BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

Son yazılarımız

“Danimarkalı gelin” filmi

Türkiye gazetesinin, DVD’sini okuyucularına hediye olarak verdiği “Danimarkalı gelin” filmindeki önemli mesajlardan bazıları şöyledir:

1- Müslüman olmaya karar verdiğini söyleyen Hatice’ye papaz, Hıristiyanlığın hak din olduğunu söylüyor. Hatice, hak olduğunu delil nedir diye sorunca, İncillerden bir gerekçe gösteremeyip, (Dünya ülkelerine göz at! Niye ileri ülkeler Hıristiyan, geri kalan ülkeler Müslüman) diyor. Japonların, Hıristiyan olmadıkları halde teknikte ilerlemelerinin Hıristiyanlıkla ilgisi olmadığını açıkça göstermektedir.

Gerçek ise şudur: Hıristiyanlar dinlerinden uzaklaştıkça ilerliyor, Müslümanlar ise dinlerinden uzaklaştıkça geriliyor.

2- Kız çocuğu, Hıristiyan filmlerin etkisinde kalarak, (Babacığım, biz günah çıkarmak için niye kiliseye gitmiyoruz) diyor. Babası da, (Biz Hıristiyan değiliz ki, bizim camimiz var) diyor. Bunun üzerine çocuk, (Peki Müslümansak, niye camiye gitmiyoruz) diyerek, toplumun Müslümanlıktan uzak olduğu ve televizyonlardaki kötü yayınların zararları vurgulanıyor.

3- Küçük kız televizyon izleyip, Hıristiyan usulü ellerini bitiştirerek dua ediyor, uygunsuz televizyon yayınlarının zararı anlatılıyor. Ayrıca çocuklara sahip çıkılmadığı, rastgele yetiştirildikleri vurgulanıyor.

4- Dine uygun olarak örtünen bir kız için, sosyetik kadınlar kendi aralarında, (Şuna bak, bunların yüzünden Avrupalılara, turistlere rezil oluyoruz) diyorlar. Oradan geçen iki turist İngilizce yol soruyor, sosyetik kadınlar bilemeyince, örtülü olan kız gelip yolu turistlere tarif ediyor, sosyetik kadınlar kendileri rezil olmamış gibi, pişkin pişkin oradan uzaklaşıyorlar.

5- Danimarkalı gelin, daha örtünmeye başlamadan önce, iş yerinde namaz kılıyor. Patron, (Maaşını buradan alıyorsun, burada namaz kılma, eve gidince kaza et) diyor. O da, (Bu kadar vakti tuvalette geçirsem bir şey demezdiniz) diyerek asıl düşmanlıklarının namaza olduğunu, vakti bahane ettikleri vurgulanıyor.

6- (Hayırlı olsun, oğlun Hollandalı bir gelin getirmiş) diyen adama, (Bunun neresi hayırlı? Evlenmek için göstermelik Müslüman oluyorlar) diyor. Adam, (Bizimkiler daha mı iyi sanki? İsmine bakıyorsun, Ayşe, Fatma… Kendisine bakıyorsun, Avrupalıdan farkı yok) diye cevap veriyor. Burada Müslümanım diyen sosyetiklerin Avrupalı Hıristiyanlardan farklarının olmadığı belirtiliyor.

7- Danimarkalı gelin, (İslamiyet'in hiç kendine has kuralları yok mu? Geldiğimden beri giyiminizin, âdetlerinizin, gezmenizin eğlenmenizin Hıristiyanlardan farklı yanını göremedim. Hiç biriniz bana İslamiyet konusunda tek kelime bile öğretmediniz) diyor. Müslümanım diyen kimselerin Müslümanlıktan hiç haberlerinin olmadığı, sadece nüfus cüzdanı müslümanı oldukları vurgulanıyor.

8- Danimarkalı gelin kitapçıya İslamiyet’i öğrenebileceği dini kitaplar almak istediğini söyleyince, (Burası modern bir semttir, burada o tarz kitaplar bulunmaz) cevabını alıyor. Modern denilen kimselerin Müslümanlıkla ilgilerinin olmadığı, tamamen dinsiz bir hayat sürdükleri vurgulanıyor.

9- Otobüse binerken, profesör kılıklı bir adam, sen benim kim olduğumu biliyor musun diyerek kapalı olduğu için bir kızdan önce girmek istiyor, açık olan Danimarkalı geline de açık olduğu için siz buyurun diyerek, örtülü Müslümanları olan kinini kusuyor.

10- Danimarkalı gelin dinini tam manasıyla yasamak arzusundadır. Bilinçli Müslüman olmak istediğini belirtirken, hem eşinin, hem de eşinin kız kardeşinin dinden uzak yaşadıkları halde, bizim dinimiz iyi demekten başka bir şey bilmemelerine, kulaktan dolma bilgilerle bir de ahkâm kesmelerine tahammül edemez.

11- Hatice, çalıştığı yerde işlerini hiç aksatmayıp çok başarılı olduğu anlatılıyor, böylece Müslümanların vazifelerini titizlikle yaptığı vurgulanıyor.

12- Hatice kapanınca, oradaki kızlar, (Hatice’nin suyu ısındı, ne kadar çok çalışsa da bu yobazlığa müdür tahammül edemez) diyerek, modern zihniyetin açıkça dine karşı olmak olduğu vurgulanıyor.

13- Ayşe, (Bana göre tesettür, örf ve adetlerle ilgilidir) dedikten sonra, (Dinin emir ve yasaklarında, sana göre, bana göre olmaz) cevabını alıyor. Burada, dinde kimsenin şahsi görüşünün geçerli olmayacağı, nakli esas alarak konuşmak gerektiği anlatılıyor.

14- Danimarkalı gelinin kocası, onu toplantılara, kokteyllere örtülü bir şekilde götüremeyeceğini söyleyince, gelin zaten böyle toplantıları sevmediğini, oralarda kendisini, herkesin ağzını açıp baktığı süslü bir vazo gibi hissettiğini söylüyor. Böylece, bu toplantılarda amacın, herkesin başkasının karısıyla kızıyla eğlenmek, oynaşmak olduğu vurgulanıyor.

15- Danimarkalı gelinin örtünmesini, çalıştığı yerdeki gayrimüslim olan müdürü anlayışla karşıladığı halde, ben de müslümanım diyen insanların buna tahammül edemedikleri vurgulanıyor.

16- Baba, eşine ve kızına, (Akşam namazının vakti geçiyor, namazları kıldınız mı?) diye sorunca eşi, (Şu dizi bitsin kılacağız, daha vakit var) diyor. Dizilerin, televizyonun namazların son vakte bırakılmasına sebep olduğu ve dizi izleyeceğiz diye namazı kazaya bıraktıkları, TV’lerin zararları vurgulanıyor.

17- Babaya, açık gezen kızı Ayşe’yi evlendirmek istediği kişi hakkında, (Dini yönden eksikleri olabilir, namaz kılıp kılmadığını araştırmak gerekir) denince, (Eksik olsa bile, kızım onu düzeltir) diyor. Hâlbuki aksinin de olabileceğini yani damadın gelini bozabileceği, hatta bundan önce açık olan kızının da örtünmesi gerektiği hiç önemsenmiyor. Evlenince, namaz kılmayan, sarhoş birisi olduğu meydana çıkıyor. İçip içip Ayşe’yi dövdüğü görülüyor. Müslümanlığı sadece ben de Müslümanım demekten ibaret olduğunun sanıldığı anlatılıyor.

18- Eşi içki içip Ayşe’yi dövünce, Hatice, (Esas hata, adı Müslüman, beyni Avrupalı olarak yaşamaya çalışmanız) diyerek, isimlerinden başka Müslümanlıkla bir ilgilerinin bulunmadığını belirtiyor.

19- Dini kitaplar almak isteyen; ama hangisini almaya karar veremeyen gelin, kütüphanede gördüğü örtülü hanımlara durumunu anlatarak, ne tür kitap alması gerektiğini sorunca bu kadınlar, (İlmihal kitabı okumalısınız) diyerek İslamiyet’in doğru olarak, ancak ilmihal kitaplarından öğrenileceğini belirtmeye çalışıyorlar.

20- Arabadan inen, başı açık olan Ayşe’yi görünce erkekler kendisine laf atıp biraz gezelim diyorlar. Ayşe’nin yanında örtülü olan Hatice’yi fark ettiklerinde ise özür dileyip uzaklaşıyorlar. Kapalı Müslümanların öyle kötü işler yapmayacağı vurgulanıyor.

21- Hatice’yi kapalı görünce, Hatice’nin arkadaşının annesi, (Hatice sen gerçekten yobaz ve gericiymişsin) diyor. Böylece, Müslümanca giyinmenin gericilik ve yobazlık olduğu iftirasının yapıldığı anlatılıyor.

22- Hatice’nin kocası genel müdür olunca, (Böyle giyinemezsin) diyerek örtüsünü alıp onu dövüyor. Böylece modern biriyim diyenlerin Müslümanlığa karşı hiç hoşgörülü olmadığı vurgulandığı gibi, rütbesi arttıkça karılarının açılması ve başkalarına peşkeş çekilmesi gibi bir intiba olduğu anlatılıyor. Kayınvalidesinin yanında kızını dövünce, kaynanası, (Bu barbarlıktır, Avrupa’da olsan bunu yapamazsın) diyerek, hayran oldukları Avrupalılara bile yaranamadıkları vurgulanıyor. İki cami arasında kalan beynamaz gibi, Avrupalıya da, Müslümanlara da ters düştükleri vurgulanıyor.

23- Ayşe, tesettüre uymayan Avrupa usulü bir gelinlik giyince, Hatice, (Siz nasıl Müslümansınız, Avrupa’dan farkınız yok) anlamında yüzünü ekşiterek oradan uzaklaşıyor.

24- Hatice, Hıristiyanlar gibi yaşayan ve sözde Müslüman olan kimselerle, bir Müslüman hanımın beraber yaşayamayacağını anlayınca, bir mektup bırakarak Avrupa’ya ana babasının evine gidiyor. Böylece farklı inançta olan insanların yaşamalarının mümkün olmayacağı vurgulanıyor.

25- Hatice, açık gelinliği gösterip, (Ben bu gelinliği giyip, camide böyle mi nikâh kıydıracağız) diyor. Avrupa’da Kilise’de nikâh kıyıldığı halde, Türkiye’de böyle bir şey yapılırsa laikliğe aykırıymış gibi gösterilir.

26- Hatice dilenciye para veriyor, diğer sosyetik kızlar para vermiyor. Burada Müslümanda merhamet, acıma duygusu olduğu vurgulanıyor.

27- Tesettüre riayet etmeyen Ayşe, (Ben namazımı kıldım) diye babasına yalan söylüyor. Açık gezmekten korkmayanın, yalan söylemekten de korkmayacağı vurgulanıyor.

28- Ayşe, evden çıkarken, başı kapalı çıkıyor, evden uzaklaşınca başını açıyor. Burada, sonradan baskı ve zorlamayla yaptırmanın değil de, daha küçük yaşta çocukken eğitmenin önemi anlatılıyor.

29- Müslüman olduğuna dair eline müftülükten bir kâğıt alsın diyor. Sosyetik aile, gerçek Müslümanlığa değil, gösterişe önem veriyor. Adı Müslüman olsun de kendi ne olursa olsun, onlarca fark etmediği vurgulanıyor.

