BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

Nefse güvenmek

Sual: Ben nefsime güvenirim, günahlara girmem demek doğru mu?
CEVAP
Doğru değildir. Her nefsin istediği kendi aleyhinedir. Nefsimiz hep günah işlemek ister. Özellikle kötü arkadaş vasıtasıyla insana kötülük eder. Nefse elini veren, kolunu alamaz. Nefsimiz Allahü teâlânın düşmanıdır. Nefsi düşman bilinip ona göre tedbir alınırsa, zararı asgariye indirilir.


Büyük bir Peygamber iken, Yusuf aleyhisselamın, (Benim nefsim kötü şeyler istemez demiyorum) buyurduğunu, Kur'an-ı kerim bildirmektedir. Yusuf aleyhisselam böyle söylerken, artık başkalarına ne demek düşer?


Peygamberler nefse uyup günah işlemezler, ama nefsimiz, yaratılış itibarıyla günah işlemek ister. Allahü teâlâdan korkan, nefsine uyup günah işlemez.


Sevab zorluğa göredir
Sual: Ramazan ayı, yaza ve kışa gelebiliyor. Kışın kısa günlerde oruç tutulması daha kolay, yazın uzun günlerde sıcakta tutmaksa çok zordur. İkisinin sevabı aynı mıdır?
CEVAP
Hayır, zorluklar içinde yapılan ibadetin sevabı daha çoktur. (Ecir meşakkate göredir) buyuruluyor. İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:


Maniler karşısında, ibadeti yapmak güçlüğü, sıkıntısı, o ibadetlerin, şanını, şerefini göklere çıkarır. Mani olmayarak, kolay yapılan ibadetler, aşağıda kalır. (3/35)


Ramazan-ı şerif kışa da gelse, farz ibadet olduğu için sevabı çoktur. İki hadis-i şerif meali şöyledir:


(Kışın oruç tutmak, meşakkatsiz elde edilen bir ganimettir.) [Tirmizi]


(Kış müminin baharıdır. Gündüzleri kısa olur, oruç tutar. Geceleri de uzun olur, kalkıp ibadet eder.) [Beyhekî]

Oje gusle ve abdeste manidir

Sual: (Tırnaklar, saçlar ve dişler ayrı birer uzuv olmadığı için, buraları abdestte ve gusülde yıkamak gerekmez. Bu bakımdan oje, abdeste ve gusle mani olmaz) diyen reformcuya nasıl cevap verilebilir?
CEVAP
Tırnak uzvun tamamı değilse, parmak da uzvun tamamı değil, uzuvdan bir parçadır. Eli yıkayıp parmağı yıkamayınca abdest ve gusül olmaz. Bir uzvun tamamını yıkamak şarttır. Fıkıh kitaplarında deniyor ki:


İğne ucu kadar kuru bir yer kalsa veya tırnağının altına giren çamur orada kurusa, abdesti sahih olmaz. (Hindiyye)

Cünübün bedeninde, guslederken iğne ucu miktarında su değmedik yer kalsa, cünüplüğü gitmez, çünkü bütün bedene suyu ulaştırmak farzdır. (Halebi-yi sagir)


Gusülde, ağzının ve burnunun içini ve tepeden tırnağa kadar bütün bedenini, hiçbir kıl dibi kuru kalmamak üzere, güzelce yıkamak farzdır. (Nimet-i İslam)


Guslün farzının üçüncüsü, tepeden tırnağa kadar, bütün bedeni üzerinde, mum, hamur, göz çapağı gibi, altına suyun geçmesine mani bir şey bırakmamak üzere, bir kere yıkamaktır. (Nimet-i İslam)


Diş çukurundaki yemek artıkları sert olup, altına su geçmezse, gusül sahih olmaz. (Merakıl-felah, Tahtavi, Feth-ul-kadir, Halebi-yi kebir, Mecmua-i Zühdiyye)


Guslün farzı üçtür. Bunlar, ağza ve buruna su vermek ve vücudun tamamını yıkamaktır. Vücutta bir kıl dibi kuru kalmamalı, kalırsa cünüplükten kurtulamaz. (Tergib-üs-salat)


Yıkaması farz olan yerde, iğne ucu kadar ıslanmamış yer kalırsa, abdest sahih olmaz. (İ. Ahlakı)


Görüldüğü gibi, vücudun bir yerinde iğne ucu kadar ıslanmadık kuru yer kalsa gusül sahih olmuyor. Elin parçası olan tırnakları ve ağzın parçası olan dişleri de, gusülde yıkamak farzdır.


