki fakirlere şu parayı senin için adak ettim, sadaka sevabını da bu velinin ruhuna bağışladım, demelidir. Böyle adakları zenginlerin alması haram olur. Fakirlere sadaka edilmeyen mal, adak olarak kabul olmaz. Mesela, mezar üzerine mum yakmak, minarede kandil yakmak ve camilerde şarkı ve oyun havaları şeklinde mevlit okutmak gibi adaklar kabul olmaz. Bunlar için para vermek ve almak haramdır ve faydasızdır."

Seyyid Abdülhakim efendi; "Tezveren dede" demenin çok çirkin ve küfre sebep olacağını bildirmiştir.

***
Sual: Namaz kılan bir kimse, kaç rekat kıldığını unutsa veya şaşırsa, ne yapması gerekir?
Cevap: 
Bir kimse, kaç rekat namaz kıldığını unutsa, bu şaşırması, ilk olarak başına gelmişse, selam verip namazı tekrar kılmalıdır. Şaşırmak âdeti ise, düşünüp, çok zan ettiğine göre kılar. Kuvvetli zan edemezse, az kıldığını kabul ederek tamamlar. Namazı kıldığında şüphe eden kimse, vakit çıkmadı ise, tekrar kılar, vakti çıktı ise kılmaz.

***
Sual: İlmihal kitaplarında, bir konu hakkında, hem sünnet, hem de bidat diyen âlimler olduğu bildirilmektedir. Böyle durumlarda nasıl hareket edilir?
Cevap:
Bir şeyin vacib veya bidat olmasında şüphe edilse, bu şeyi yapmak iyi olur. Yine bir şeyin bidat ile sünnet arasında şüphe olsa, bunu yapmamak lazım olur.

İman bilgilerini okurken

Sual: İman bilgilerini okurken aklıma bir çok sual takılıyor. Hepsini tek tek sorup bütün inceliklerini öğrenmek gerekir mi?
Cevap: 
Hadika kitabında, İslamiyet'in yasak ettiği zararlı ilimleri anlatırken buyuruluyor ki:
Kelam ilmini, Ehl-i sünnet vel-cemaat alimlerinin bildirdikleri itikadı öğrenecek, bunları akıl ve nakil ile ispat edecek ve sapıklara, dinsizlere anlatacak kadar okumak farz-ı ayn olup, bundan fazlasını öğrenmek, ancak din alimlerine lazımdır. Başkalarına caiz değildir. Dine yardım etmek için, fazla öğrenmek farz-ı kifaye ise de, bunu ancak, Allah rızası için çalışan zeki din adamının öğrenmesi caizdir.

Başkaları öğrenirlerse batıl yollara kayar. [Zındık yani sinsi İslam düşmanı olurlar.] İmam-ı Şafii (rahmetullahi teala aleyh) buyurdu ki: "İlm-i kelam ile uğraşıp sapıtmak yanında, büyük günah işlemek hafif kalır." İmam-ı Şafii'nin zamanındaki ilm-i kelam için böyle denilince, şimdiki din cahillerinin, kısa görüşleri ve hayalleri ile yazdıkları din kitaplarını okumanın yasaklık derecesini ve zararlarını artık düşünmelidir. İmam-ı Şafii yine buyurdu ki: "Ehl-i sünnet itikadını iyi öğrenmeden önce ilm-i kelam ile uğraşmanın zararı bilinmiş olsaydı, kelam ilmi ile uğraşmaktan, aslandan kaçar gibi kaçınılırdı." Şimdi kendi aklı, kendi görüşü ile kelam ilmi kitapları yazanlar çoğaldı. Bunların kitapları şirk ve dalalet ile doludur.

İmam-ı Ebu Yusuf, "Kelam ilmi ile uğraşanların imam olması caiz değildir" buyurdu. Bezzaziyye fetvasında, "İlm-i kelam ile uğraşanların çoğu zındık olur" buyuruldu. Fıkıh ilmi ile uğraşmak, yani farzları ve haramları öğrenmek ise, her Müslümana farz-ı ayndır. Fazlasını öğrenmek de, farz-ı kifaye olup, çok sevaptır. Hiç zararı yoktur. (Seadet-i Ebediyye s.413-414)

Emr-i maruf iki şekilde yapılır
Sual: Yaşayışımızla örnek olmakla da emr-i maruf yapılmış olur mu?
Cevap: 
Emr-i maruf iki şekilde yapılır: Birincisi, söz, yazı ve her çeşit yayın vasıtası iledir. Bunu yaparken, bilgi az ise ve şahsa, âdetlere, kanunlara dikkat ve riayet edilmezse, fitneye sebep olabilir. İkinci yol, hâl ile, İslam'ın güzel ahlakına uyarak numune, örnek olmaktır. Herkese tatlı dil, güler yüz göstermek, kimseyi incitmemek, kimsenin malına, ırzına göz dikmemek, kanunlara uymak, vergilerini, borçlarını ödemek, en tesirli, en faydalı nasihat yapmak olur. Bunun içindir ki, "Lisan-ı hâl, lisan-ı kâlden entaktır" demişlerdir. Görülüyor ki, İslam'ın güzel ahlakına uygun yaşamak, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmanın en güzel yoludur. Mühim bir farzı yapmaktır. İbadet etmektir. (Seadet-i Ebediyye s.95)

Zarar veren karıncaları öldürmek

Sual: İnsana zarar veren bit, pire, akrep gibi haşaratı ve zarar veren karıncaları öldürmek caiz midir, caiz ise nasıl öldürmelidir?
Cevap: 
Bu konuda Berika'da buyuruluyor ki:

"İnsana ve yemeklere zarar veren karıncaları eziyet etmeden ve suya atmadan öldürmek caizdir. İçinde karınca bulunan odunu yere vurup silkeledikten sonra yakmak caizdir. Fare, bit, pire, akrep ve çekirgeyi her zaman öldürmek caizdir. Biti diri olarak yere atmak ve her canlıyı yakmak mekruhtur.

Zarar veren kediyi, kuduz köpeği ve yırtıcı hayvanları keskin bıçakla kesmek ve vurmak, zehirlemek caizdir. Dövmek caiz değildir. Dövmek terbiye için olur, hayvanın ise aklı olmadığı için terbiye edilmez. Öldürülmesi vacip olan haşaratı, başka çare bulunmadığı zaman yakarak öldürmek caiz olur."