30- Birinin Müslümanlığının mükemmelliğini göstermek için, (Ramazanda eksiksiz oruç tutar) deniyor. Namaz ve tesettür gibi şeyler hiç önemsenmiyor, sadece oruç tutmakla mükemmel Müslüman olunur sanıyorlar.

31- Sosyetik bayanlar kahve falına bakıp, falı savunuyorlar. Ev sahibi kadın, babam fala inanmazdı deyince, (Bu gerici yobazlara niye geldik ki) diyorlar. Danimarkalı gelin bunları modernleştirir diye birbirlerini teselli ediyorlar. Fala inanmamaya bile, yani kendi inançlarına uymayan her şeye gericilik diyorlar.

32- Hatice, Türklerin Avrupalı gibi dans edişlerine, içki içmelerine ve kumar oynamalarına, dinden tamamen uzaklaştıklarına hayretle bakıyor.

33- Açık gelinlik giyinen Ayşe’ye, prensesler gibi güzel olmuşsun deniyor. Prenses demekle, Avrupalının güzeli örnek gösteriliyor.

34- Ayşe, biz nikâhı camide kıymayız deyince, Hatice’nin gözünde hemen Hıristiyanların kilisede nikâh kıydıkları canlanıyor. Müslümanların kendi dinlerinden çok uzaklaştıklarını anlıyor. Nikâhı camide kıymamakla Avrupalılardan daha ileri dinsizliğe doğru ilerlediklerini hissediyor.

35- Hatice kapanınca, sözde Müslüman olan kocası, (Bu poşete girme merakı nereden çıktı) diye alay edip elinden başörtüsünü alıp tokatlıyor. Dinin emri için, poşete girmek gibi çirkin bir tabir kullanıyor. Bu arada açık duran kız kardeşi Ayşe’ye bakarak, (Bu Müslüman değil mi sanki) demeye getiriyor. Müslüman olmak için kapanmaya gerek olmadığını açıklamaya çalışıyor.

36- Görümcesi Ayşe’ye, sizde dini kitap bulunmaz mı diye sorunca, (Bulunmaz olur mu, en alta bak) diyor. O kadar kitap arasında çok küçük bir dini kitapçık çıkıyor. Hayatlarında olduğu gibi, kitaplıkta da, dine nasıl bir yer verdikleri ortaya çıkıyor.

37- Hatice, kocasına namazla ilgili tabirler soruyor. Namaz kılmayan kocası, bu tabirleri nereden bilsin? Sana kitap alayım oradan öğrenirsin diyor.

38- Hatice, evi terk edip gidince, kocası Müslümanlığı yaşamaya çalışıyor. Otururken gelen dilenciyi boş çevirmiyor. Müslümanlığı yaşamaya başlayınca bir merhamet duygusu oluştuğu anlaşılıyor.

39- Hatice namaz kılıyor; ama namazlardan zevk alamadığını, bir şeyin eksik olduğunu hissediyor. Daha sonra bunun açık gezdiğinden dolayı olduğunu, günahlara devam edenin ibadetlerinden tat alamayacağını anlıyor.

40- Görümcesi Ayşe, kapanmanın dinde yeri olmadığını bir gelenek olduğunu savunuyor. Gazeteler ve ilahiyat profesörleri böyle dedi diyor. Diğer kapalı kızlar, ilmihalden okuyarak bu konuda âyet ve hadislerin bulunduğunu anlatarak, ispat ediyorlar.

41- Müdür olmayı, işe girmeyi ve her çeşit başarıyı kutlamanın, içki içerek, erkek kadın dans ederek, eğlenerek yapıldığı vurgulanıyor.

42- Hatice’nin dinin emrine uyarak kapandığını görünce, Müslüman olduğunu söyleyen kocasının, örümcek kafalılara uyma diyebilecek kadar dinden uzak olduğu vurgulanıyor.

43- Hatice iş yerine kapalı olarak gidince, herkes alaylı bir şekilde bakıyor, açık kadınlardan biri, (Saç kıran olmuştur) diyor, bir diğeri, (Hayır, yobazlığından giyiniyor, Baksana, pardesü bile giymiş) diyor. Kendileri Müslüman olmasa da, hiç olmazsa (Karışmayalım, herkes istediği gibi yaşasın) diyecek kadar bile, batı zihniyetinde olmadıkları anlaşılıyor.

44- Bir kız, Hatice’ye, tesettürün sana yakışmış deyince, (Sana da yakışır sen kapan) diyen Hatice’ye, (Aman aman kalsın, ben istemem) diyor. Güzel olacağına inandığı halde, sırf gerici denmemesi için tesettürden kaçıyor. Türkiye’deki Müslümanca giyinmeye karşı olan tepki vurgulanıyor.

45- Kocasıyla çok içki içtiği için kavga eden Ayşe, kocasıyla olan üzüntülerini anlatınca Hatice, (Dinin emrine uyulmayınca bu huzursuzluk çıkıyor, bunu baştan düşünmek lazımdı) diyor. Ayşe, (Ne yani, sen Müslüman olunca bütün sorunların bitti mi, abimin dün sana dayak attığını nasıl unuttun?) diyor. Abisinin kapandın diye karısına dayak atmakla dine uymamış olduğunu bilmiyor.

46- Hatice, okuduğu kitaplardan, zaruret olmadıkça içkili sofraya oturulamayacağını bildiği için, içki içilen sofraya oturmuyor. Kocası, bunun dinen bir mahzuru olmadığını, oturup meze yiyebileceğini söylüyor. Hatice, hazret-i Ömer’in sözüne benzeterek, (İnandığınız gibi yaşamadığınız için, yaşadığınız gibi inanmaya başladınız) diyor. Maalesef günümüzde yaşadığı gibi inanan, yaşadıkları uygunsuz şeyleri Müslümanlık sanan çok kimse vardır.




İslâmiyeti iyi öğrenmek lâzımdır

Sual: İslâmiyeti dünya çıkarına alet eden kimselere aldanmamak için ne yapmalıdır? Rehber, yol gösterici olmadan İslâmiyeti öğrenmek ve tatbik etmek mümkün olur mu?

Cevap: Tasavvufçular, bâtın ilmine kavuşmak için, riyazetler çekiyor, mücahedeler yapıyorlar. İlm-i zâhirde, sahte, yalancı ilim adamları olduğu gibi, sahte, bozuk kimseler, tasavvufçu kılığına girmişler, bu mübarek yolu, dünya çıkarlarına âlet etmişlerdir. Bu yalancılardan sakınmak, tuzaklarına düşmemek için, onları tanımak lâzımdır. Bunun için de, İslâmiyeti iyi öğrenmek lâzımdır. Doğru ile bozuğu ayıran biricik miyar İslâmiyettir. İslâmiyete uyan bir kimse, tasavvuf yolunda da çalışırsa çok iyidir. Fakat, bu yolda ilerlemek için, kâmil olan Rehberin kontrolü lâzımdır. Kâmil olan Rehber, kalp ve ruh mütehassısıdır. Talibin kalbindeki hastalığı anlayarak, ona uygun olan riyazeti ve zikri seçer, yaptırır. Bekara sûresinin onuncu âyetinde mealen, (Kalplerinde hastalık vardır) buyuruldu. Bu hastalığın tedavisi, Resûlullahın sohbeti ile oluyordu. Başkaca bir riyazete, sıkıntıya lüzum kalmıyordu. Eshâb-ı kiramın hepsi, o sohbetin bereketi ile Resûlullahın mübarek kalbinden feyz aldılar. Tasavvufun en yüksek derecelerine kavuştular. Kendilerinden sonra gelen Evliyanın hepsinden daha yüksek oldular. Onlardan sonra gelenler, Resûlullahın sohbetine kavuşamadıkları için, riyazetler, sıkıntılar çekerek, kalp hastalıklarından kurtulmağa çalışmışlardır. (Kıyâmet ve Âhiret s. 313)

***

Sual: Küfre sebep olan söz ve işlerden bazıları nelerdir?

Cevap: Bir haram-ı kat'iyye -hamr, hınzır eti gibi- helaldir dese veya helal-i kat'iyye, haramdır dese, kâfir olur demişler. [Tütüne haram demek tehlikelidir.]

Cemî' edyânda haram olan, helal edilmesi hikmete muhalif olan bir şeyin helal olmasını arzu etmek küfürdür. Zina ve livata ve karnı doyduktan sonra taam yemek ve fâiz almak veya fâiz vermek gibi. Şarabın helal olmasını temenni küfür değildir. Çünkü şarap her dinde haram değildi. Kur'ân-ı azîm-üş-şânı, laf ve latife arasında istimal etmek küfürdür. Yahya adlı kimseye, (Yâ Yahyâ! huz-il-kitâbe) dese kâfir olur. Kur'ân-ı kerimle alay etmiş olur. Çalgı, oyun, şarkı arasında Kur'ân okumak da böyledir.

Şimdi geldim Bismillâhi dese, afattır. Bir şeyi çok görse (Mâ halakallah) dese, manasını bilmese kâfir olur.

Bir kimse, şimdi sana sövmem, sövmenin adını günah koymuşlar, dese, afattır.

Bir kimse, Cebrâil buzağısı gibi çırılçıplak olmuşsun dese, afattır. Melekle alay etmek olur.

Bir kimse, Allahü tebâreke ve teâlâdan gayri eşyaya yemin etse, haramdır. Haramı işleyen, mürted ve kâfir olmaz. Meğer (Mansûsun aleyh) olan harama helal dese, kâfir olur.

Ve dahi, oğlunun başı için veya başım için kelimelerine, yemin billahi atfetse, mesela, vallahi oğlumun başı için dese, küfür olmasından korkulur. (İslâm Ahlâkı s. 204)

***

Sual: Hazret-i Ebu Bekir gibi din büyüklerine dil uzatanlar var. Bunlara ne demelidir?

Cevap: Mesâbîh-i şerîf ve İzâlet-ül-hafâ an hilâfet-il-hulefâ kitabında, Abdullah ibni Ömer hazretleri buyuruyor ki:

"Resûlullah zamanında, hazret-i Ebû Bekir'in, hazret-i Ömer'in ve hazret-i Osman'ın isimlerini söylediğimiz zaman, hep, (radıyallahü anh) derdik."