İğne ucu kadar kuru yer, kasten bırakılırsa gusle manidir, fakat farkında olmadan, avuç içi kadar da kuru yer kalsa yine gusle mani olmaz. Acaba kuru yer kaldı mı diye vesvese etmek, tekrar tekrar yıkamak günah olur.


Mevki ve şöhret sahibi olmayı istemek

Sual: Bir kimsenin, mevki, makam ve şöhret sahibi olmayı istemesi, bunlara kavuşmak için çalışması, kötü bir şey midir?

Cevap: Bu konuda İslâm Ahlâkı kitabında deniyor ki:

"Mevki ve şöhret sahibi olmak arzusu, insanlarda üç şeyden hasıl olur:

Birinci sebep, nefsin arzularına kavuşmaktır. Nefis, arzularının, haram yollardan elde edilmesini ister.

İkincisi, kendinin ve başkalarının haklarını zalimlerden kurtarmak ve müstehab olan mesela, sadaka vermek, hasenat yapmak, yahut mubah olan işler yapmak, iyi yemek, iyi giyinmek, iyi evlerde oturmak ve çoluk çocuk sahibi olup, rahat ve mesut yaşamak veya ibadetlerine mani olacak şeylerden kurtulmak, İslâm dinine ve Müslümanlara hizmet için mevki sahibi olmak istenir. Bu niyetle mevkie kavuşurken, riya ve hakkı batıl ile karıştırmak gibi, İslâmiyetin yasak ettiği şeyleri yapmazsa, vacipleri, sünnetleri terk etmezse, bunun mevki sahibi olması caizdir. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerimde, iyi insanların nasıl olacağını bildirirken, bunların;

(Müslümanlara imam olmak istediklerini) de bildirmektedir. Süleyman aleyhisselâm; 'Ya Rabbi! Benden sonra kimseye nasip etmeyeceğin bir mülkü bana ihsan eyle!' diyerek melik ve emir olmak istemiştir. Hadîs-i şerifte;

(Bir saat adalet ile idarecilik yapmak, altmış sene nafile ibadet yapmaktan daha iyidir) buyuruldu.

Riya ve hakkı batıl ile karıştırarak mevki sahibi olmak caiz değildir. İyi niyetle olsa da, caiz değildir. Çünkü, haramları ve mekruhları, iyi niyetle de yapmak caiz değildir.

Üçüncü sebep ise, nefsini eğlendirmektir. Nefsi, maldan olduğu gibi, mevkiden de lezzet almaktadır. Arada İslâmiyete uymayan işler bulunmazsa, nefsi lezzet aldığı şeye kavuşturmak haram olmaz ise de, takvanın, himmetin az olduğunu gösterir. Mevki elde ettikten sonra, insanların gönüllerini kazanmak için, riya, müdahane ve gösteriş yapmasından korkulur. Hatta, münafıklık, hakkı batıl ile karıştırmak ve hatta hile, yalan gibi tehlikeli hâller de olabilir. Helal ile haram karışık olan şeyi yapmamak lazımdır. Mevki sahibi olmanın bu üçüncü sebebi, haram değil ise de, iyi olmadığı için, ilacını bilmek ve yapmak lazımdır. Her şeyden önce mevkiinin, şöhretin geçici olduğunu ve zararlarını, tehlikelerini düşünmelidir."

***

Sual: Necaset bulaşan yeri unutup zan ettiği yıkasa temiz olur mu? Necaset bulaştığı kesin bilinmedikçe, zan etmekle necis denilir mi?