***
Sual: İdarecilerin, emirleri altında bulunanların verdikleri sıkıntılara sabredip katlanmaları mı, yoksa ceza vermeleri mi gerekir?
Cevap: 
Verilen sıkıntının, zararın ve işlenen suçun durumuna göre hareket edilir. İnsanlık sıfatları sebebi ile verilen sıkıntılar hakkında Eshab-ı kiramdan Enes bin Mâlik hazretleri buyuruyor ki:
"Resul aleyhisselamla birlikte gidiyorduk. Üzerinde bürd-i Necrânî yani Yemen kumaşından bir palto vardı. Arkadan bir köylü gelip yakasından öyle çekti ki, paltonun yakası mübarek boynunu çizdi, yeri kaldı. Resul aleyhisselam geriye döndü. Köylü zekat malından bir şey istedi. Resul aleyhisselam onun bu hâline güldü ve ona bir şey verilmesi için emir buyurdu."

Tetimmet-ül mazher kitabında, bu hadise hatırlatılarak deniyor ki:
"Buradan anlaşılacağına göre, insanların başında bulunan kimsenin, Resul aleyhisselama uyarak bunların eziyet ve sıkıntılarına katlanması lazımdır. Zaten sıkıntıya katlanmak herkes için iyi bir huydur. Üstlerin katlanması ise daha güzel olur."

***
Sual: Peygamberlerden İbrahim aleyhisselamın getirdiği dinin ismi neydi?
Cevap: 
İbrahim aleyhisselama 90 yaşında peygamber olduğu bildirildi. Onun dini, Allahü teâlânın tek olduğunu bildiriyordu. Kur'an-ı kerimde Âl-i İmrân suresinin 67. âyetinde mealen; (İbrahim, Yahudi ve Hristiyan değildi. O Allahü teâlâya teveccüh etmiş [Hanîf] ve Ona teslim olmuş bir Müslüman idi) buyurulmuştur.

***
Sual: Kangren olmuş uzvu kesmekte dinimiz açısından bir mahzur var mıdır?
Cevap: 
Kangren gibi hastalığı tedavi için insanın bu uzvunu kesmek caizdir. İçindeki taşı almak için böbreği, safra kesesini yarmak da caizdir.

Allahü teâlâ huzuruna davet ediyor

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, (Kâinatı sizin istifadenize, emrinize verdim. Her şeyi sizin için yarattım. Sizi de kendim için yarattım) buyuruyor.

Allahü teâlânın bize verdiği nimetleri saymamız mümkün değildir. Bu kadar maddî ve mânevî nimetlere kavuşan bir mümin, nasıl olur da Allahü teâlâya teşekkür etmez! Bir bardak su, bir bardak çay verene bile teşekkür ediliyor. O hâlde, Allahü teâlânın sayısız nimetlerine karşı da teşekkür şarttır. Namaz kılmadan, bu nimetlere teşekkür etmek mümkün olmaz. Allahü teâlâ, ilk peygamberden son peygambere kadar, her ümmete namazı emretmiştir.

Doğru imandan sonra, namaz gelir. Namaz kılmayan, yüz bin nâfile hac yapsa, yüz bin altın sadaka dağıtsa, gece gündüz ibadet etse hiç faydası olmaz. İnsanlar hangi dereceye çıkarsa çıksın, nasıl olağanüstü hâller gösterirse göstersin, namaz kılmadan kurtulması çok zordur. Bir vakit namazı terk ederse, felâket olur. (Namaz dinin direğidir) hadis-i şerifi gösteriyor ki, bir binanın ayakta durması, temel ile mümkündür. Direksiz bina olmaz. O hâlde, namazsız da din olmaz.

Mirac, Peygamber efendimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” başka hiçbir peygambere nasip olmamıştır. Ümmetine miracdan getirdiği en büyük hediye ise namazdır. Beş vakit namazı kılan, beş kere miraca çıkmış demektir.

Allahü teâlâ kullarını her gün namaza davet ediyor. Davetine gitmemek, Ona isyan etmek olur. Büyük bir zat çağırsa, (Ben gitmem) denir mi? Peygamber efendimiz çağırsa, (Ben gitmem) denir mi? Bilakis işi gücü bırakıp hemen huzuruna koşup, (Buyur yâ Resulallah!) demek gerekmez mi? Her gün beş vakit namaz için ezan okunuyor, yani Allahü teâlâ çağırıyor. (Haydi namaza, kurtuluşa gel) deniyor. Allahü teâlânın dâvetine gitmemek hiç uygun olur mu? Bu büyük dâvete icabet eden, sonsuz saadete kavuşur, reddedip âsi olan ise elbette azaba müstehak olur.

[Merhum Enver abimiz de, her fırsatta namazın öneminden bahseder, (Namaz var, hayat var. Namaz yok, hayat yok) derdi. Bunun için, namaza çok önem vermeli. Doğru kılmak için de, namazı, nakli esas alan, doğru kaynaklardan öğrenmeli. Bu hususta Hakikat Kitabevi yayınlarından, Tam İlmihâl, İslam Ahlâkı ve Namaz Kitabı’nda geniş bilgi mevcuttur.]

Her zaman istiğfara devam etmeli

Sual: Teheccüd vaktinde ve diğer zamanlarda, vakti müsait olan bir kimsenin ne ile, hangi ibadetlerle ve dualarla meşgul olması daha faydalıdır?
Cevap: 
Teheccüd vaktinde ve diğer zamanlarda tövbe, istiğfar etmek, Allahü teâlâya yalvarmak, günahlarını düşünmek, ayıplarını, kusurlarını hatırlamak, kıyametteki azapları düşünüp korkmak, Cehennemin sonsuz acılarından titremek lazımdır. Af ve mağfiret için çok yalvarmalıdır. Teheccüd vaktinde ve her zaman yüz kere (Estagfirullahel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüv el hayyel kayyûme ve etûbü ileyh) demeli ve manasını düşünerek söylemelidir. Bu istiğfar duasını, ikindi namazından, tesbihlerden ve duadan sonra da yüz defa okumalıdır. Abdestsiz okunabilir.

Hadis-i şerifte, (Kıyamette sayfasında çok istiğfar bulunanlara müjdeler olsun!) buyuruldu. Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki:

“Belalardan, sıkıntılardan kurtulmak için istiğfar okumak çok faydalıdır ve tecrübe edilmiştir. Ölümden başka her dertten kurtarır. Eceli gelenin de ağrısız, sıkıntısız ölümüne yardım eder. Her sıkıntıdan kurtaracağı ve rızkı arttıracağı hadis-i şerifte bildirildi.”

İstiğfarı ve bütün duaları manalarını düşünmeden, temiz kalble söylenmezse, yalnız ağız ile söylenirse hiç faydası olmaz. Ağız ile üç kere söyleyince temiz kalb de söylemeye başlar. Günah işlemekle kararmış olan kalbin söylemesi için ağız ile çok söylemek lâzımdır. Namaz kılmayanın ve haram lokma yiyenin kalbi simsiyah olur. Böyle kalblerin de söylemeye başlaması için ağız ile en az yetmiş kere söylemelidir.