Müslümanlar, İslâm dinine kötülük yapanları mesela; Abdullah bin Sebe, Hasan Sabbah ve Ebû Tâhir Karmatî gibileri sevmez. İslâm dinine gönül vermiş, Resûlullah efendimizi çok sevdikleri için, canlarını, mallarını ve vatanlarını feda etmiş olan hazret-i Ebû Bekir'i, hazret-i Ömer'i, hazret-i Osman'ı ve hazret-i Ali'yi ve hazret-i Muâviye'yi çok sever. Peygamber efendimizin Ehl-i beytini ve bu Sahabileri sevenleri de çok sever. Hazret-i Muâviye ve Amr ibni Âs hazretleri gibi, İslâmiyete çok hizmet eden ve İslâm düşmanlarıyla cihad eden Sahabilere iftira edenleri, bir Müslüman sevebilir mi? Bu iftiralarla, gençleri zehirliyorlar. Bu zehir, kötü bir mirastır. Bu mirası, gençlere, masum nesillere intikal ettirmek için kitaplar, dergiler yayınlıyor ve dağıtıyorlar. (Fitne, yalan yayıldığı zaman, doğruyu bilenler, bildirmezlerse, onlara lanet olsun!) hadîs-i şerifi unutuldu mu? Câbir bin Abdullah hazretleri buyuruyor ki:

"Bir kimse, hazret-i Ali'nin yanına geldi ve;

-Yâ Emirel-müminîn! Ebu Bekir Cennette midir, diye sordu. Hazret-i Ali, buna çok üzüldü ve;

-Keşke dünyaya gelmeseydim. Resûlullah efendimizden ve Ondan sonra, hiçbir Müslümandan böyle bir söz işitilmemiştir. Ebu Bekr-i Sıddîk, Resûlullahın yanında veziri, müşaviri, vefatından sonra, halifesi idi. Buna inanmayan kâfir olur. Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri, vefat edeceği zaman beni çağırdı ve bana;

-Ey benim canım! Vefatım yaklaştı. Öldüğüm zaman beni, Resûlullahı yıkamış olan o ellerinle yıka! Kefene sar ve tabuta koy! Cenazemi, Hucre-i saadetin kapısına götür! Ebû Bekir kapıdadır, içeri girmeye izin istiyor diyerek, Resûlullaha söyle, dedi.

-Ebû Bekr-i Sıddîk vefat edince, her söylediğini yaptım. Hucre-i saadetin kapısına koyup izin isteyince; (Sevgiliyi, sevgilinin yanına getirin!) sesini işittik. Bunun için, hazret-i Ebû Bekir'i, Resûlullah efendimizin yanına defnettik! buyurdu.

Zamanımızda bilmemek özür müdür?

Zamanımızda bilmemek özür müdür?

Sual: Zamanımızda, nerede olursa olsun, bir Müslümanın, İslamiyetin esaslarından bazılarını bilmemesi, bu kimse için özür olur mu?

Cevap: 
İslam memleketlerinde, hatta bugün için, dünyanın her yerindeki Müslümanların, iman ve ilmihâl bilgilerini yani İslamiyeti öğrenmesi kolay olup, lüzumlu şeyleri öğrenmemek, bilmemek özür değil, suç olur. Fakat, tatbikatta, yanlış yapmak, bilmeyerek yapmak özür olur. Mesela, her türlü alkollü içkinin haram olduğunu bilmek lazımdır, bilmemek özür değil, suçtur. Fakat, içinde alkol karışık hoşafı veya ilacı yahut şerbeti, karışık olduğunu bilmeyerek içmek, günah olmaz. Karışık olduğunu bilmemesi özür olur. Domuz etinin haram olduğunu bilmemek özür değildir, suçtur. Koyun, sığır eti ile pişti sanarak, domuz eti ile pişmiş yemeği yemek ise, özür olur, affolur.
***

Sual: Zekâtı verilmeyen mal bereketsiz mi olur ve dua etmeyen kimse de, maksadına kavuşamaz mı?
Cevap: Zâdül-mukvîn kitabında deniyor ki:
"Eski âlimler yazmış ki, beş şeyi yapmayan, beş şeyden mahrum olur: 1- Malının zekâtını vermeyen, malının hayrını görmez. 2- Uşrunu vermeyenin, tarlasında, kazancında bereket kalmaz. 3- Sadaka vermeyenin, vücudunda sıhhat kalmaz. 4- Dua etmeyen, arzusuna kavuşamaz. 5- Namaz vakti gelince, kılmak istemeyen, son nefeste kelime-i şehadet getiremez. Namaz kılmanın birinci vazife olduğuna inandığı hâlde, tembellik ederek kılmayan fasıktır. Saliha kızın küfvü değildir. Yani o kıza layık ve uygun değildir."

***
Sual: İlk Müslümanların yani Eshab-ı kiramın verdiği sadakanın sevabı ile şimdiki bir Müslümanın verdiği sadakanın sevabı aynı olur mu?
Cevap: Ebû Sâid-il Hudrî hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Eshabımı kötülemeyiniz! Ruhum onun yedinde olan Allahü teâlâ hakkı için, eğer sizin biriniz Uhud Dağı kadar altın sadaka fakirlere verseniz, onlardan birisinin bir müd miktarı sadakasının yerini tutmaz ve yarım müdünün sevabına erişmez.) [Bir müd, 875 gramdır.]
***

Sual: Bir kimse, anne ve babası izin vermeden, kendisine lazım olan din bilgilerini öğrenmeye gidemez mi?
Cevap: Anadan, babadan izin almadan cihada ve tehlikeli olan yoldan bir yere, hatta farz olan hacca gitmesi caiz değildir. İzinleri olmadan ilim tahsiline gitmesi ise caizdir.

Günahlar, iyi niyetle yapılsa da günahtır

Günahlar, iyi niyetle yapılsa da günahtır

Sual: Bir kimse, haram, günah olan bir şeyi, iyi, güzel niyetle yapsa, yine günah olur mu?

Cevap: 
Günahlar, niyetsiz veya iyi niyet ederek işlenirse, günah olmaktan çıkmaz. (Ameller, niyete göre iyi veya kötü olur) hadis-i şerifi, taatlara ve mubahlara niyete göre sevap verileceğini bildirmektedir. Bir kimse, birinin gönlünü almak için başkasını incitse veya başkasının malı ile sadaka verse, yahut haram para ile mektep, cami yaptırsa, bunlara sevap verilmez. Zulüm, günah, iyi niyetle işlenirse, yine günah olur. Böyle işleri yapmamak sevaptır. Bilerek yapılırsa, büyük günah olur. Günah olduğu bilinmeyerek yapılırsa, Müslümanların çoğunun bildiği şeyleri bilmemek, öğrenmemek de günah olur. Hadîkada deniyor ki:

"Haramların iyi niyetle yapılması, bunları haramlıktan çıkarmaz. İyi niyet, haramlara ve mekruhlara tesir etmez. Bunları taat hâline çevirmez."

***
Sual: Başlanılan farz orucu, bir özür olmadan bozmanın dinen bir mahzuru var mıdır?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Bahr-ür-râıkda diyor ki:
"Bir ibadete başlayınca, bunu özür olmadan bozmak haramdır. Farz olan orucu bozmak için sekiz özür vardır: Hastalık, sefere çıkmak, ikrah yani zalimin zorlaması, kadının hamile olması, çocuk emzirmek, açlık, susuzluk ve ihtiyarlıktır."

***
Sual: Abdest alırken, okunacak duaları bilmeyen kimse ne yapar, bu dualar okunmazsa abdest kabul olmaz mı?
Cevap: 
Abdest alırken, okunacak duaları bilmeyenlerin aldığı abdest sahih olur. Fakat bu duaları kısa zamanda ezberlemeli ve okumalıdır, çok sevaptır. Abdesti bitirdikten sonra;
"Allahümmec'alnî minet-tevvâbîn, vec'alnî min-el-mütetahhirîn, vec'alnî, min ibâdik-es-sâlihîn, vec'alnî minellezîne lâ havfün aleyhim ve lâhüm yahzenûn" duasını okumak çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Her kim abdest aldıktan sonra "İnnâ enzelnâhü" suresini bir kere okursa, Allahü teâlâ, o kimseyi sıddıklardan yazar. İki kere okursa, şehitlerden yazar. Üç kere okursa Peygamberlerle haşrolur.)
(Her kim abdest aldıktan sonra, benim üzerime on kere salâtü selâm getirirse, Allahü teâlâ, o kişinin hüznünü giderip mesrur eder, duasını kabul eder.)

Abdest dualarını bilmeyen, her uzvu yıkarken Kelime-i şehadet okumalı, büyük sevaba kavuşmalıdır.

İnsanlardan utanarak günahı terketmek

Sual: Günah işlemeyi, insanların ayıplamalarından korkulduğu için mi yoksa Allah için mi terketmelidir?

Cevap: Günah işleyecek kimsenin, bu günahtan vaz geçmesi, ya Allahü teâlâdan korktuğu veya insanlardan haya ettiği, utandığı yahut da başkalarının yapmasına sebep olmamak için olur. Allahü teâlâdan korkarak terk etmenin alameti, o günahı gizli olarak da işlememektir. İnsanlardan haya etmek, utanmak, onların kötülemelerinden korkmak demektir. Başkalarının günah işlemelerine sebep olmak, yalnız yapmaktan daha çok günahtır. Başkalarının bu günahı işlemelerinin günahları da, kıyamete kadar bunlara sebep olana yazılır. Bir hadîs-i şerifde;

(İnsan günahını dünyada gizlerse, Allahü teâlâ da, kıyamet günü, bu günahı kullarından saklar) buyuruldu.

Herkese vera sahibi olduğunu bildirmek için, günahını saklamak ve gizli olarak devam etmek, riya olur.

***

Sual: Başkaları günah işlemesin diye, onların hatırı için, sünnetleri, müstehabları terketmek uygun olur mu?

Cevap: Başkalarının günaha girmemeleri için, bir kimsenin mubahları terk etmesi iyi olur. Fakat sünnetleri, hatta müstehabları terk etmesi caiz olmaz. Mesela gıybet yapmamaları için, misvak kullanmayı terk etmek iyi olmaz.

***

Sual: Bir kimsenin, yaptığı ibadetleri başkalarına göstermekten veya onların duymasından haya etmesi, utanması doğru bir şey midir?

Cevap: İbadetlerini başkalarına göstermekten haya etmek, utanmak caiz değildir. Haya, günahlarını, kabahatlerini göstermemeye denir. Bunun için, vaaz vermekten, ilmihal kitabı yazmaktan, satmaktan, imamlık, müezzinlik yapmaktan, Kur'ân-ı kerim okumaktan haya etmek caiz değildir.

(Haya imandandır) hadîs-i şerifindeki haya, kötü, günah şeyleri göstermekten utanmak demektir. Müminin, önce Allahü teâlâdan haya etmesi lazımdır. Bunun için, ibadetlerini ihlas ile yapmalıdır.

***

Sual: Yolda yürürken, ayağımız, giydiğimiz mestten biraz çıksa, abdest bozulmuş olur mu?

Cevap: Ayağın topuğu, mestin topuğundan çıkınca, mest ayaktan çıktı sayılır. Fakat ekseri kitaplar, ayağın yarıdan fazlası, mestin topuk kemikleri hizasından yukarı çıkmadıkça, ayaktan çıktı sayılmaz diyor. Buna göre, mest geniş olup, yürürken, topuğu mestten çıkıp, giren kimsenin meshi caiz olur. Yürürken abdesti bozulmaz.

***

Sual: İnsanları sıkıntıya sokacak, anlamaları zor olan veya fitneye sebep olacak olan nasihatleri yapmak, dinimizce uygun olur mu?

Cevap: Fitneye sebep olacak nasihati yapmamalıdır. Gücü, kuvveti, salahiyeti olan nasihat etmez ise, Müdahene olur ki, haramdır. Gücü yettiği halde, fitne çıkarmamak için nasihat etmezse, Müdara denir ki, caiz olur. Hatta müstehab olur. Güç kullanmak, devlet adamlarının vazifesidir. Alay edenlere, zarar yapacaklara nasihat verilmez. Nasihat, birinin yüzüne karşı olmamalı, umumi olarak, ortadan söylemelidir. Hiç kimse ile münakaşa etmemelidir. Resûlullah efendimize biri geldi. Onu uzaktan görünce;

(Kabilesinin en kötüsüdür) buyurdu. Odaya girince, gülerek karşılayıp, iltifat eyledi. Gidince, hazret-i Aişe, sebebini sordu.