Cevap: Necasetten hâsıl olan amonyak gazının meydana getirdiği nişadır temizdir. Necaset üzerinden kalkıp uçan tozlar, sinekler, elbiseye, suya gelirse, pis yapmaz.

Köpeğin bastığı çamurun necis, pis olmaması sahihtir. [(Hadîka) sonunda diyor ki, (Elbisenin bir yerine necaset bulaşsa, bulaşan yeri unutsa, zan ettiği yerini yıkasa, temizlendi kabul edilir. Yaş ayağı ile necis yerde yürüse, yer kuru ise, ayakları necis olmaz. Yer yaş olup ayakları kuru ise, ayakları ıslanırsa, necis olurlar. Köpeğin mescitte yattığı yer kuru ise, necis olmaz. Yaş olup, necasetin eseri görülmezse, yine necis olmaz. Ayakkabı ile kılınan namazın sevabı, çıplak ayakla kılınandan kat kat fazladır. Üzerinde necaset görülmedikçe, sokakta gezilen ayakkabı da böyledir. Vesvese ve şüpheye ehemmiyet verilmez. İçki satandan alınan elbise, halı ve saire temiz kabul edilir. Başkası yanında gusül abdestinden sonra, peştamalı çıkarmadan ve sıkmadan üzerine üç kere su dökünce temiz olur. Her şeyde asıl olan, taharettir. Necaset bulaştığı kesin bilinmedikçe, zan etmekle necis denilmez. Ehl-i kitabın dâr-ül-harbde kesmiş oldukları hayvan, aksi sabit olmadıkça, temiz kabul edilir. Mecusi'nin, kitapsız kâfirlerin etli yemeklerini yemek, hayvanı onların kestiği katî bilinmediği için, tenzihen mekruhtur. Şimdi kasaptan alınan etler de böyledir.) (Tam İlmihal s. 155)

***

Sual: Müstamel su neye denir ve necis midir, bununla abdest alınabilir mi? Necaset yanınca, külü temiz olur mu? Merkep, leş ve domuz tuz içine düşüp tuz olsalar, o tuz necis olur mu?

Cevap: Abdestte, gusülde kullanılan suya (Müstamel su) denir. Bu su, îmâm-ı a'zama göre kaba necasettir. Ebû Yûsüfe göre, hafif necasettir. İmâm-ı Muhammede göre temizdir "rahmetullahi teâlâ aleyhimâ". Fetva da böyledir. Bununla necaset temizlenir. Fakat, abdest alınmaz ve gusül edilmez. Şafiide de böyledir. İçmek ve hamur yapmak mekruhtur. Peştamala, elbiseye, kurnaya sıçrarsa ve necaset temizlemekte kullanılan her su, iğne ucu kadar sıçrarsa, kabı ve elbiseyi pisletmez. Necaset temizlemekte kullanılmış sular, bir yerde birikirse, bu suya bulaşan şeyler, pis olur. Abdestsiz veya cünüp olan kimse veya hâid kadın veya müşrik, kâfir, necaset bulaşmamış olan avucunu bir yere sokup su alsa veya kolunu sokup, içindeki tası alsa, o yerdeki su dört mezhepte de pis olmaz. Necaset üzerinden akan suyun yarıdan fazlası necasete temas ederse, bu su pis olur. Azı değerse ve necasetin üç sıfatı suda bulunmazsa, pis olmaz. Necaset yanınca, külü temiz olur. Tezek yakarak ısıtılan fırında, ekmek pişirilir. Merkep, domuz ve leş, tuz içine düşüp, tuz olsalar, temiz olurlar. Kuyuya düşen gübre, zamanla çamur hâline gelse, temiz olur. Müstamel su, Malikide hem temizdir. Hem de temizleyicidir. Yani müstamel su ile abdest alınır ve gusül edilir. [Menâhic-ül-ibâd] (Tam İlmihal s. 155)