***
Sual: Allahü tealanın verdiği nimetlere şükür için, sabah ve akşam ne gibi bir dua okumalıdır?
Cevap: 
Her gün ve her gece yüz kere (Sübhânallahi ve bi-hamdihî sübhânallahil’azîm) demelidir, çok sevaptır. Her sabah bir kere (Allahümme mâ esbaha bî min ni’metin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahdeke, lâ şerîke leke, fe lekel hamdü ve lekeşşükr) demeli ve her akşam “Mâ esbaha” yerine “Mâ emsâ” diyerek, hepsini aynen okumalıdır. Peygamber efendimiz, (Bu duayı gündüz okuyan, o günün şükrünü yapmış olur. Gece okuyunca, o gecenin şükrünü ifâ etmiş, yerine getirmiş olur) buyurmuştur. Abdestli okumak şart değildir. Her gün ve her gece okumalıdır.

***
Sual: Teheccüd ve kuşluk namazları en fazla kaç rekat olarak kılınır ve kaç rekatta bir selam verilir?
Cevap: 
Teheccüd ve kuşluk namazlarının en çoğu on iki rekattir. Nafile namazlarda gece iki rekatte, gündüz ise dört rekatte selâm verilir.

Haram işleyeni Allah görüyor



Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Çok ağır bir hastaya, (Dünyadaki bütün köşklerin senin olmasını ister misin?) dense, (Siz deli misiniz, ben ölümle pençeleşiyorum, siz bana köşklerden bahsediyorsunuz. Onların benim ağrılarıma ne faydası var, ölmeme mi mâni olacaklar?) diye cevap vermez mi?

İnsanlar, ölürken de öldükten sonra da hiç faydası olmayan o servetleri yığmakla ömrünü tüketiyorlar. Hâlbuki bir mal helâlden kazanılmışsa hesabı, haramdan kazanılmışsa azabı vardır. Her kuruşun nasıl kazanıldığı ve nereye harcandığı sorulacaktır.

Âhirette el, ayak, göz gibi bütün uzuvlar konuşacaktır. (Bu dinini biliyordu, ama nefsine uydu, onun derdi, niyeti başkaydı) derlerse hâlimiz ne olur? Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup dinimizi öğrenmeye çalışmalıyız. Öğrensek de, yine o kitapları okumaktan vazgeçmemeli. Çünkü o kitapları okuyunca hem bilgilerimiz tazelenmiş, hem de o kitapları yazan büyük zatlardan istifade edilmiş olur.

Ölüm ona taliptir

Ömür çok kısadır. Bir mübarek zat buyuruyor ki:Acibtü limen taleb-ed-dünya, vel-mevtü yatlibühü,Acibtü limen benel-kasre, vel-kabrü menzilühü,Acibtü limen zenebe ver-Rabbü şâhidühü,Vel-mevtü bâbün, küllün nâsi dâhilühü.

Mânâsı: Hayret ederim o insana ki, dünyaya, şöhrete, paraya ve mevkiye taliptir, ölüm de ona taliptir. Saraylar, köşkler yapar, hâlbuki asıl evi kabirdir. Günah işler, fakat Allahü teâlâ onu görmektedir. Ölüm öyle bir kapıdır ki, herkes oradan girecektir.

Kur'ân-ı kerimde mealen, (Ben, iyi kötü yaptığınız her şeyi görüyorum, biliyorum) buyuruluyor. Bunu bile bile günah işleyenin, ya deli olması veya büyük gaflet içinde olması lazım. Fakat unutmamalı ki, nefsimiz kâfirdir. Allahü teâlâ nefsi öyle yaratmış ki, ne isterse, kendi aleyhinedir.

Hep kendisini ateşe götürecek işleri ister. Düşmanını tanımayan, dostuna kavuşamaz. İnsan, düşmanı olan bu nefse uyarsa, Rabbini unutup günahlara dalar. Günahlardan uzak durabilmek için ölümü çok hatırlamak gerekir. Ölümü düşünebilenin dünya arzusu azalır.

Allah'tan korkmanın alameti nedir?


Sual: Dine ve dindarlara düşmanlığıyla tanınan biri, (Ben içkimi içerim, meyhaneye de giderim, namaz kılmam, oruç tutmam, dinin emirlerini yerine getirmem, ama gösteriş için namaz kılanlardan ve oruç tutanlardan daha çok Allah'tan korkarım, Allah'ı da herkesten çok severim) diyor. Günaha, hattâ küfre girenin Allah'tan korktuğu yalan değil mi?
CEVAP
Elbette yalandır. Sevginin, itaatin, korkunun bir ölçüsü vardır. Bir kimse, (Ben anayasadan ve kanunlardan yanayım) dediği hâlde, kırmızı ışıkta geçer, vergi kaçırır, rüşvet yerse, çevreye zarar verirse, devleti içeriden yıkmaya çalışırsa, sözünde samimi olmadığı, yalan söylediği anlaşılmaz mı? Bir kimse de, (Ben Allah'ı çok severim) dediği hâlde, Onun emirlerine ve yasaklarına riayet etmezse, mesela, namaz kılmaz, içki içer ve zina ederse, Allah'ı çok sevdiği yalan olmaz mı? Onun için namaz kılmayan ve Allah'tan korkmayan insandan her türlü kötülük beklenir.

Namaz kılmayan, oruç tutmayan ve içki içen kimse, yalan söylemekten, ona buna iftira etmekten veya provokatörlük yapmaktan niye çekinecek ki? Aslında böyle kişilerin imanları ya çok zayıf veya hiç yoktur. Başkalarını kandırmak için, (Biz de Müslümanız) diyorlar. Müslüman olmanın, bir alameti olur. Bir yerde minare görülürse orada cami olduğu anlaşılır. Namaz kılanın da Müslüman olduğu anlaşılır. Kâfir namaz kılmaz. Onun için Peygamber efendimiz, (Müslümanla kâfiri ayıran fark namazdır) buyuruyor. Kâfirlerin safında değil, Müslümanların safında olmaya çalışmalıyız.
Tabiînin büyüklerinden olan Hasan-i Basrî hazretleri buyuruyor ki:

İçinde yılan bulunduğu bilinen bir deliğe kimse elini sokmaz. Eğer sokarsa, içinde yılan bulunduğuna inanmamış demektir. Bunun gibi, Allahü teâlâya ve Cehenneme inananın, İslamiyet'in yasak ettiği şeyleri yapmaması lazımdır. Günah işleyenlerin, (Biz Allah'tan korkuyoruz) demeleri, (Yılan beni sokmaz) diyerek elini yılan deliğine sokmasına benzer. (F. Bilgiler)