(İnsanların en kötüsü, zararından kurtulmak için yanına yaklaşılmayan kimsedir) buyurdu. O, Müslümanların başında bulunan bir münafık idi. Müslümanları onun şerrinden korumak için müdara buyurdu. Fıskı, fuhşu, zulmü açık, yani herkes arasında yayılmış olanı başkalarına söylemek Gıybet olmayacağı ve şerrinden korunmak için müdârâ caiz olduğu buradan anlaşılmaktadır. Künûz kitabındaki hadîs-i şerifte;

(İnsanlara müdara için gönderildim) buyuruldu.

Dini ve dünyayı korumak için dünyalık vermeye Müdara denir. Dünyalık ele geçirmek için dini vermeye ise Müdahene denir. Tatlı dil ile iyilik ve hatta yalan söyleyerek gönül almak, dünyalık vermek olur. Müslümanların, gizli yaptıkları büyük günahlarını görünce, örtmek lazımdır. Başkalarına söylerse, Kazf olur. Zan ile, iftira ile söylemek ise, daha büyük günahtır.

***

Sual: Kız ve erkek çocukların yatak odalarını kaç yaşından itibaren ayırmalıdır?

Cevap: On yaşına gelen kız ve erkek çocukların yatak odalarını birbirinden ve ana babalarından ayırmalıdır.

Sual: Ana, babanın dışında din büyüklerinin, alimlerin de eli öpülür mü?

Cevap: Alimin, ana babanın eli öpülür, başkasının öpülmez. Arkadaş ile karşılaşınca elini öpmek haramdır.

***

Sual: Kendimizden yaşça ve ilim bakımından büyük olanlar, bulunduğumuz yere geldiği zaman, onları ayağa kalkarak mı karşılamalıdır?

Cevap: Büyükler geldiği zaman, ayağa kalkarak karşılamak müstehabdır. Kendi gelince, kendisi için ayağa kalkılmasını sevmek mekruhtur.

Oje gusle ve abdeste mânidir

Sual: (Tırnaklar, saçlar ve dişler ayrı birer uzuv olmadığı için, buraları abdestte ve gusülde yıkamak gerekmez. Bu bakımdan oje, abdeste ve gusle mâni olmaz) diyen kimsenin maksadı nedir?
CEVAP
Maksadı dinle oynamak, dinde reform yapmaktır. Tırnak uzvun tamamı değilse, parmak da uzvun tamamı değil, uzuvdan bir parçadır. Eli yıkayıp parmağı yıkamayınca abdest ve gusül olmaz. Bir uzvun tamamını yıkamak şarttır. Fıkıh kitaplarında deniyor ki:

İğne ucu kadar kuru bir yer kalsa veya tırnağının altına giren çamur orada kurusa, abdest sahih olmaz. (Hindiyye)

Cünübün bedeninde, guslederken iğne ucu miktarında su değmedik yer kalsa, cünüplüğü gitmez, çünkü bütün bedene suyu ulaştırmak farzdır. (Halebi-yi sagir)

Gusülde, ağzının ve burnunun içini ve tepeden tırnağa kadar bütün bedenini, hiçbir kıl dibi kuru kalmamak üzere, güzelce yıkamak farzdır. (Nimet-i İslam)

Guslün farzının üçüncüsü, tepeden tırnağa kadar, bütün bedeni üzerinde, mum, hamur, göz çapağı gibi, altına suyun geçmesine mâni bir şey bırakmamak üzere, bir kere yıkamaktır. (Nimet-i İslam)

Diş çukurundaki yemek artıkları sert olup, altına su geçmezse, gusül sahih olmaz. (Merakıl-felah, Tahtavi, Feth-ul-kadir, Halebi-yi kebir, Mecmua-i Zühdiyye)

Gusülde, ağıza ve buruna su vermek ve vücudun tamamını yıkamak farzdır. Bilerek bir kıl dibi kuru kalırsa cünüplükten kurtulamaz. (Tergib-üs-salat)

Yıkaması farz olan yerde, iğne ucu kadar ıslanmamış yer kalırsa, abdest sahih olmaz. (İslam Ahlâkı)
Görüldüğü gibi, vücudun bir yerinde iğne ucu kadar ıslanmadık kuru yer kalsa gusül sahih olmuyor. Elin parçası olan tırnakları ve ağzın parçası olan dişleri de, gusülde yıkamak farzdır. İğne ucu kadar kuru yer, kasten bırakılırsa gusle mânidir, fakat farkında olmadan, avuç içi kadar da kuru yer kalsa yine gusle mâni olmaz. (Acaba kuru yer kaldı mı?) diye vesvese edip tekrar tekrar yıkamak günah olur.

Toplantıya geç kalan

Sual: (Toplantıya geç kalan, on lira para verecek veya bir kilo tatlı getirecektir) gibi bir anlaşma yapmak caiz midir?
CEVAP
Evet, caizdir. Bahse girmek değildir, yani kumara girmez.

Aşkını gizleyen şehit olur mu?

Sual: Ben namaz kılmam, tesettüre riayet etmem, başka günahları da işlerim, fakat (Âşık olup, aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehit olur) hadisi gereğince, aşkımla günah işlesem, durumu çok kimse bilse, yine şehit olarak ölmez miyim?
CEVAP
Önce şunu bildirelim: Doğru iman sahibi olmayan ve namazlarını kılmayan kimse şehit olamaz. (İslam Ahlakı)

Bu hadis-i şerifte üç husus belirtiliyor:

1- Bugün aşk denince şehevi duygular anlaşılıyor. Aşk ayrı, nefsanî, şehvanî arzular ayrıdır. Nefsine tâbi olan Cehenneme gider. Nefsanî duygulara aşk denmez. Sevgi çok olunca, buna aşk denir. Mevlid kitabında, (Habibim sana âşık oldum) deniyor. Yani Allahü teâlâ Resulullah'ı çok seviyor demektir. Bu aşkı günümüzün gençleri gibi düşünen bir yazar, (Mevlid kitabının burası yanlış) diyor. Esas yanlış kendisindedir. Evlenmekten maksat, kendini günahlardan korumak ve Allahü teâlânın rızasını kazanmak olmalıdır. Allahü teâlânın rızası için olmayan şehevi duygulara aşk dememeli.

2- Aşkının gizli kalması deniyor. Hem âşık olduğunu kimse bilmeyecek, hem de kimse duymayacak. Hiç kimse bilmeden yanıp tutuşacak. Aşkı yüzünden günah da işlemeyecek.

3- İffetini, yani namusunu koruyarak ölmek deniyor. Mesela karşı cinsin elini tutmuşsa haram işlenmiş olur, iffet korunmamış olur. Hadis-i şerifte iffeti koruma şartı var. İffet korunmayınca nasıl şehid olunur ki?

Aşkla şehevi duyguları karıştıran gençler, bu söylenenlere kulak asmıyorlar. Atalarımız boşuna, (Cahile kelam, nafile kelam) dememişler.

Ezeli hazine

Sual: Tam İlmihâl'in başındaki (İşte budur, miftah-ı genc-i kadim. Bismillahirrahmanirrahim) ifadesinin mânâsı nedir?
CEVAP
Miftah=Anahtar. Genc=Hazine. Kadim=Eski, ezeli. Yani (Ezeli hazinenin anahtarı Bismillahirrahmanirrahim) demektir.

Yürü ya kulum!

Sual: Bazı zengin kimselerden bahsederken, (Allah buna yürü ya kulum demiş) deniyor. Böyle demek caiz mi?
CEVAP
Caizdir, mahzuru olmaz.

Kâinat tesadüfen yaratılmamıştır!..

Sual: Kendilerini bilim adamı diye tanıtan bazı kimseler, "bu kâinat ve içindekiler rastgele, tesadüfen olmuştur, bir yaratıcısı yoktur" diyorlar. Bunların sözlerinde gerçeklik payı olabilir mi?

Cevap: Dünyanın her yerinde ayrı ayrı manzaralar var. İnsan bakmaya doyamıyor. Bunlar kendi kendisine mi var olmuş? Her varlık, hep hesaplı ve düzenli, sanki her şey aynı bir makineden çıkmış gibi. Her şey fizik, kimya, biyoloji, astronomi kanunlarına bağlı. Hele, insanın yaratılışındaki ahenk ve nizam! İçimizdeki organların, bir makinenin parçaları gibi, birlikte çalışması, anlayanları hayran bırakmaktadır. Darwin bile;

"Gözün yapısındaki intizamı, incelikleri düşündükçe, hayretten tepem atacak gibi oluyor" demiş.

Bütün varlıklar, birbirlerine değişmez kanunlarla bağlı. Dine inanan bütün din sahipleri, bunları yaratan, bilen, bir Hâlık yani Yaradan var diyor. Hiçbir dine inanmayanlar ise, her şey rastgele, tesadüfle var olmuş diyor. Her şeyin sahibi yaratıcısı, Peygamberleri ile haber de gönderiyor.

(Her şeyi ben yarattım. Hepinizin sahibi benim. Bana inanırsanız, sizi Cennetime koyacağım. Sayısız nimetler vereceğim. Sonsuz zevk ve saadet içinde yaşayacaksınız. Peygamberlerime inanmayanları Cehennemde sonsuz cezalandıracağım) diyor.

Cennet ve Cehennem yok ise, Peygamberlere, ahirete inanmış olanlar, aldanmış ise, bunlar hiç zarar görmeyecek. Fakat Peygamberlerin sözleri doğru olduğundan, bunlara inanmayanlar ve bunların sözlerini değiştirenler, sonsuz azap göreceklerdir.

***

Sual: Allahü teâlânın, Âdem aleyhisselamdan itibaren gönderdiği kitapların adedi ne kadardır ve isimleri belli midir?

Cevap: Allahü teâlâ, yeryüzüne, yüz sayfa ve dört büyük kitap indirmiş, göndermiştir. Bunların hepsini, Cebrail aleyhisselâm getirmiştir. On sayfa âdem aleyhisselâma; elli sayfa Şît aleyhisselâma; otuz sayfa İdris aleyhisselâma; on sayfa da, İbrahim aleyhisselâma gönderildiği hadîs-i şerifte bildirilmiştir.

Sayfa; küçük kitap, risale demektir. Bizim bildiğimiz bir yaprak kâğıdın bir yüzü demek değildir.

Dört büyük kitaptan, Tevrat Musa aleyhisselâma; Zebur Davud aleyhisselâma; İncil İsa aleyhisselâma; Kur'ân-ı kerim de, ahir zaman yani son Peygamber Muhammed aleyhisselâma inmiş, gönderilmiştir.

***

Sual: Küfre sebep olan söz ve işlerden bazıları nelerdir?

Cevap: Bir kimse, Allahü teâlâ, bana Cennet verirse sensiz Cennete girmem dese, yahut filan ile Cennete girmeğe emir olunsam, girmem, yahut Allahü teâlâ bana, Cennet verse, istemem, lâkin didarını görmek dilerim dese, bu sözler, küfürdür demişler. Bir kimse, iman artar ve eksilir dese, küfürdür, demişler. Birgivî buyuruyor ki: (Mü'menün bih) itibariyle, artar ve eksilir dese, küfürdür. Amma, yakîn ve kuvvet-i sıdk itibariyle olursa, küfür değildir. Zira müctehidlerden bir çok kimseler, imanın ziyade ve noksanına kaillerdir.