Diş dolgusu hakkındaki fetva

Sual: Diş dolgusu ile alakalı olarak, mezhep taklidine gerek olmadığını, bu konuda fetva verildiğini söyleyenler var. Gerçekten böyle bir fetva mı vardır?
Cevap: "Diş kaplatma ve dolgu meselesi hallolmuş, caiz olduğuna fetva verilmiştir. Zararı olmadığı bildirilmiştir" diyenler vardır. İttihatçılar zamanında din işlerine karışan siyaset adamlarının, sarıklı masonların, din büyüklerini kötülemek, din bilgilerini bozmak için söyledikleri, yazdıkları yıkıcı propagandalara fetva diyorlar. 1911 senesinde İstanbul'da ikinci baskısı yapılan Mecmû'a-i cedîde adındaki fetva kitabında; "Diş çukuru doldurulmuş kimse, gusül ederken, diş çukuruna su vasıl olmasa, bu vecihle gusül zaruret olsa, gusül caiz olur" denmektedir. Bu fetvayı 113. Şeyhülislâm Hasen Hayrullah Efendinin verdiği bildirilmektedir.

Halbuki, bu kitabın birinci baskısında bu fetva yazılı değildir. Hayrullah Efendi ise, ikinci defa olarak 11 Mayıs 1876'da Şeyhülislâm olmuş ve 26 Aralık 1877'de ayrılmıştır. Böyle fetvası olsaydı, kitabın birinci baskısında bulunması lazımdı. İkinci baskının önsözünde; "Birinci baskıda bulunmayan birkaç fetvayı, zamanımız Şeyhülislamı Mûsâ Kâzım Efendinin emri ile biz ekledik" denmektedir. Halbuki Şeyhülislâm Mûsâ Kâzım ve Ürgüblü Mustafa Hayri Efendiler, hem İttihatçı, hem de mason idi. Her fetvanın sonunda, buna kaynak olan fıkıh kitabının adı ve bildirdiği şey yazılı olduğu hâlde, diş fetvası için böyle bir kaynak bildirilmemiştir.

Müslümanları yanlış yola sürüklemek için, sinsice hazırlanmış böyle yeni türeyen yazıları, fetva zannederek aldanmamalı, imanı, ibadetleri bozmamalıdır. Din adamı kılığındaki, dine zarar verenlere karşı uyanık olmalıdır.

***
Sual: Dünyanın yaratılması ile alakalı olan hadîsleri, bazı kimseler akla uymuyor diyerek inkâr etmektedirler. Böylelerinin sözünde gerçeklik payı olabilir mi?
Cevap: Dünyanın yaratılmasını anlatan hadîslere mevdu, uydurma demek, meçhule taş atmak demektir. Her hadîsin sahih olup olmaması uzun tetkik, araştırma ister. Akla uyup uymamasının bir kıymeti yoktur. Dinimiz, nakle dayanmaktadır. Nakil doğru olunca, inanmak lazımdır. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına yazıp bildirdikleri hadîs-i şeriflerin hepsi sahihtir, doğrudur.

***
Sual: Mezhepsizlerin kurduğu bir cemaatin en büyük maksadı, Ehl-i kıble arasındaki ayrılıkları yok etmek, Ehl-i sünnet ve ehl-i bidat olan çeşitli inanıştaki Müslümanları birleştirmek, ayrılıkları kaldırmak, hepsini süt ve şeker gibi faydalı ve tatlı hâle getirmek imiş. Kalplerinin birlikte atmasını, birisinin zararına, acısına hepsinin ortak olmasını sağlamak imiş. İnanışları ayrı ise de, Kelime-i şehadet getiren herkesin kardeş olduklarını bildirmek imiş. Bunu, (Ey Müslümanlar! Birbirinizle kardeş olunuz!) hadîs-i şerifindeki emre uymak için yapıyorlarmış. Hiçbir şeyde ayrılık yapmamak, birbirini kötülememek lâzım imiş. Böyle birleşmek, Allahü teâlânın emri, farzı imiş. Yalnız böyle birleşenlerin namazı, orucu, taatları kabul olur imiş. Böyle birleşmeyenler dünya ve ahiret saadetine kavuşmazmış. Hatta, Ehl-i kıble birbirlerini sevmedikçe, iman sahibi olamaz. Cennete giremezmiş. İnsanların her günahının af edilmeleri mümkün ise de, birbirleri ile geçimsizlikleri ve düşmanlıkları af edilmez imiş. Bu sözleri doğru mudur?
Cevap: Hindistan'ın büyük âlimlerinden Ahmed Rızâ hân Berilevî "rahmetullahi teâlâ aleyh", (Fetâvel-Haremeyn) ismindeki fetva kitabında buyuruyor ki:

Yukarıdaki yazıların hepsi İslâmiyete uygun değildir. Müslümanlara zararlıdır. İnsanları dalâlete sürüklemektir. Böyle olduğunu, çeşitli hadîs-i şerifler ve din imamlarının sözleri göstermektedir. Bidat sahipleri ile görüşmeği yasaklayan ve onlardan uzaklaşmayı emir eden hadîs-i şeriflerden birkaçını bildirelim: (Sahîh-i Müslim)de Ebû Hüreyreden haber verilen hadîs-i şerifte, (Onlardan kaçınız! Sizi dalâlete götürmesinler. Fitneye düşürmesinler) buyuruldu. Ebû Dâvüdün Abdullah ibni Ömer'den haber verdiği hadîs-i şerifte, (Hasta olurlarsa, ziyaretlerine gitmeyiniz!) buyuruldu. İbni Mâcenin Cabir'den haber verdiği hadîs-i şerifte, (Karşılaşınca, onlara selam vermeyiniz!) buyuruldu. Ukaylînin Enes bin Malik'ten "radıyallahü teâlâ anh" haber verdiği hadîs-i şerifte, (Onlarla birlikte bulunmayınız! Onlarla birlikte yiyip içmeyiniz. Onlardan kız alıp vermeyiniz!) buyuruldu.
[Bu hadîs-i şerif, bidat sahipleri ile arkadaşlık etmeği, onlarla birlikte yiyip içmeği, onlardan kız alıp vermeği yasaklamaktadır. (Hindiyye) ve (Bahr-ür-râık) kitaplarının sahipleri "rahmetullahi teâlâ aleyhimâ" diyor ki, (Zındıklar, bâtıniler, ibâhîler ve inanışları küfre sebep olan bütün mezhepsizler, putlara, yani heykellere ve yıldızlara tapınanlar gibi müşriktirler. Bu müşriklerle evlenmek ve cariye olarak vaty etmek haramdır.)

Yukarıda yazılanlardan anlaşılıyor ki, dört mezhepten birinde bulunmayanın, yani Ehl-i sünnet olmayanın inanışı küfre sebep olursa, müşrik olur. Bunlarla nikâhlanmak ve kestiklerini yemek haram olur. Küfre sebep olmayanı, bidat ehli olup, bunlarla nikâhlanmak haram olmuyor. Nikâhları sahih oluyor ise de, bunlarla birlikte yaşamak, hatta selâmlaşmak, hadîs-i şeriflerle yasak edildiği için, bunlarla evlenmemelidir. Ehl-i sünnet ile evlenmelidir.] (Fâideli Bilgiler s. 426)