Hâlbuki yılan sokar, ateş yakar. Cenab-ı Hak sözünde durur. Azabı da çok şiddetlidir. Allahü teâlâ, (Azabım çok şiddetlidir) buyuruyor. (Hicr 50)

Hazret-i Ömer'e (Allah'tan kork) denildiğinde, (Ömer kim oluyor da, hâşâ, Allah'tan korkmasın) diyerek yüzünü toprağa sürdü. (Şir'a)

Unutarak yanlış yapmak

Sual: Namazda bilmeden yanlış yaparsak mesela abdestsiz kılsak yahut dört yerine üç veya beş rekât kılsak, bunları sonra hiç hatırlamasak bu namaz sahih olur mu?
CEVAP
Evet, sahih olur. Çünkü unutmak özürdür. Bir hadis-i şerif:

(Allahü teâlâ, ümmetimin yanlışlıkla, unutarak işlediği günahları affetmiştir.) [İbni Mace]

Bu konuda vesvese edenler şunu düşünmelidir: Namazı doğru olarak, şartlarına uygun da kılsak, abdestli veya abdestsiz de kılsak, dört yerine üç veya beş de kılsak, Cenab-ı Hakk'ın bunda bir kârı veya zararı olmaz. İbadeti düzgün yapmanın faydası bizedir. Biz, emre uyarak yapmalıyız. Mesela cünüp olan, su bulamazsa teyemmüm eder. Allah'ın emrine uyduğumuz için su ile yıkanmış gibi temiz olur, namazımızı kılarız. Yaparken bilmeden yanlış yaparsak, unutursak, bunda bir kasıt olmadığı için affediliyoruz. Bu da Allahü teâlânın bize büyük bir ihsanıdır.

Gol oldu diye secde etmek
Sual: Maçlarda gol atan Hristiyan futbolcu, sevinince "İstavroz" çıkarıyor. Müslüman futbolcu da, çimlere secde ediyor. Bu caiz midir?
CEVAP
Müslüman, Hristiyanları, dinsizleri örnek almamalı, yaptığı işin, dinimize uygun olup olmadığına bakmalı. Sevinince yapılan secdeye şükür secdesi denir. Şükür secdesinin sahih olması için birkaç şart vardır: Abdestli olmak, kıbleye dönmek, avret yeri [mesela diz kapağı ve üstü] açık olmamak ve sevindiği şeyin dine aykırı bir iş için olmaması lazımdır. Mesela (Bir fıçı şarap içebildim) diye şükür secdesi yapmak caiz olmaz.

Vitirde aynı sûreyi okumak
Sual: Vitir namazında Asr, Kevser ve İhlâs'ı devamlı okumak mekruh olur mu?
CEVAP
Vacib olan vitir namazı, sûre okuma yönünden nâfile gibidir. (Nimet-i İslam)
Yani nâfilelerde olduğu gibi, vitirde de her zaman Asr, Kevser ve İhlas sûrelerini okumak mekruh olmaz. (Tergib-üs-salat)

Nâfile namazların bir rekâtında aynı sûreyi tekrar okumak ve bir sûreyi iki rekâtta tekrar etmek mekruh değildir. (Halebî)

Vitirde birinci rekâtta A'lâ, ikinci rekâtta Kâfirun ve üçüncü rekâtta İhlas okumak mekruh olmaz. Çünkü Peygamber efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" vitir namazını bu şekilde de kılmıştır. (Halebî)

Vitir kılarken
Sual: Vitirde sırayla Felak, Nas, Fil sûresini okumak mekruh mu?
CEVAP
Felak ve Nas'tan sonra Fil sûresi okunursa, geriye dönüldüğü için mekruh olur. (Hindiyye, Redd-ül muhtar)

Tembellikten kurtulmak için yapılacak şeyler

Sual: Tembellikten kurtulup mutlu olmanın ve dualarımızın kabul olmasının yolu nedir?
Cevap: 
Gevşeklik ve tembellik, kalb hastalıklarının otuz ikincisidir. Bunun kötülüğünü anlamak için, Necm suresi, 39. ayet-i kerimesinin, (İnsan ancak çalıştığının faydasını görür) meal-i şerifi yetişir.

Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tembellikten Allahü teâlâya sığınmış, (Yâ Rabbî! Beni keselden koru!) diye dua ettiği, Âişe (radıyallahü anha) ve Enes bin Malik hazretlerinden rivayet edilerek, Buhari ve Müslim'de bildirilmiştir. Tembelliğin ilacı, çalışkanlarla konuşmak, tembel, uyuşuk kimselerden kaçınmak, Allahü teâlâdan hayâ etmek lazım geldiğini ve azabının şiddetli olduğunu düşünmektir. Dinini iyi bilen ve her hareketi, bilgisine uygun olan salih kimselerle görüşmeli; günah işliyen, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymayıp yalnız söz ile Müslimanları avutan yalancılardan, Ehl-i sünnet kitaplarındaki bilgileri öğrenmemiş cahillerden uzak olmalıdır. (Seadet-i Ebediyye s.645-646)

Allahü teâlâ insanları yarattı. Her insanın saadet içinde, mesut yaşamasını istediğini bildirdi. Mesut, mutlu olmak, rahat, üzüntüsüz yaşamak demektir. Her insan da mesut olmağı istemektedir. Yaratan da, yaratılan da aynı şeyi istemekte olduğu halde, mesut olan kimse pek azdır. Çünkü Allahü teâlâ her şeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Allahü teâlâdan bir şey istemek, ya söz ile olur yahut fiil ile olur. Söz ile istemek, dua etmektir. Bir şeyi fiil ile istemek, bu şeyi meydana getiren sebebi yapmaktır.

Çalışmak, sebebe yapışmak demektir. Çalışmayan, tembel oturan, sebebe yapışmamış olur. Allahü teâlâ tembele birşey vermez. (Ve en leyse lil insâni illâ ma seâ: İnsan ancak çalıştığı şeye kavuşur) âyet-i kerimesi sözümüzün vesikasıdır. Kâfirler Allahü teâlâya inanmadıkları için söz ile istemiyorlar. Dua etmiyorlar. Sebeplerin tesirini gördükleri için yalnız fiil ile istiyorlar. Sebeplere yapışıyorlar. Allahü teâlâ da onların bu isteklerini kabul ederek istediklerini yaratıyor, veriyor.