Bir kimse, kıble ikidir, biri Kâbe ve biri Kudüs'tür, dese, küfürdür, demişler. Birgivî buyurur ki: Şimdiki hâlde ikidir dese küfürdür. Amma Beyt-i mukaddes kıble idi. Sonra, kıble Kâbe oldu dese, küfür değildir.

Bir kimse, bir âlime buğz etse veya sövse, bu yaptığı sebepsiz ise, o kimsenin küfründen korkulur.

Bir kimse, kâfirlerin ibadetleri, İslâmiyete uymayan işleri güzeldir dese ve böyle itikat etse küfürdür.

Bir kimse, taam yerken konuşmamak Mecusilerin iyi âdetlerindendir dese, yahut adetli ve lohusa hâlinde, avretle yatmamak, Mecusilerin iyi şeylerindendir, dese, o kişi kâfir olur, demişler.

Bir kimse, bir kişiye, sen mümin misin? dese, o dahi, inşallah dese ve tevile kâdir olmasa, küfürdür.

Bir kimse, evladı ölen kimseye, Allahü teâlâya senin oğlun gerek idi, dese, kâfir olur, demişler.

Bir avret, beline bir kara ip bağlasa, bu nedir? deseler, zünnardır dese, kâfir olur, erine haram olur. (İslâm Ahlâkı s. 202)

İnsan, sevdiğini çok zikreder

Sual: Allahü teâlâyı ve Onun sevdiklerini sevmenin alameti, onların yolunda bulunmak ve onları çok hatırlamak mıdır?
Cevap: Kalp hastalığının ilacı, İslâmiyetin emirlerine uymak, yasak ettiklerinden sakınmak ve Allahü teâlâyı çok zikretmek, yani ismini ve sıfatlarını hatırlamak, kalbe yerleştirmektir. Çünkü insan sevdiğini hiç unutmaz...

Vaktiyle Muhammed Şüveymî hazretlerinin yanına biri gelerek, sıkıntıda olduğunu, bunun için kendisine yardımcı olmasını ister ve çok yalvarır. Bu kimse, bir kadınla evlenmek ister fakat o kadın bunu kabul etmez. Gelen kimsenin derdini dinleyen Muhammed Şüveymî hazretleri, ona sessiz bir oda göstererek;

-Buraya gir, kapıyı kapat ve devamlı olarak o kadının ismini söyle! buyurur. Orada bulunanlar, ilk bakışta bir mana veremezler ise de, hocalarının sözlerinde bir hikmet bulunacağını düşünüp, neticeyi beklemeye başlarlar. O kimse ise, gece, gündüz evlenmek istediği kadının ismini söylemeye devam eder. Bir müddet geçtikten sonra, kaldığı odanın kapısı vurulur ve;

-Ben filan kadınım, senin için geldim, kapıyı aç demektedir. Adam bu kadının önceki hâlini, bir de şimdiki hâlini düşünür ve birden kalbi değişir, kendi kendine;

"Mademki sevdiğine, ismini çok anmakla kavuşuluyor. O hâlde ben niye başka şeylerle meşgul oluyorum. Rabbimin ismini zikretmekle meşgul olur, Ona ulaşmayı tercih ederim" diye düşünür.

Kadını geri gönderir, kendisi Allahü teâlânın ismini zikretmekle meşgul olmaya başlar. Böylece kalp gözü açılır ve evliyalık yolunda ilerlemeye başlar. Bu hâli görenler, Muhammed Şüveymî hazretlerinin o kimseyi, o odaya koymasının hikmetini böylece anlamış olurlar...

İnsanın saadete kavuşması için, âdetlerinde, ibadetlerinde, kısacası her işinde din ve dünya büyüklerinin reisine benzemesi lazımdır. Beden ve kalple erişilebilecek bütün yüksek dereceler,

Resûlullah efendimizi sevmeye bağlıdır. Bunun için, ibadetlerin en kıymetlisi, Allahü teâlânın dostlarını sevmek ve düşmanlarını sevmemektir. Dostun sevdiklerini sevmek, düşmanlarını sevmemek, insanda kendiliğinden hasıl olur. Seven kimse, eğer sevgisi samimi ise, sevdiğine her konuda itaat eder ve onu hiç unutmaz. Peygamber efendimiz buyurdu ki:

(İnsan, sevdiğini çok zikreder, hatırlar.)

***
Sual: Orucu bozan şeyler genel olarak nelerdir? Oruç tutmamak için özürler var mıdır? Gıybet, nemime gibi şeyler orucu bozar mı?
Cevap: Altı şey orucu bozar: Taam yemek, içilecek şeylerden birini içmek, cima etmek, hayız, nifas, ağız dolusu kusmak.
Yalan, gıybet, nemime, yani Müslümanlar arasında söz taşımak, yalan yere yemin gibi şeyler, orucu bozmazlar. Fakat, sevabını giderirler.
Ve dahi, yedi kimse, orucu yer:
1- Hasta, 2- Misafir [ertesi gün], 3- Hayız, 4- Nifas üzere olan hâtun, 5- Hâmile hâtunun kudreti yetmezse, 6- Emzikli olan hâtun, çocuğuna zarar olursa, 7- Pîr-i fâni olmak. (İslâm Âhlâkı s. 301)

Birkaç şey orucu bozar. Resûl-i ekrem "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimiz buyurdu ki: (Gıybet etmek, nemime, yani söz gezdirmek, yalan yere yemin etmek, nâ mahremlere şehvetle bakmak gibi şeyler [nafile] orucu bozarlar.) Farz orucun da sevablarını giderirler. Gıybet, hem Allahü teâlânın ve hem de insanların hakkı olması bakımından çok büyük mesuliyeti mucip bir hata ve büyük bir günahtır. Gıybet edenlerin dili, kıyamet günü feci bir manzara arz ederek bütün mahlûkat arasında mahcup ve rezil olacaktır. Gıybet, Kur'ân-ı kerimde sarâhaten men edilmekte ve ölmüş kardeşinin etini yemek gibidir, denilmektedir. (İslâm Âhlâkı s. 437)

***
Sual: Zekât olarak başka cins mal verilebilir mi? Hayvan zekâtı olarak orta halli olanı verilmez ise ne yapmak gerekir?
Cevap: (Bedâyı'us-sanâyı')da diyor ki, (Zekât olarak verilecek mal, zekâtı lâzım olan malın cinsinden veya başka cinsten zekât malı olmalıdır. [Altın yerine, fakire elbise, ayakkabı, buğday, yağ gibi şeyler vermek câiz değildir.] Zekât malı, ayn veya deyn olur. Ayn olan zekât malı, vezin ile veya hacim ile ölçülür veya ölçülmez. Ölçülmez ise, ya sâime hayvan olur. Yahut, ticaret urûzu olur. Sâime ise, nass ile bildirilen hayvanın kendi verilince, orta hallisi verilir. Aşağı hâlde olanı verilirse, orta halliden farkı kadar altın veya gümüş de verilir. Hayvanın kıymeti verilince, yine orta hallinin kıymeti verilir. Aşağı hâlde olanın kıymeti verilirse, altın veya gümüş ile tamamlanır. İki orta koyun yerine kıymetleri toplamında bir semiz vermek câiz olur. Çünkü, fâiz malı olmayanlarda, kıymete itibar olunur. Ticaret urûzundan nass ile bildirilenin kırkta biri verilir. Kendi cinsinden olan başka mal verilirse, iyi yerine orta veya aşağı mal verilince, aradaki farkı tamamlamak lâzım olur. Çünkü urûz, ağırlıkla veya hacim ile ölçülmeyen eşya demektir. Bunlarda miktar farkı fâiz olmaz. Meselâ, bir iyi elbise yerine, iki adi elbise vermek câiz olur. Kendi cinsinden olmayan başka mal verilirse, farz olan miktardan az verirse, aradaki farkı tamamlaması lâzım olur. Zekât malı, vezin veya hacim ile ölçülür ise, malın kendinin kırkta biri verilir. Kendi cinsinden olmayan başka zekât malı verirse, kendi kıymeti kadar vermesi lâzım olur. Kendi cinsinden başka mal verirse, Şeyhayne göre "rahime-hümallahü teâlâ", kıymeti kadar değil, miktarı kadar verilir. Meselâ, ikiyüz kilo ticaret malı iyi cins buğdayın kıymeti ikiyüz dirhem gümüş olsa, bunun zekâtı olarak beş kilo adi buğday vermek câiz olur. Bunun gibi, ikiyüz dirhem ceyyid gümüşün zekâtı olan beş dirhem ceyyid gümüş yerine, beş dirhem züyûf verilebilir. Nezir vermek de böyledir.

Altın ile gümüş mutlak (Semen)dirler. Semen olarak yaratılmışlardır. İnsanın herhangi bir ihtiyacını gidermek için kendileri kullanılmaz. İhtiyaç eşyasını satın almak için vasıtadırlar. Başka eşya ise, hem semen olarak, hem de kendileri kullanılmak için yaratılmışlardır.) (İslâm Ahlâkı s. 295)

Sevmek için, sevgilinin düşmanlarına düşman olmak lâzımdır

Sual: Hazret-i Aliyi sevdiğini söyleyen bazıları Eshâb-ı kiramın en üstünlerine düşmanlık etmektedirler. Eshâb-ı kirama düşmanlık ederek hazret-i Ali efendimiz sevilmiş olur mu? Allahü teâlâ için olan en kıymetli şey, Hubb-i fillah ve Buğd-ı fillah değil midir?

Cevap: Büyük İslâm alimi, Evliyanın baş tacı, zamanının kutbu, kayyûm-i rabbânî (Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî) Serhendî "rahmetullahi aleyh" hazretleri, (Mektûbât) kitabının birinci cildi, yirmiikinci mektubunda buyuruyor ki:

Bazı kimseler, hazret-i Aliyi sevmiş olabilmek için, Eshâb-ı kiramın en üstünlerine düşmanlık etmek lâzımdır diyorlar. Bu sözleri ve anlayışları çok yanlıştır. Çünkü, sevmek için, sevgilinin düşmanlarına düşman olmak lâzımdır. Dostlarına düşmanlık lâzım değildir. Allahü teâlâ Fetih sûresinde (Eshâb-ı kiramın birbirlerine rahîm olduklarını), seviştiklerini bildiriyor. Rahîm, pek çok ve devamlı acımak, sevişmek demektir. Bu âyet-i kerime, Eshâb-ı kiramın "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" pek çok seviştiklerini haber vermektedir. Rahîm kelimesi, arabî gramerinde (sıfat-ı müşebbehe)dir. Sıfat-ı müşebbehe, devamlı, sürekli olmayı bildirir. Bunun için, Eshâb-ı kiramın pek çok sevişmelerinin devamlı, sürekli olduğu anlaşılmaktadır. Merhamete, sevişmeğe sığmayan, çekememek, kin beslemek, haset etmek ve düşmanlık gibi kötülüklerin, Eshâb-ı kiram arasında bulunamayacağını, bu âyet-i kerime bildirmektedir. Hadîs-i şerifte, (Ümmetimin ümmetime karşı en merhametlisi, Ebû Bekir'dir) buyuruldu. Ümmetin en merhametlisi olan kimsede, bu ümmetten herhangi birine karşı kin ve düşmanlık bulunabilir mi?