Mezhepsiz ve bidat ehlinin maksadı, melun şeytanın maksadıdır. Bilgisi az olan Müslümanları doğru yoldan kaydırmağa uğraşmaktadırlar. Müslümanları birleştirmek farzdır, sözleri ile yeni bir din ortaya koymaktadırlar. (İbadetler kabul olmaz. Böyle olmayanlar, berekete ve saadete kavuşamaz) sözleri de, Allahü teâlâya iftiradır. Bidat ehli ile çekişmeğe ve onları düşman bilmeğe günah demeleri ve bu günahı af olmaz bilmeleri ve affı imkânsızdır demeleri de, kendilerinin Ehl-i sünnet vel-cemâatin hak yolundan ayrıldıklarını ve âyet-i kerimeleri inkâr ettiklerini gösteriyor. Bir âyet-i kerimede mealen, (Allahü teâlâ, şirkten başka dilediği kimselerin bütün günahlarını af eder) ve (Allahü teâlâ, bütün günahları elbette af eder) buyuruldu. Onların, bu günahın affı imkânsızdır demeleri, bu âyet-i kerimeleri inkâr olmaktadır. (Allahın kulları, kardeşler olunuz!) hadîs-i şerifine de yanlış mana vermektedirler. Bu hadîs-i şerifin manası, (Umdet-ül-Kâri) ve başka kitaplarda da bildirildiği gibi, (Kardeşler olmanızı sağlayacak şeyleri yapınız!) demektir. Buna göre, bidat sahiplerinin, hak yolda bulunan Müslümanlarla kardeş olabilmeleri için, bidatlerini terk etmeleri ve sünnet-i saniyeyi kabul etmeleri lâzımdır. Bidatlerinde devam edip de, Ehl-i sünnet olan Müslümanları kendileri ile kardeş olmağa çağırmaları, açık bir dalâlet, sapıklık ve çirkin bir hiledir. (Fâideli Bilgiler s. 429)

***
Sual: Hanefi mezhebindeki bir Müslümanın, diş dolgusu, kaplaması sebebiyle Maliki veya Şafii mezhebini taklit etmesi takva mı olmaktadır?
Cevap: Dişini kaplatmış veya doldurtmuş olanların gusülde, abdestte ve namaz kılarken Maliki veya Şafii mezhebini taklid etmeleri takva değildir. Mezhep taklidi fetva yoludur, kurtuluş çaresidir. "Dinde meşakkat yoktur, kolaylık vardır" gibi sözleri zındıklar, silah olarak kullanarak, birçok farzları terk etmektedir. Bu sözün doğrusu, Allahü teâlânın bütün emirlerini yapmak kolaydır, zor bir şey emretmemiştir, demektir. Yoksa, imanı zayıf olanların dediği gibi, nefse güç gelen şeyleri, Allahü teâlâ affeder, herkes kolayına geleni yapmalıdır, O rahimdir, hepsini kabul eder, demek değildir. Diş dolgusu veya kaplaması için, Maliki veya Şafii mezheplerini taklit etmek meşakkat değildir.

***
Sual: Diş diplerinde meydana gelen, dartr veya kefeki denilen şeyler, gusle mâni olur mu ve bunlar sebebiyle de mezhep taklidi gerekir mi?
Cevap: Dartr veya kefeki denilen ve dişlerin dibinde hasıl olan kireçlenmeler, salgılardan, kendiliklerinden hasıl oldukları için ve buna mâni olan çare, ilaç bulunmadığı için, bunların mevcut olmasında zaruret vardır. İzale, yok edilmesinde haraç olanlar, derideki çıbanın, yaranın üstündeki zar, kabuk gibi olup, altlarını yıkamak, dört mezhepte de lazım olmaz. Bunun için, başka mezhebi taklit lazım olmaz.

***
Sual: Cenaze ve bayram namazını kaçırma tehlikesi olan bir kimse, abdesti yoksa su varken teyemmüm yapabilir mi?
Cevap: Abdestsiz veya gusülsüz kimse, cenaze ve bayram namazlarını kaçırmamak için, su var iken bile, teyemmüm edebilir. Cuma namazını ve beş vakit namazdan herhangi birinin vaktini kaçırmak korkusu olsa bile, su varken, teyemmüm edemez. Gusül veya abdest alması lazımdır. Namaz vakti kaçarsa, kaza eder. Mesela, sabah güneş doğması yakın iken uyanan kimse, cünüp ise ve hayız ve nifastan kesilmiş ise, acele gusül eder. Güneş doğarsa, sabah namazını, kerahet vakti, namaz kılması mekruh olan vakit çıkınca, sünneti ile birlikte kaza eder.

***
Sual: Bir kimse, Allahü teâlâya, baba, Allah baba dese, bu kimsenin imanına bir zarar gelir mi?
Cevap: Allahü teâlâya, Baba, Allah baba diyen kimsenin imanı gider yani kâfir olur.