Mesut olmak için lazım olan sebeplere nimet denir. Allahü teâlâ nimetlerini dost düşman her isteyene vereceğini vaat etmektedir. Nimete kavuşmak için nimet sahibinin beğendiği gibi istemek lazımdır.

Bunun için nimeti istediğini bildirmek, dua etmek ve muhakkak verileceğine inanmak, iman etmek lazımdır. Buna inanmayana, hele inkar edene verilmez. İnkar eden mahrum kalır. Saadete sebep olan nimete kavuşmak için yapılan duada bu iman şarttır. Demek ki nimete kavuşmak için önce iman sahibi olmak yani Müslüman olmak, sonra nimetin sebebine yapışmak lazımdır. Bütün nimetlerin sahibi olan Allahü teâlâ, nimetlere kavuşmak için nasıl dua edileceğini de merhamet ederek, bildirmektedir.

Müslümanın duasının kabul olması için, imandan sonra her gün beş vakit namaz kılmak, kul hakkı bulunmamak şartı da önce gelmektedir. Şimdi dualarımız kabul olmuyor diyenlerin bu şartları yapmadıkları anlaşılıyor. (Herkese Lazım Olan İman s.480)

Erkeklerin Cuma namazı kılmaları farzdır

Sual: Cuma namazını kıldıran imamın günah işleyen birisi olduğu bilinse, yine de erkeklerin Cuma namazına gitmeleri gerekir mi?

Cevap: Bu konuda Hindiyye fetvâsında deniyor ki:

"Hür, sağlam ve seferî, yolcu olmayan erkeklerin Cuma namazı kılmaları farz-ı ayındır. Seferde olana, hastaya ve kadınlara Cuma namazı kılmak farz değildir. Şiddetli yağmur ve devlet adamlarının zulmünden korkanlara da farz olmaz. Amir ve işveren, emrinde olanı Cuma namazından menetmez. O kadar zamanın ücretini kesebilir. Fasık olan imam Cuma namazı kıldırırsa, buna mâni olamayanın buna uyması, bunun için cuma namazını terk etmemesi lazımdır denildi. Başka namazlarda, salih imamın kıldırdığı camiye gitmeli, fasık imam arkasında kılmamalıdır. Her kadının, herhangi bir namazı cemaat ile kılmak için camiye gitmeleri mekruhtur."

***

Sual: Cuma namazına giden ve ikinci rekatte imama yetişen bir kimse, nasıl hareket eder?

Cevap: Bir kimse, imama, Cuma namazının ikinci rekatinin rükusunda yetişse, İmâm-ı Muhammede göre, öğle namazını kılar. İmâm-ı a'zama ve İmâm-ı Ebû Yusufa göre, teşehhüdde dahi yetişse, Cumayı kılar. Ve hatip efendi hutbe okurken, bir kimse nafile namaz kılsa, iki rekat kılar, ziyade, fazla kılmaz. Ve eğer, Cuma namazının sünneti ise, iki rekat kılar da mı selam verir, yoksa dört rekati tamamlar mı bu husus, ihtilaflıdır. Esah olan kavle göre, dört rekati tamamlar.

***

Sual: Cuma günü imam hutbe okurken, cemaatin konuşmasının, imamın duasına âmin demesinin mahzuru olur mu?

Cevap: İmam minbere çıkınca, cemaatin namaz kılması ve konuşması haram olur. Hatip efendi dua ederken, cemaat sesle âmin demez. İçinden sessiz denir. Salevatı da ses ile değil, kalp ile söylerler. Kısacası, namaz kılarken yapması haram olan her şey, hutbe dinlerken de haramdır. Uzakta olup, hutbeyi işitmeyenlere de haramdır. Akrep, hırsız, kuyu gibi zararlı şeyleri, zararları dokunacak olana, bunu söyleyip kurtarmak caizdir. El ile, baş ile işaret ederek bildirmek iyi olur. Müezzinlerin hutbe arasında bağırarak, bir şey okuması mekruhtur.

***

Sual: Evlenmemiş bekâr bir kızdan gelen sütü emen çocuk, bu kızın süt çocuğu mu olur?

Cevap: Evlenmemiş bekâr bir kızda süt hasıl olursa, bunun emzirdiği çocuk, bu kızın süt çocuğu olur.

***

Sual: Kıraat nedir ve nasıl yapılmalıdır?

Cevap: Kıraat, ağız ile okumak demektir. Kendi kulakları işitecek kadar sesli okumağa, (hafi okumak) denir. Yanında olan kimselerin de işitecekleri kadar sesli okumağa, (cehri) yani yüksek sesle okumak denir. Elmalılı Hamdi tefsirinde diyor ki, (Mizmârdan, yani ses çıkaran aletten, teypten, hoparlörden çıkan sese okumak denmez, zırlamak denir). Bu seslerle okunan ezan ve namaz sahih olmaz. Hem de günâh olur. Sünnetlerin ve vitrin her rekatinde ve yalnız kılarken farzların iki rekatinde, ayakta, Kur'ân-ı kerimden bir âyet okumak farzdır. Kısa sûre okumak daha sevabdır. Kıraat olarak, buralarda Fâtiha okumak ve sünnetlerin ve vitir namazının her rekatinde ve farzların iki rekatinde Fatihadan başka bir de, sûre veya üç âyet okumak, vacibtir. Farzlarda Fatihayı ve sûreyi ilk iki rekatte okumak vacib veya sünnettir.

Fatihayı sûreden önce okumak da, ayrıca vacibtir. Fatihayı her rekatte bir kere okumak da vacibtir. Bu beş vacibden biri unutulursa, secde-i sehiv yapmak lâzım gelir. Farzların üçüncü ve dördüncü rekatlerinde imamın ve yalnız kılanın Fâtiha okuması sünnet olması daha kuvvetlidir. Zamm-ı sûre de okursa veya hiçbir şey okumasa da olur. (İbni Âbidîn, sahîfe 343). Diğer üç mezhepte, her namazda ve her rekatte Fâtiha okumak farzdır. (Tam İlmihal s. 216)

***

Sual: Kıyam nedir ve nasıl yapılır? Namazda ayakta duramayan ne yapmalıdır?

Cevap: Namazın beş rüknünden birincisi kıyamdır. Kıyam, ayakta durmak demektir. Ayakta duramayan hasta, oturarak kılar, oturamayan hasta, sırt üstü yatıp başı ile kılar. Yüzü, semaya karşı değil, kıbleye karşı olması için, başı altına yastık konur. Ayakları Kıbleye karşı, dizlerini dikerek yatar. (İbni Âbidîn) diyor ki, (Sağlam bir kimsenin gemide, trende, hareket hâlinde, farzları oturarak kılması, İmâm-ı a'zama göre câizdir. İmâmeyn ise, özürsüz câiz görmedi. Fetva da böyledir. Ayakta iken, iki ayak birbirinden dört parmak eni kadar açık olmalıdır. Ayakta duramayan hasta, ayakta başı dönen, başı, dişi, gözü veya başka yeri çok ağrıyan, idrar, yel kaçıran, yarası akan, ayakta düşman korkusu, malın çalınmak tehlikesi olan, ayakta kılınca orucu veya okuması bozulacak veya avret yeri açılacak olan kimseler, oturarak kılar.