Hadîs-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselama, yalnız benim için ne yaptın dedi. Ya Rabbi! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim ve zikir yaptım cevabını verince, kıldığın namazlar, seni Cennete kavuşturacak yoldur, kulluk vazifendir. Oruçların, seni Cehennemden korur. Verdiğin zekâtlar, kıyamet günü, sana gölgelik olur. Zikirlerin de, o günün karanlığında, sana ışık olur. Benim için ne yaptın buyurdu. Ya Rabbi! Senin için olan şeyi bana bildir deyince, Allahü teâlâ, ya Mûsâ, sevdiklerimi sevdin mi ve düşmanlarıma düşmanlık ettin mi buyurdu. Mûsâ aleyhisselam, Allahü teâlâ için olan en kıymetli şeyin, Hubb-i fillah ve Buğd-ı fillah olduğunu anladı). (Fâideli Bilgiler s. 209)

***

Sual: Dinimize göre babasını, anasını öldüren bir kimse, bunların bıraktığı mirastan pay alabilir mi?

Cevap: Köle, meyyiti öldüren, başka dinden olanlar ve mürtetler yani Müslüman iken Müslümanlıktan dönenler miras alamaz. Katle, öldürmeye yardım eden de, katil gibi miras alamaz. Bunların akil ve baliğ olmaları da şarttır. Mürtede vâris olunur, fakat mürted, Müslümana vâris olamaz.

***

Sual: Cuma günü, camiye erken gidip, vakit girinceye kadar namaz kılmanın mahzuru olur mu?

Cevap: Güneş tepede iken, yani öğle namazının vaktinden temkin zamanı kadar evvel olan zaman içinde, her namazı kılmak haramdır. Bu zamanda, her namazı kılmanın, cuma günleri için de geçerli olduğu fıkıh kitaplarında yazılıdır.

***

Sual: Kur'ân-ı kerimdeki duraklardan "lâ" harfi bulunan yerde, nefesi yetişmeyip duran kimse nasıl hareket etmelidir?

Cevap: Kur'ân-ı kerimdeki duraklardan "Lâ" bulunan yerde, nefesi yetişmeyip durulursa, evvelki kelime ile birlikte tekrar okunur. Âyet-i kerime sonunda durunca, tekrar edilmez.

***

Sual: Namazda gözleri yummanın, namaza bir zararı olur mu?

Cevap: Namazda gözleri yummak tenzihen mekruhtur. Zihni dağılmasın diye yumarsa, mekruh olmaz.

***

Sual: Buğday ekmek için kiralanan tarlaya, yonca ekilirse, tarlanın kirası değişir mi?

Cevap: Kiracı, tarlaya buğday ekeceğim deyip de yonca ekerse, tarla sahibi kirayı arttırabilir.

***

Sual: Yük için hayvan veya kamyon kiralayan kimse, bunlara istediği yükü yükleyebilir mi?

Cevap: Hayvana, kamyona konacak eşyanın cinsi değil, ağırlık şart edilir. Fakat, zararlı şey yüklenmez. Hayvanı çekerek veya döğerek sakat ederse öder.

***

Sual: Dükkânına veya evine, daha fazla kira veren olduğu zaman, müddet bitmeden, kiracı çıkarılabilir mi?

Cevap: Mal sahibi, daha fazla kira veren bulunca, müddet bitmeden, mukaveleyi, anlaşmayı bozamaz.

***

Sual: Su ile abdest alan bir kimse, teyemmüm yapmış kimseye uyarak, cemaatle namaz kılabilir mi?

Cevap: Abdest alan, teyemmüm etmiş olana, ayakta kılan, oturarak kılana ve nafile kılan, farz kılana uyabilir. Dinini bilen bir imam arayıp ona uymalıdır.

***

Sual: Fakire zekât verirken, en az ne kadar vermek gerekir?

Cevap: Fıkıh kitaplarında; "Fakirin, hiç olmazsa, bir günlük ihtiyacını karşılayacak kadar vermek müstehabdır" buyuruluyor.

Adaletten on iki huy doğmaktadır

Sual: Adaletten hangi huylar meydana çıkar?

Cevap: Adaletten on iki huy doğmaktadır:

1- Sadakattir. Arkadaşını sevmektir. Onun iyiliğini, rahatını istemektir. Onu zarardan korumaktır. Onu sevindirmeğe çalışmaktır.

2- Ülfettir. Bir topluluğun, din ve dünya düşüncelerinde, inançlarında birbirlerine uygun olmalarıdır.

3- Vefadır. İyi geçinmek, yardımlaşmaktır. Sözünde durmak, hakkını gözetmektir de dediler.

4- Şefkattir. Başkalarına dert, felâket gelmesinden üzülmektir. Herkesin sıkıntıdan kurtulmasına çalışmaktır.

5- Sıla-i rahimdir. Akrabayı, yakınlarını gözetmek, ziyaret etmek ve yardım etmektir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" bir hadîs-i şerifte, (Putları, tapınılan heykelleri kırmak için ve akrabaya iyilik etmek için gönderildim) buyurdu.

6- Mükafattır. İyiliğe karşı iyilik etmektir.

7- Hüsn-i şirkettir. Hakkı gözetip adalet eylemektir.

8- Hüsn-i kazadır. Herkesin, her şeyde hakkını gözetip, başa kakmamak ve pişman olacak iş yapmamaktır.

9- Teveddüddür. Teveddüd, muhabbet demektir. Arkadaşlarını sevip, hediye vermek, kendini sevdirmektir.

10- Teslimdir. İslâmiyetin emirlerini ve yasaklarını ve İslâm ahlâkını, tatlı gelmese dahi, kabul edip razı olmaktır.

11- Tevekküldür. İnsan gücünün dışında olan ve değiştirilemeyecek olan üzücü hâdiseleri, olayları, ezelde takdir edilmiş, yazılmış bilip, üzülmemek, Allahü teâlâdan geldiğini düşünerek, seve seve karşılamaktır.

12- İbadettir. İbadet, her şeyi yoktan var eden ve her canlıyı, her an görünür görünmez kazalardan, belâlardan koruyan ve her an çeşitli nimetler, iyilikler vererek yetiştiren Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmektir. Ona hizmette kusur etmemeğe çalışmaktır. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş olan Resûllere, Nebîlere "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât", Velîlere, Âlimlere "rahime-hümullahü teâlâ", benzemeğe özenmektir. (İslâm Ahlâkı s. 152)

***

Sual: Müslümanlara ilk önce neleri öğretmek gerekir? İman bilgileri mi yoksa ibadet bilgileri mi önceliklidir?

Cevap: Müslümanlar iki kısımdır: Havâs [alimler] ve avam [cahiller]. Türkçe (Dürr-i yektâ)da diyor ki, (Avam, sarf ve nahiv ve edebiyat ilimlerinin usullerini, kaidelerini bilmeyen kimselerdir. Bunlar fetva kitaplarını anlayamaz. Bunların, (iman) ve (ibadet) bilgilerini arayıp, sorup, öğrenmeleri farzdır. Âlimlerin de, sözleri, vaazları ve yazıları ile, önce iman, sonra dinin temeli olan beş ibadeti öğretmeleri farzdır. (Zahîre) ve (Tâtârhâniyye) kitaplarında, imanın şartlarını ve (Ehl-i sünnet itikadı)nı öğretmenin her şeyden evvel lâzım olduğu bildirilmektedir). Bunun içindir ki, büyük âlim, zahir ve bâtın ilimlerinin mütehassısı seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî "rahmetullahi aleyh", vefatına yakın, (İstanbul camilerinde, otuz sene, yalnız Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan imanı, yani Ehl-i sünnet itikadını ve İslâmın güzel ahlâkını anlatmağa çalıştım. Ehl-i sünnet âlimleri, bu bilgileri, Eshâb-ı kiramdan, Onlar da, Resûlullahtan öğrendiler.) demiştir. İman bilgilerine (Akait) ve (İtikat) denir. Bunun için biz de, bütün kitaplarımızda, Ehl-i sünnet itikadını, İslâmın güzel ahlâkını, herkese iyilik ve hükûmete yardım etmek lâzım olduğunu bildiriyoruz. Seyyid kutb ve Mevdûdî gibi din cahillerinin ve (Teblîg-ı cemâ'atcı) gibi bid'at sahiplerinin, yani mezhepsizlerin hükûmete karşı kışkırtıcı, kardeşi kardeşe düşman yapıcı, bölücü yazılarını tasvip etmiyoruz. (İslâm Ahlâkı s. 153)

***
Sual: İbadetin en üstünü, en kıymetlisi nedir? Ehl-i sünnet olmayanın durumu nasıl olur?

Cevap: Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Din, kılıçların gölgeleri altındadır) buyurarak, Müslümanların hükûmet ve kanun himâyesinde rahat yaşayabileceklerini bildirdi. Hükûmet, kuvvetli oldukça, rahat, huzur artar. Avrupa, Amerika gibi kâfir memleketlerde rahat yaşayan, dinî vazifelerini serbestçe yapan Müslümanlar da, kendilerine hürriyet veren hükûmete, kanunlara karşı gelmemeli, fitneye, anarşiye âlet olmamalıdır. Ehl-i sünnet âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ" böyle olmamızı emretmektedir. İbadetin en üstünü, en kıymetlisi, fitne fesat ateşi ile oynamamak ve isyan edenlere, fitne, anarşi çıkaranlara âlet olmamak, (Ehl-i sünnet itikadı)nı öğrenip, imanının buna uygun olmasına çalışmaktır. İmanını böyle düzelterek, (Bid'at ehli) denilen yetmişiki çeşit bölücü, bozuk inanıştan kurtulduktan sonra, ibadetlerde de bid'at işlemekten sakınmalıdır. İslâmiyetin emretmediği şeyleri ibadet zan ederek yapmağa (İbadette bid'at) denir. Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Ahkâm-ı islâmiyyeye uymağa (İbadet etmek) denir. İbadetlerin doğru olarak yapılmasını bildiren (Dört mezhep) vardır. Bunların dördü de haktır, doğrudur. Bu dört mezhep, Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli mezhebidir. Her Müslümanın bu dört mezhepten birisinin (İlm-i hâl) kitabını okuyup, ibadetlerini bu kitaba uygun yapması lâzımdır. Böylece, bu mezhebe girmiş olur. Bu dört mezhepten birine girmeyen kimseye (Mezhepsiz) denir. Mezhebiz olan, Ehl-i sünnet değildir. Ehl-i sünnet olmayan da, ya (Bid'at ehli)dir, yahut kâfirdir. (İslâm Ahlâkı s. 153)

'Ümmetim, yetmişüç fırkaya ayrılacaktır'

Sual: Müslümanların çeşitli fırkalara ayrılacağını Peygamber efendimiz biliyor muydu?
Cevap: 
Resûlullah efendimiz ümmetinin başına gelecekleri bildirirken;
(Benî İsrail yetmişiki millete ayrıldı. Ümmetim de, yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yalnız bir fırka kurtulacak, diğerlerinin hepsi Cehenneme gidecektir) buyurdu. Eshâb-ı kiram;