Yemeğe besmele ile başlamalı

Sual: Yemek yemeye veya su içmeye başlarken besmele okumak, dinimizin emri veya tavsiyesi midir?

Cevap: Yemeye ve içmeye başlarken, besmele okumalıdır. Yemek ve içmek sonunda Elhamdülillah demelidir. Bunları söylemek, yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak, sağ el ile yemek, sağ el ile içmek sünnettir. Resûlullah efendimizin yemekten sonra okuduğu ve okunmasını emrettiği dualar, Şir'at-ül-islâm şerhinde ve Mevâhib-i ledünniyyede yazılıdır.

***
Sual: Yemekten önce ve sonra el yıkarken, gençler ve yaşlılar arasında bir öncelik sırası var mıdır?

Cevap: Yemekten evvel el yıkarken, önce gençler, yemekten sonra, önce yaşlılar yıkar.

***
Sual: Yemekten sonra elleri yıkamayıp sadece kâğıtla silmenin dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?

Cevap: Yemekten sonra elleri kâğıda silmenin caiz olmadığı, Fetâvâ-yı Hindiyyede yazılıdır.

***
Sual: Yemeğe başlarken, sofrada bulunanlara hatırlatmak için besmele yüksek sesle söylenebilir mi?

Cevap: Yemeğe başlarken sofradaki herkese hatırlatmak için besmele, yüksek sesle söylenebilir.

***
Sual: Yemek yemeden önce elleri yıkadıktan sonra, havlu ile elleri kurulamanın mahzuru olur mu?

Cevap: Yemekten önce el yıkanınca kurulanmaz. Yemekten sonra yıkayınca bezle silip kurulanır. Yemekten önce el yıkarken ağzı da yıkamak sünnet değildir. Fakat cünübün, ağızını yıkamadan yemesi mekruh olup, hayız hâlindeki hanımın mekruh değildir.

***
Sual: Vücutları parçalanarak ölenler oluyor. Bunlardan bazısının sadece elleri veya ayakları bulunabiliyor. Bu hâldeki ceset parçalarını da gömmeden önce yıkamak gerekir mi?

Cevap: İnsanın yalnız başı veya bedenin yarısı ele geçerse, yıkanmaz ve namazı kılınmaz, öylece gömülür. Bedenin yarıdan fazlası, başı olmasa bile veya bedenin yarısı ve başı bulunursa, yıkanır ve namazı kılınır.

***
Sual: Bir yerde, toplu ölüm sebebiyle Müslüman cenazeler ile gayrimüslim cenazeler karışmış ise, bunların yıkanması, cenaze namazlarının kılınması nasıl olur?

Cevap: Müslüman ve kâfir cenazeleri karışık, alametleri yok ve çoğu da Müslüman ise, hepsinin namazı kılınır. Hepsi Müslüman mezarlığına gömülür. Müsavi, eşit sayıda veya azı Müslüman ise, hepsi yıkanır, kefenlenir, namazları, Müslüman olanlara niyet edilerek kılınır. Hepsi kâfir mezarlığına gömülür.

***
Sual: (Ehl-i sünnetin alâmeti, Şeyhaynın üstünlüğüne inanmak ve iki damadı sevmektir) buyrulmaktadır. Bu ne demektir?

Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının birinci cildi 266. mektupta buyuruyor ki: İmâm-ı Osman'ın imâm-ı Ali'den "radıyallahü anhümâ" yüksek olduğuna gelince, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu dedi ki: (Şeyhayndan sonra yani Ebû Bekir'den ve Ömer'den sonra, Müslümanların yükseği Osman'dır. Ondan sonra, Ali'dir "radıyallahü anhüm".) Dört mezhep imamlarımız da, böyle buyurdu. İmâm-ı Mâlik, Osman'ın "radıyallahü anh" üstünlüğünden şüphe etti, deniliyorsa da, (Şifâ) kitabının sâhibi Kâdî Iyâd, (Sonradan Osman'ın "radıyallahü anh" üstün olduğunu söyledi) diyor. İmâm-ı Kurtubî de, (Doğrusu inşallah budur) diyor. İmâm-ı a'zam Ebû Hanife'nin, (Ehl-i sünnetin alâmeti, Şeyhaynın üstünlüğüne inanmak ve iki damadı sevmektir) sözünden, iki damattan birini, diğerinden üstün görmediği anlaşılıyor diyenler varsa da, bu fakirin anladığına göre, İmâmın böyle söylemesinin, başka sebebi vardır.