Ayakta kılınca hastalığının artacağını veya iyi olmasının gecikeceğini kendi tecrübesi ile veya mütehassıs Müslüman bir tabibin bildirmesi ile anlayan hasta da, yere oturarak kılar. Haber veren doktorun fasık olmaması, açıkça haram işlememesi lâzımdır. Bunlar, kolayına geldiği gibi kollarını istediği yere koyarak, bağdaş kurarak veya dizlerini dikip kollarını kavuşturarak yahut başka türlü yere oturur. Böyle oturamayan, birisinin yardımı ile oturur. Rükü için, biraz eğilir. Secde için, başını yere kor. Başını yere koyamayan hasta, yüksekliği 25 santimetreden az olan sert bir şey üzerine koyar. Böyle secdesi sahih olur. Daha yüksek ise veya yumuşak ise, îmâ olur. Böyle sert şey üzerine de koyamazsa, ayakta durabilse bile, oturarak yerde îmâ ile kılar.

Yani yere oturarak kılıp, rükü için biraz, secde için ise, daha çok eğilir. Secde için eğilmesi, rükü için eğilmesinden daha çok olmazsa, namazı sahih olmaz. Kendisi veya başkası bir şey kaldırıp, bunun üstüne secde ederse, namazı sahih olur ise de, tahrimen mekruh olur. Bu şey, rükü için eğilmesinden alçak olmazsa, namazı sahih olmaz). (Tam İlmihal s. 215)

İnsanın yüzü nereye dönükse öyle anılır

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İnsanın yüzü nereye dönükse öyle bilinir, öyle anılır. En rahat geçim, en rahat iş birliği, en rahat çalışma ortamı, en rahat yolculuk, yüzü âhirete dönük olan insanlarla olur.

Hazret-i Ömer, Ebu Ubeyde bin Cerrah'a bir kese altın gönderir. Parayı götüren adama da, (Oradan ayrılma, bakalım altınları ne yapacak) der. Ebu Ubeyde hazretleri, altınlara elini sürmeden yardımcısına, (Al bunları, şu fakirlere dağıt) buyurur.

O kimse, Hazret-i Ömer’e durumu arzeder. Hazret-i Ömer ona bir kese daha verip, bunu da, Sa’d bin Muaz’a gönderir. O da elini sürmez, (Fakirlere dağıtın) der. O kimse yine gelir, hazret-i Ömer’e durumu arz eder, (Efendim, bu zatların parayla alakası yok, hep dağıtıyorlar) der. Hazret-i Ömer, (İşte ben buna şükrediyorum. Dağıtmazlarsa geçim sıkıntılı olur. Dağıttıkları için huzur ve düzen var. Eshab-ı kiram bu şekilde kardeşçe yaşıyorlar. O sevginin aslında, esasında bu var) buyurur.

(Büyüklerin kalbinde zerre kadar dünya menfaati olsa kimse onları sevmez) buyuruluyor. Bu husus, her Müslüman için de geçerlidir.

Paraya düşkün olan sevilmez, onunla oturup dertleşilemez, samimi dost olunamaz.

Ölüp gittikten sonra, dünyaya düşkün olan hangi zengin rahmetle anılıyor? Ama binlerce kilometre uzaklıktaki evliya zatların kabirlerini ziyarete gidilebiliyor.

Makam ve mevkisine değil niyetine bakar
Niyet hayır, âkıbet hayır! Allahü teâlâ kullarının mevkiine, makamına, elbisesine değil, kalbine ve niyetine göre muamele eder. Allahü teâlâ, insanın istediği neticeye kavuşturmak için, ona giden yolu açar. Ancak, çok sevdiği kullarının gideceği yer felaketse, onun istediği o iş için mâniler çıkarır.
Bütün dünyalık görünen işler, bir niyetle âhiretlik olur, bütün âhiret işleri de, bozuk bir niyetle dünyalık olur. Bunun için niyetlerimizi düzeltip, yaptığımız her şeyi Allah için yapmalı.

İbadetlerimize, dinin yayılması için yapacağımız hizmetlere, riya ve ucub gibi hiçbir bozuk niyeti karıştırmamalıyız.

Elinde yara olanın abdest alması

Sual: Elinde yara olup suyu kullanamayan abdestini nasıl alabilir? Namaz vakti çıkacak olursa teyemmüm edilebilir mi?

Cevap: (Halebî)de, mesh bahsi sonunda diyor ki, (Bir veya iki elinde çatlak, ekzama veya başka yara olup, bunları ıslatmak zarar verirse, bu kimse abdest alamaz. Bu sebepten abdest alamayan kimseye, hatır ile veya para ile başkasının abdest aldırması, İmâm-ı a'zama göre müstehabtır. Başkasından yardım istemeden teyemmüm edip kılarsa, namazı kabul olur. Yardımcı veya para bulamazsa, teyemmüm etmesi, imâmeyne göre de, câiz olur). Bundan anlaşılıyor ki, yaralı eline eldiven takıp, eldiven ile abdest alabilirse, böyle abdest alması lâzım olur.

Abdestsiz veya gusülsüz kimse, cenaze ve bayram namazlarını kaçırmamak için, su var iken bile, teyemmüm edebilir. Cuma namazını ve beş vakit namazdan herhangi birinin vaktini kaçırmak korkusu olsa, su varken, teyemmüm edemez. Gusül veya abdest lâzımdır. Namaz vakti kaçarsa, kaza eder. Meselâ, sabah güneş doğması yakın iken uyanan kimse, cünüp ise ve hayız ve nifastan kesilmiş ise, acele gusül eder. Güneş doğarsa, sabah namazını, kerahet vakti çıkınca, sünneti ile birlikte kaza eder. (Teyemmüm), lügatte kastetmek, demektir. (Tam İlmihal s. 149)

***
Sual: Bazı kimseler, Peygamberimiz ve ilk Müslümanlar açlık çekerek ruhen yükseldiler diyerek, aç kalmayı tavsiye ediyorlar. Gerçekten yükselmek için aç mı kalmak gerekir?