-O hangisidir ya Resûlallah, deyince;
-Benim ve Eshâbımın yolunda olanlardır buyurdu. Bu hadis-i şerifi, imam-ı Tirmizi hazretleri, Abdullah bin Ömer hazretlerinin haber verdiğini bildiriyor. İmâm-ı Ahmed'in ve Ebû Dâvud hazretlerinin naklettiklerine göre de;

(Bunlardan yetmişikisi Cehennemde, geri kalan biri Cennettedir. Bu da, bir cemaattir) buyurdu.
Bu hadis-i şerifte bildirilen tek kurtuluş fırkasını ve bunların Cennete girmeye sebep olan itikatlarını arayıp bulmak, bunların itikadına uymayan sapık fırkalardan sakınmak lazımdır. Bu suretle Cehennemin ateşinden kurtulmaya çalışmalıdır. Abdülkadir-i Geylânî hazretleri, ikinci hadiste bildirilen Cemaati ve birinci hadis-i şerifi şöyle açıklamaktadır:

"Müminin Sünnete ve Cemaate tabi olması lazımdır. Sünnet Resûlullahın gösterdiği yoldur. Cemaat de, Hulefâ-i râşidîn denilen dört halife zamanlarındaki Eshâb-ı kiramın söz birliği yaptığı şeylerdir. Müslümanın, bidat sahiplerinin çoğalmalarına mâni olması, onlara yaklaşmaması lazımdır." Ahmed ibni Hacer-ül-Heytemî hazretleri Savâık-ul-muhrika kitabında;

"Ehl-i sünnet itikadından ayrılanlara Mübtedi denir. Bunlar, birinci asırda ortaya çıkmaya başladılar" demektedir. Feth-ul-cevâd kitabında da diyor ki:

"Mübtedi, Ehl-i sünnetin söz birliği ile bildirmiş olduğu itikada uymayan kimsedir. Bu söz birliğini Ebül'Hasen Eş'arî ve Ebû Mansûr Ma'türîdî hazretleri ile bunların yolunda olan âlimler bildirdiler." Şâfii âlimlerinden Ahmed Şihâbüddîn Kalyûbî Mısrî, Kenz-ür-râgıbîn hâşiyesinde diyor ki:

"Ebül-Hasen Eş'arînin ve Ebû Mansûr Ma'türîdînin bildirdiklerinden ayrılan kimse Sünni değildir. Bu iki imam Resûlullah efendimizin ve Eshâbının yolundadırlar."

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, bu ümmet yetmişüç millete ayrılacak, bunlardan yalnız birisi Cehennemden kurtulacaktır. Her müminin bu bir fırkayı arayıp bulması ve bunlara tabi olması vaciptir.

***
Sual: Tüccara, sanat sahibine lâzım olan demir eşya, makina ve benzerleri, zengine satılmıyor. Bu durumda ne yapılabilir?
Cevap: 
İslâm dini, her zorluğu kolaylaştırıcıdır. İslâmiyette, çözülemeyecek hiçbir mesele yoktur. Ehl-i sünnet âlimleri, kıyamete kadar yapılacak olan her işin, her yeniliğin, her buluşun, insanların saadetleri için kullanılabilmeleri yollarını, Kur'ân-ı kerimden ve hadîs-i şeriflerden çıkarmışlar, kitaplarına yazmışlardır. Kendilerini müctehid sanan ve tanıtan ve yüksek İslâm âlimleri ile boy ölçüşmeğe kalkışan din cahillerine, iman hırsızlarına ve dinde reform isteyenlere, yapacak bir iş bırakmamışlardır. Müslümanların, dinde reform yapmaları, yeni yeni şeyler uydurmaları değil, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını anlamağa, öğrenmeğe çalışmaları, işlerini bunlara uygun yapmaları lâzımdır. Bu çalışmaları nefs ile cihad olur. Felaketten, azabdan kurtulmak isteyenler için, yani Kur'ân-ı kerime, İslâmiyete uymak isteyenler için, doğru yol budur. Kendi akıllarına güvenerek, Kur'ân-ı kerimden ve hadîs-i şeriflerden mana, hüküm çıkarmağa kalkışanlar, yanılır, aldanır ve Ehl-i sünnetten ayrılırlar. Ehl-i sünnetten ayrılan da, ya sapık olur, ya kâfir olur.

Kendisi için mal satın alamayan bir zengin, para vermek istediği sanat sahibini, (Şu para ile, şu malı almak için, seni umumi vekil yaptım) diyerek, vekil yapar. Sanat sahibi de, vekil olup, senet karşılığı, parayı zenginden alır. Bu para ile, bu malı, kendi adına satın alır. Zengine teslim edip, senedini geri alır. Aralarındaki ikinci bir sözleşme ile, bu malı, zenginden veresiye, yüksek fiyatla satın alır. Böylece, ikisi de, fâiz günahından kurtulmuş ve daha çok kazanmış olurlar. (Tam İlmihal s. 864)

İslâmiyette matem tutmak yoktur

Sual: Dinimizde, muharrem ayının onuncu günü ve başka zamanlarda matem, yas tutmak diye bir şey var mıdır?

Cevap: İslâmiyette matem tutmak yoktur. Peygamber efendimiz matem tutmayı yasak etmiştir. Hadîs-i şeriflerde;

(Matem tutan kimse, ölmeden tevbe etmezse, kıyamet günü şiddetli azap görecektir)

(İki şey vardır ki, insanı küfre sürükler. Birisi, bir kimsenin soyuna sövmek, ikincisi, ölü için matem tutmaktır) buyuruldu.

Muharremin onuncu Aşûre günü matem yapmak, bağırıp çağırmak, ilk olarak hicri 65. yılında, hazret-i Hüseyin'in intikamını almak için, ayaklanıp, Kûfe'yi alarak, bir Şii devleti kuran Muhtâr-ı Sekâfî tarafından ortaya çıkarıldığı Tuhfe kitabında yazılıdır. Bu bidat, maalesef bir ibadetmiş gibi yayılmıştır. Halbuki Muhtâr-ı Sekâfî, bunu Kûfe ahalisini aldatıp, onları Emevilerle harbe sürüklemek, böylece hükûmeti ele geçirmek için bir hile olarak yapmıştır.

Matem tutmak yasak olmasaydı, herkesten önce Peygamber efendimizin vefatı için matem tutulurdu. Sonra hazret-i Ömer, hazret-i Osman, hazret-i Ali, hazret-i Hamza ve hazret-i Hüseyin şehit edildikleri için matem tutulurdu. Bunların hepsini seviyor, şehit edildikleri için üzülüyoruz, kalbimiz kan ağlasa da, yas tutmuyor, matem yapmıyoruz. Müslümanların matem yapması ve başkalarına lanet etmeleri yasak edildiği için, matem yapmıyoruz.

İslâmiyette doğum gününü kutlamak, Allahü teâlâya şükretmek vardır. Peygamber efendimiz, pazartesi günü oruç tutardı. Sebebini sorduklarında;

(Bugün dünyaya geldim. Şükür için oruç tutuyorum) buyururdu.

Doğum günü ve mübarek geceler, hicri sene ile kutlanır. Müslümanların mübarek günleri veya geceleri, güneş aylarına göre değil, hicri kameri aylara göre yapılır. Dinimiz böyle emretmektedir. Yılın mübarek günü, Arabi ayın belli günü demektir. Aşûre günü, muharrem ayının onuncu günü demektir. Haftanın günleri içinde de mübarek olanları vardır. Mesela pazartesi günü, hep hayırlı olayların bu günde olması bakımından kıymetli bir gündür.

Muharremin onuncu günü Müslümanların mübarek günüdür. O günün mübarek olduğunu Peygamber efendimiz bildirmiştir. O gün yapılan ibadetlere çok sevap verileceğini müjdeledi. O gün oruç tutmak sünnet oldu, matem, yas tutmak ise yasak edildi.

***

Sual: İmamın hareketlerine mi sesine mi uymak lâzımdır? İmamı göremeyen veya sesini duyamayan arka saftakiler ne yapmalıdır? Son sünnet farz kılınan yerde kılınırsa ne olur? Namazdan sonra imam ne tarafa dönüp oturur?

Cevap: İmama uymanın doğru olması için, gerekli olan şartlardan bir kısmı şöyledir:

İmamın hareketlerine uymak lâzımdır. Sesine uymak şart değildir. İmamı göremeyen, imamı görenlerin hareketlerine uyarsa, imamın hareketlerine uymuş olur. İmamın tekbirleri ve imamı görenlerin hareketleri, imamın hareketlerini gösterdikleri için, bunlara uymak câiz olmaktadır. İmamı görmeyenlerin, imamın hareketlerini görebilmeleri için, caminin muhtelif yerlerine televizyon koymağa ihtiyaç yoktur. İmamın sesini duymayanların da, imamı görenlerin hareketlerine ve müezzinlerin seslerine uymaları lâzımdır. Bu kolaylıklar varken, camilere televizyon ve hoparlör koymak, İslâmiyetin bildirdiğini beğenmeyip, kendi aklına göre ibadet yapmak olur. Bu ise bir Müslümanın yapacağı şey değildir.

Minarelere hoparlör koymak da böyledir. İmamın, son sünneti, farzı kıldığı yerde kılması mekruhtur. Biraz sağda veya solda kılar. Namazdan sonra, kıbleye karşı oturması da mekruhtur. İlk safta imama karşı namaz kılan yoksa, cemaate karşı oturmalıdır. Namaz kılan varsa sağa veya sola dönmelidir. Cemaat için ve yalnız kılan için, bunlar mekruh değildir. Son sünneti başka yerde, hatta evlerinde kılmaları daha iyi olduğu (İmdâd)da, ezandan önce yazılıdır. Farz namazları kılınca, safları bozmak müstehabdır. (Tam İlmihal s. 254)

İki günü eşit olan ziyandadır


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:



Resulullah efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (İki günü eşit olan aldanmış; bugünü dünkü günden kötü olan ise lânetlenmiştir) buyuruyor.

İki günü eşit olmamak, zarara girmemek demektir; bugün dünkünden daha çok ibadet yapmak değildir. Herkesin belli bir sevabı vardır. Bugün çok az bir sevab da işlense, düne göre sevabımız artıyor demektir. Demek ki, sadece çok sevab işlemek yetmiyor, sevabları götürecek günahlardan da sakınmak gerekiyor.

Birinin kalbini kırarak veya birini gıybet ederek onun günahlarını alınca çok zarara uğramış oluruz. Günah işlemekten çekinilmezse, Allah saklasın, zamanla ibadetler sıfırlanabilir, hattâ günahları hafif görmeye başlayınca küfre girilebilir.

Her gün aynı ibadetleri yapan, mesela her gün beş vakit namaz kılan, günahlardan da sakınıyorsa zararda değil, üstelik çok kâra geçmiş olur. Namaz kılmayan kimse, her gün zararını çoğaltmaktadır. Namaz kılmamak haram olduğu için, her gün dağlar gibi günaha girmektedir. Sevabları olsa bile, bu günahlar, o sevabları da alıp götürür.

Namaz kılmayanın başka iyiliklerine zaten sevab verilmez, yani namaz kılmama günahı o sevabları alıp götürür.