Cevap: Bu konuda, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

"Din büyüklerinin yolunda, sünnet-i seniyyeye uymak, hâllerini örtmeye çalışmak, orta hâlli yaşamak, yiyecekte, giyecekte ve her şeyde orta hâli gözetmek vardır. Cahiller bunları riyazet saymazlar. Bunlara göre riyazet, yalnız açlık çekmektir. Çok aç kalmayı pek kıymetli sanırlar. Çünkü, hayvanlar gibi yaşayan bu kimseler, yemeye, içmeye çok önem verirler, hep bunları düşünürler. Bunun için, yememek, içmemek bunlara ağır riyazet görünür. Bu cahiller, sünnete uymaya ve benzerlerine hiç kıymet vermezler. Bu yolun büyüklerine, hâllerini örtmeye çalışmak ve cahillerin kıymet verdikleri riyazetleri yapmamak lazımdır. Açlık çekmek gibi böyle riyazetleri cahiller beğenir, şöhrete sebep olur ve sonu kötü olur. Resûlullah efendimiz; (Dinde ve dünyada parmakla gösterilmesi, insana kötülük olarak yetişir. Bundan ancak Allahü teâlânın koruduğu kimse kurtulur) buyurdu.

Uzun açlıklar çekmek, yemekte ve içmekte orta dereceyi gözetmekten daha kolaydır. Orta hâli gözetmek riyazetinin, çok aç kalmak riyazetinden daha üstün olduğu meydandadır. Yiyecekte, giyecekte ve her işte orta dereceyi gözetmek çok iyidir.

Hak teâlâ, Peygamber Efendimize kırk erkek kuvveti ihsan etmişti. Bu kuvveti ile ağır açlıklara dayanırdı. Eshâb-ı kiram da, insanların en iyisinin sohbeti yardımı ile bu yüke katlanırlardı. Bu yüzden işlerinde ve çalışmalarında hiçbir bozukluk ve gevşeklik olmazdı. Aç iken muharebede düşmanla çarpışırlardı. Eshâb-ı kiramdan başkaları, böyle aç kalsalar, edebleri, sünnetleri, belki de farzları yapamaz hâle gelirlerdi. Gücü yok iken, bu işte Eshâb-ı kirama benzemeye kalkışmak, kendini sünnetleri ve farzları yapamayacak hâle sokmak olur. Hazret-i Ebu Bekir, Peygamber Efendimiz gibi her gün oruç tutmak istedi. Zayıflayıp, takati kalmayınca, Resûlullah Efendimiz, buna üzülerek; (İçinizde benim gibi kim vardır? Rabbimin huzurunda kalırım. Oradan yerim ve içerim) buyurdu. Görülüyor ki, gücü yetmediği şeyi yapmaya kalkışmak iyi değildir."

***

Sual: Abdest ve gusül için hangi hallerde teyemmüm edilebilir?

Cevap: Abdest ve gusül için su bulamamak, kullanamamak, yedi türlü olur:

1- Sudan bir mil uzak olan, niyet etmek şartı ile, teyemmüm eder. Bir mil, dörtbin zrâ'dır ki, 1920 metre eder. Şehirde her zaman su aramak farzdır.

2- Hastanın, abdest veya gusül ile veya hareket etmek ile, hastalığının artacağı veya iyi olması uzayacağı, kendi tecrübesi ile veya mütehassıs ve açıkça günah işlemeyen Müslüman bir doktorun söylemesi ile anlaşılırsa, teyemmüm eder. Hastalıktan sonra, ellerde ve ayaklardaki hâlsizlik de özürdür. İhtiyarlardaki hâlsizlik de böyledir. Bunlar, namazlarını oturarak kılar.

3- Abdest ve gusül yapamayacak kadar bir hasta, para ile dahi, bir yardımcı bulamazsa, teyemmüm eder. Yardımcı ile de teyemmüm edemeyen kılmaz. İyi olunca kaza eder. Zevc ve zevcenin birbirlerine abdest aldırmaları vacib değildir.

4- Gusül abdesti alınca, soğuktan ölmek veya hasta olmak tehlikesi varsa, şehirde dahi olsa, hamam parası yoksa ve başka çare bulamazsa, gusül abdesti için teyemmüm eder ve su ile abdest alır.

5- Su yakın ise de, su yanında düşman, yırtıcı, zehirli hayvan, ateş veya nöbetçi varsa veya kendisi mahpus ise veya abdest alırsan seni öldürürüz, malını alırız diye korkuturlarsa, teyemmüm ederek kılar ise de, bu sebepler kul tarafından oldukları için, gusül ve abdest alınca, bu namazları tekrar kılması lâzımdır.

6- Yolcunun fazla suyu varsa da, kendinin ve yol arkadaşlarının içmesine ve necaseti temizlemesine ve hayvanlarına lâzım olursa, teyemmüm eder. Bu su ile gusül edip, necaset ile kılarsa, kabul olur ise de, günaha girer. Önce teyemmüm edip, sonra necaseti yıkarsa, tekrar teyemmüm etmesi lâzım olur. Çünkü su varken, teyemmüm edilmez. Cünüp kimse, bedeninin bir kısmını yıkayacak kadar veya abdest alacak kadar su bulursa, abdest ve gusül için, bir teyemmüm eder. Teyemmümden sonra, abdesti bozulursa, o su ile, sonra abdest alır. Abdest ve gusülde, bedene dökülen su, bir yere düşünce [elbisesine değil], pis olur ve insan içemez. Hayvana içirilebilir. Susuzluktan ölecek kimse, fazla suyu olandan satın alır. Satmaz ise, zor ile, kavga ve tehdit ile alır. Abdest için su, zor ile alınamaz.

7- Kuyudan su çıkarmak için, kova, ip veya para ile inecek kimse bulamayan, teyemmüm eder ve su bulunca, namazı iade etmez.

Yukarıda yazılı sebeplerden birisi ile teyemmüm edildikte, bu sebep bitince, teyemmüm bozulur. Sebep bitmeden, başka bir sebep hâsıl olur ve sonra birinci sebep biterse, birinci teyemmüm yine bozulur. Yeniden teyemmüm etmek lâzım olur.

Teyemmüm, Hanefide, vakit girmeden önce de sahihtir. Diğer üç mezhepte, vakit girmeden önce sahih değildir.(Tam İlmihal s. 149)

Televizyondaki imama uyarak namaz kılmak

Sual: Hoparlörden işitilen Kur'ân-ı kerim ve ezan seslerine ve televizyondaki imama uyarak namaz kılmak câiz midir?