Pişman olmamak için


Kıyamet günündeki pişmanlıktan geri dönüş yok. Orada kâfirler Allahü teâlâya yalvaracaklar, (Yâ Rabbi, bizi tekrar dünyaya gönder, bütün emir ve yasaklarına uyacağız, hiç isyan etmeyeceğiz) diyecekler. Onlara, (Siz oradan gelmediniz mi?) denilecektir.

Ahirete gidiş tek yönlü bir yoldur. Tek gidiştir, geri dönüşü yok. Günler hızla geçiyor. Gitmeden önce üzerimize düşen vazife her ne ise buna çok dikkat etmelidir.

Dine hizmet çok kıymetlidir. Dua etmeli ki, Allahü teâlâ, dinimize hizmetler içinde bizi meşgul olmaya devam ettirsin! Çünkü Allahü teâlâ dine hizmeti herhangi bir şekilde devam ettirir. Hatta hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ dilerse facirle de bu dini yayar) buyuruluyor.

Ehl-i sünnet kitaplarını yayarak dine hizmet edersek, biz kazanırız. Birkaç kitap vererek de olsa bu nimetten mahrum kalmamalı. Bu işi yapanlara dua da etmelidir.

Peygamberlerin cesedi çürümez


Sual: Peygamberlerin cesetleri kabirde çürümez mi, eğer çürümezse, Peygamberlerden başka kabirde cesedi çürümeyenler de var mıdır?
Cevap: 
Bütün Peygamberler, mezarlarında, bizim bilmediğimiz bir hayat ile diridir ve mübarek vücutlarını toprak çürütmez. İbni Hibbân, İbni Mâce ve Ebû Dâvud'un bildirdikleri hadis-i şerifte Peygamber efendimiz; (Cuma günleri bana çok salevat okuyunuz! Bunlar, bana bildirilir) buyurunca, orada bulunanlar, öldükten sonra da bildirilir mi diye arzettiler. Peygamber efendimiz de; (Toprak, Peygamberlerin vücudunu çürütmez. Bir mümin bana salevat okuyunca, bir melek bana haber vererek, ümmetinden falan oğlu filan, sana selam söyledi ve dua etti der) buyurdu. Zevâcir kitabında deniyor ki:

“Ebüdderdâ hazretlerinin bildirdiği hadis-i şerifte; (Toprak Peygamberlerin cesetlerini çürütmez. Cuma günleri bana çok salevat okuyunuz! Ümmetimin okuduğu salevat, her Cuma günü bana bildirilir) buyuruldu. Ya Resûlallah! Sen mezarda çürüdükten sonra, selamlar nasıl bildirilir dediler. Cevabında; (Allahü teâlâ, toprağın Peygamberleri çürütmesini haram etmiştir) buyurdu. Bunlar gibi hadis-i şerifler gösteriyor ki, Peygamberler mezarlarında diridir, çürümezler. Evliya da, onların varisidir.”

Ayrıca hiç haram lokma yememiş, takva ehlinin cesedi de çürümez. Başka sebeple çürümemenin, şehitlik ile alakası da yoktur.

***
Sual: Bir yerde, birden fazla cenaze varsa, bunların cenaze namazı ayrı ayrı mı kılınır?
Cevap: 
Birkaç cenaze birlikte ise, her birinin namazını ayrı kılmak efdaldir. Hepsi için bir namaz kılınması da caizdir. Bunun için, birinin başı ötekinin ayağına gelmek üzere sıralanır. İmam, derecesi yüksek olanın önünde durarak kılar. Cenazelerin bir kısmı imamın sağında, bir kısmı da imamın solunda bulunur. Yahut, hepsini imamın önünde olarak yan yana koyup, imam hepsinin göğsü hizasında durur. Önce erkekler, sonra oğlan, sonra kadın, en sonra kız cenazesi konur. Bunlar için niyet ederken, erkek veya kadın olduklarını söylemek şart değildir.

***
Sual: Canlı doğup hemen ölen ile cansız doğan çocukların yıkanıp kefenlenme durumu aynı mıdır ve bir de bu çocuklar mirastan pay alabilirler mi?
Cevap: 
Doğduktan sonra hemen ölen çocuk yıkanır ve namazı kılınır, vâris olur ve mirası kalır, ismi de konur. Cansız doğan çocuk, dört aylık değil ise, yıkanmaz ve namazı kılınmaz. Dört aylık olmuş ise, yıkanıp bir kefene sarılıp gömülür, namazı yine kılınmaz.

İslâmiyetin yasak ettiğini yapmak, nefsi kuvvetlendirir

Sual: Nefsi zayıflatmak, aklı kuvvetlendirmek ve kalpte ihlâs hâsıl olması için ne yapmak, nasıl hareket etmek gerekir?

Cevap: İslâm âlimleri buyuruyorlar ki, (Allahü teâlâ insanda üç şey yarattı: Akıl, kalp ve nefs. Bunların hiçbiri görülmez. Varlıklarını eserleri ile, yaptıkları işlerle ve dinimizin bildirmesi ile anlıyoruz. Akıl ve nefs dimağımızda, kalp göğsümüzün sol tarafındaki yüreğimizdedir. Bunlar, madde değildir. Yer kaplamazlar. Buralarda bulunmaları, elektriğin ampulde, mıknatısın endüksiyon bobininde bulunması gibidir. Akıl, fen bilgilerini anlamağa çalışır. Bunları anlar. İslâmiyete uygun olanlarını, fenalarından, zararlı olanlarından ayırır. İyileri, fenaları, İslâmiyet ayırmaktadır. İslâmiyeti bilen ve uymak isteyen akla (Akl-ı selîm) denir.

Aklı az olan, hep şaşıran kimseye (Ahmak), aklı hiç olmayana (Mecnun) denir. Selim olan akıl, İslâmiyetin bildirdiği iyi şeyleri kalbe bildirir. Kalp de, bunları yapmağı irade ederek, dimağdan çıkan hareket sinirleri vâsıtası ile, azalara, organlara yaptırır. İyi veya fena şeyleri yapmak arzusunun kalbe yerleşmesine (Ahlâk), (Huy) denir. Nefs, bedene tatlı gelen şeylere düşkündür. Bunların iyi, fena, faydalı, zararlı olduklarını düşünmez. Arzuları, İslâmiyetin emirlerine uygun olmaz. İslâmiyetin yasak ettiği şeyleri yapmak, nefsi kuvvetlendirir. Daha beterini yaptırmak ister. Fena, zararlı şeyleri, iyi gösterip, kalbi aldatır. Kalbe bunları yaptırarak, zevklerine kavuşmak için çalışır. Kalbin nefse aldanarak, fena huylu olmaması için, ahkâm-ı islâmiyyeye uyarak kalbi kuvvetlendirmek ve nefsi zayıflatmak lâzımdır.

Aklı kuvvetlendirmek, İslâm bilgilerini okuyup, öğrenmekle olduğu gibi, kalbin kuvvetlenmesi, yani temizlenmesi de, ahkâm-ı islâmiyyeye uymakla olur. İslâmiyete uymak için, ihlâs lâzımdır. (İhlâs), işleri, ibadetleri, Allahü teâlâ emrettiği için yapmak, başka hiçbir menfaat düşünmemektir. Kalpte ihlâs hâsıl olması, kalbin zikir etmesi ile, yani Allah ismini çok söylemesi ile olur. Zikrin nasıl yapılacağını, Mürşid-i kâmilden öğrenmek ve akılda bulunan ve his organlarından gelen dünya düşüncelerini kalpten çıkarmak şarttır.

Dünya düşüncesi hiç kalmazsa, kalp kendiliğinden zikir etmeğe başlar. Şişedeki su boşalınca, havanın şişeye kendiliğinden, hemen girmesi gibidir. Kalbi dünya düşüncelerinden korumak, kalbin Mürşid-i kâmilin kalbinden feyz [Nur] alması ile olur. Kalpten kalbe (feyz), muhabbet yolu ile akar. Mürşidin başka memlekette bulunması veya vefat etmiş olması, feyz gelmesine mâni' olmaz. (Mürşid), İslâm bilgilerini iyi bilen ve İslâmiyete tam uyan, ihlâs sâhibi, Ehl-i sünnet âlimidir. İslâmiyete uymak, kalbi kuvvetlendirdiği gibi, nefsi zayıflatır. Bu sebep ile (nefs), kalbin İslâmiyete uymasını, Mürşid-i kâmilin sohbetinde bulunmağı, kitaplarını okumağı istemez. Dinsiz, imansız olmasını ister. Akıllarına uymayıp, nefislerine uyan kimseler, bunun için, dinsiz olmaktadır. Nefs ölmez. Fakat, gücü kuvveti kalmayınca, kalbi aldatamaz.) (İslâm Ahlâkı s. 9)

***

Sual: İman eden herkesin, her Müslümanın, imanı aynı mıdır, eğer aynı ise neden her iman eden olgun bir Müslüman olamıyor, bunun sebebi nedir?

Cevap: Bu konuda, İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

"İslâmiyetin bir sureti, dış görünüşü, bir de hakikati, aslı, özü vardır. İslâmiyetin sureti, Allahü teâlâya ve Onun Resûlüne ve bu Resûlün Ondan getirdiği bilgilere inanmak ve İslâmiyetin ahkamına uymaktır. Ahkama uymak demek, emir edilen şeyleri yapmak, yasak edilen şeylerden kaçınmaktır. İnsanın nefsi iman etmez ve İslâmiyetin suretine uymak istemez. Onun yaratılışı böyledir. Bundan dolayı İslâmiyetin suretine uyanların imanı, imanın suretidir. Yani, görünüşte imandır. Namazları, oruçları ve bütün ibadetleri, ibadetlerin suretidir. Yani, hep görünüşte ibadettirler. Çünkü, insan deyince, insanın nefsi anlaşılır. Herkes Ben deyince nefsini bildirmektedir. İnsan ibadet yaparken, nefsi küfür, inkar halindedir. Yaptıklarının yerinde bir iş olduğunu inkar etmektedir. Böyle bir insanın imanı ve ibadetleri, hakiki ve doğru olabilir mi? Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için imanın ve ibadetlerin suretlerini, görünüşlerini, hakiki olarak, doğru olarak kabul buyuruyor. Böyle kullarını Cennete koyacağını söz veriyor, müjdeliyor. Cenneti ve Cennette olan kullarını Allahü teâlâ sever. Onlardan razıdır. Allahü teâlâ, sonsuz ihsan sahibi olduğu için, yalnız kalbin tasdik etmesini, inanmasını iman olarak kabul buyurmuştur. Nefsin, anlamasını, inanmasını istememiştir. Böyle olmakla beraber Cennetin de hem sureti, hem de hakikati vardır. Dünyada İslâmiyetin yalnız suretine kavuşanlar, Cennetin de yalnız suretine kavuşacaklar, yalnız onun zevkini, tadını alacaklardır. Dünyada İslâmiyetin hakikatine kavuşanlar ise, Cennetin de hakikatine kavuşacaklardır.

Cennetin yalnız suretine ve yalnız hakikatine kavuşanlar, aynı nimetlerden mesela aynı meyvesinden yedikleri halde, başka başka lezzet duyacaklardır. Resûlullahın zevceleri, hanımları, müminlerin anneleri olup, Cennette Resûlullah efendimizin yanında bulunacaklar, aynı meyveyi yiyecekler ise de, başka başka tat alacaklardır. İslâmiyetin suretine uyanlar, ahirette azaptan kurtulacak, sonsuz saadete kavuşacaklardır."