Cevap: Hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kıyamet yaklaşınca, Kur'ân-ı kerim mizmârdan okunur) ve (Bir zaman gelir ki, Kur'ân-ı kerim mizmârlardan okunur. Allah için değil, keyif için okunur) ve (Kur'ân-ı kerim okuyan çok kimseler vardır ki, Kur'ân-ı kerim onlara lanet eder) ve (Bir zaman gelecektir ki, Müslümanların en sefilleri, müezzinlerdir) ve (Bir zaman gelir ki, Kur'ân-ı kerim mizmârlardan okunur. Allahü teâlâ bunlara lanet eder). Mizmâr, her nevi çalgı, düdük demektir. Hoparlör de, mizmârdır.

Müezzinlerin, bu hadîs-i şeriflerden korkmaları, ezanı, hoparlör ile okumamaları lâzımdır. Bazı din cahilleri hoparlörün faydalı olduğunu, sesi uzaklara götürdüğünü söylüyorlar. Peygamberimiz, (İbadetleri benden ve eshâbımdan gördüğünüz gibi yapınız! İbadetlerde değişiklik yapanlara (bidat ehli) denir. Bidat sahipleri, muhakkak Cehenneme gidecektir. Bunların hiçbir ibadetleri kabul olmaz) buyurdu. İbadetlere faydalı şeyler ilave ediyoruz demek doğru değildir. Böyle sözler, din düşmanlarının yalanlarıdır. Bir değişikliğin faydalı olup olmayacağını yalnız İslâm âlimleri anlar. Bu derin âlimlere (Müctehid) denir.

Müctehidler kendiliklerinden bir değişiklik yapmazlar. Bir ilavenin, değişikliğin bidat olup olmayacağını anlarlar. Ezanı (Mizmâr) ile okumağa sözbirliği ile bidat denildi. İnsanları Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşturan yol insanın kalbidir. Kalp, yaratılışında temiz bir ayna gibidir. İbadetler, kalbin temizliğini, cilâsını arttırır. Günahlar kalbi karartır. Muhabbet yolu ile gelen feyzleri, nurları alamaz olur. Salihler bu hâli anlar, üzülür. Günâh işlemek istemezler. İbadetlerin çok olmasını isterler. Her gün beş kere namaz kılınması yerine, daha çok kılmak isterler. Günâh işlemek nefse tatlı, faydalı gelir. Bütün bidatler, günahlar, Allahü teâlânın düşmanı olan nefsi besler, kuvvetlendirir. Hoparlör ile ezan okumak böyledir. Kitaptaki, televizyondaki, imam resmi, kendisi gibidir. O imama çok benziyor ise de, imamın kendisi değildir. Televizyondaki hareketlerini görse, sesini duysa da, bunun arkasında namaz kılınmaz. (Tam İlmihal s. 168)

***

Sual: Namazı kılarken, vakit çıkarsa bu namaz sahih olur mu? (Vaktin farzı) demekle (bu günün farzı) demek farklı mıdır? (Üzerime farz olan öğleyi kılmağa) diye niyet etmek olur mu?

Cevap: Vaktin içinde olduğunu bilerek, vaktin farzı diyerek, başladığı namazı kılarken, vakit çıksa ve çıktığını bilmese sahih olmaz. Bu günün farzı deseydi, sahih olup, kaza olurdu. Vakti girmeden kılınan farz, nafile olur. Vakti çıktıktan sonra kılınmış ise, kaza olur. Yani (Bu günün öğle namazını eda etmeğe) diye niyet eden kimse, vakit çıkmış ise, öğleyi kaza etmiş olur. Bunun gibi, öğle vakti çıktı sanarak, (Bugünkü öğleyi kaza etmeğe) niyeti ile kılınca, vakit çıkmadığı anlaşılınca, öğleyi eda etmiş olur. Her ikisinde de aynı namaza niyet etmiş, yalnız vaktin çıkmasında yanılmıştır. Fakat, geçmiş öğle namazını kazaya niyet ederek kıldığı namaz, o günün öğle namazının yerine geçmez. Çünkü, bugünün namazına diye niyet etmemiştir. Böylece, eda niyeti ile kılınan öğle namazı geçmişte kılınmamış bir öğle namazının yerine geçmez. Bunun gibi, bir kimse, hazır olan imama uymağa niyet etse ve bunun Zeyd olduğunu sansa, hâlbuki imam başkası ise, bu kimsenin namazı kabul olur. Fakat, Zeyd'e uymağa niyet etse, imam başka birisi ise, bununla kıldığı namaz kabul olmaz. Bir kimse, senelerce, öğleyi vaktinden önce kılmış olsa, ve hepsine (Üzerime farz olan öğleyi kılmağa) diye niyet etse, o günkü öğleyi düşünmese, her gün bir evvelki öğleyi kaza etmiş olur. Yalnız son öğleyi ayrıca kaza etmesi lâzım olur. O günkü öğleyi niyet etse, eda dese de, demese de, her gün o günkü öğleyi eda etmiş olup, vaktinden önce oldukları için, hiçbiri öğlenin farzı olmaz. Nafile olurlar. Hepsini kaza etmesi lâzım olur. Görülüyor ki, namazların vakitlerini bilmek ve vaktin içinde kılmış olduğunu bilmek lâzımdır. (Tam İlmihal s. 214)

***


Sual: Misafire uyan mukim kimse, imam ikinci rekatte selâm verince, kalkıp iki rekat daha kılarken, kıraat eder mi? Kıraatte Kur'ân-ı kerimin tercümesini okumak caiz midir?

Cevap: Misafire uyan mukim kimse, imam ikinci rekatte selâm verince, kalkıp iki rekat daha kılarken, kıraat etmez. Yani, Fatihayı ve sûreyi okumaz. İmam arkasında kılar gibi, ayakta, bir şey okumaz. (Câmi'ur-rümûz) yetmişüçüncü sahifede ve (Tâtârhâniyye)de yüzaltıncı sahifede diyorlar ki, (Âlimlerin bir kısmı, misafir arkasında kılan mukim, üçüncü ve dördüncü rekatlerde kıraat etmez, yani bir şey okumaz dedi. Şemsül eimme Abdül'azîz Halvânî ve başka âlimler, kıraat eder dedi. O hâlde, ihtiyat ederek, okuması daha iyi olur). Kıyam, kıraat mahalli olduğundan, okumanın zararı yoktur. (Halebî-yi kebîr) sonunda diyor ki, (Diş ağrısını kesen ilaç, okumağa mani oluyorsa ve vaktin sonu ise, imama uyar. İmam bulamazsa, okumadan kılar). Çünkü, ağrı meşakkat olup, zaruri hâsıl olmuştur.

Kıraatte, Kur'ân-ı kerimin tercümesini okumak câiz değildir. (Tam İlmihal s. 216)