Yani, iki damadın "radıyallahü anhümâ" hilâfetleri zamanında, Müslümanlar arasında karışıklık çıkmış, fitneler başlamış olduğundan, kalplerde soğukluk ve kırıklık olduğunu gören İmâm, iki damadı sevmek kelimesini uygun bulmuş ve bunların sevgisine, Ehl-i sünnetin alâmetidir demiştir. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe için Osman'ın "radıyallahü anh" daha yüksek olduğunda şüpheliydi, denilebilir mi? Çünkü, Hanefî mezhebindeki âlimlerin kitapları hep (Üstünlük, hilâfetleri sırası iledir), yazısı ile doludur.

Hulâsa, Şeyhaynın üstün olduğu katidir. Osman'ın, Ali'den "radıyallahü anhüm" daha üstün olması, bu kadar kati değildir. Fakat, Osman'ın, hatta Şeyhaynın üstünlüğünü inkâr edenlere kâfir demekten kaçınmalıdır. Bunları bid'at sâhibi ve doğru yoldan ayrılmış Müslüman bilmelidir. Çünkü, âlimlerimizin bir kısmı bunlara kâfir dememiştir. Bunların hâli, alçak Yezîdin hâline benziyor ki, âlimlerimiz, ne olur ne olmaz diye ona lanete izin vermemiştir. (Mektûbât Tercemesi s. 376)

Dünya hayatı, ahireti kazanmak için bir vasıtadır

Sual: Dünya hayatı nedir, bu dünyada nasıl hareket etmelidir?

Cevap: Hadîd sûresinin 20. ci âyetinde mealen, (Bilin ki, dünya hayatı, oyun, oyalanma, süslenme, aranızda öğünme, daha çok mal ve çocuk sahibi olma davasından ibarettir. Bu ise, şu yağmura benzer ki, kara topraktan çıkardığı yeşillikler, ekincilerin hoşuna gider. Bu nebatlar, sonra kurur. Sapsarı olduğu görülür. Sonra çöp olur. Ahirette ise, [Dünyaya düşkün olanlara] çetin ve sonsuz azab vardır. [Dünyalıkları Allahın emirlerine uygun olarak kazananlara ise,] orada Allahın rızası ve affetmesi vardır. Dünya hayatı, sâdece aldatıcı, geçici bir devredir) buyurulmuştur.

Dünyanın, ahireti kazanmak için bir vasıta olduğunu, bundan daha güzel anlatacak hangi söz vardır? Bunun için, dünya zevklerine kapılıp, doğru yoldan çıkacak yerde, dinimizin emirlerine iki elle sarılalım. İmanı ve din bilgileri doğru olup, sapıklara aldanmamış olan bir Müslüman, dürüst bir insan, kanunlara sadık bir vatandaş, hakiki bir âlim, vatansever bir kimse olur. Kendine de, milletine de faydalı olur.

İslâmiyet, insana kıymet ve ehemmiyet verir. Allahü teâlâ, Tîn sûresinin 4. cü âyetinde mealen, (Ben insanı en güzel şekilde yarattım) buyurmakta, insan hayatına çok ehemmiyet vermekte, (Cana kıymayın!) diye emir etmektedir. Bütün insanlar, Müslüman olmağa elverişli olarak dünyaya gelirler. Saf ve temiz olarak doğarlar. Bundan sonra artık, kişinin her yaptığı kendinedir. Zümer sûresi 41. ci ve Yûnus sûresi 108. ci âyetlerinde mealen, (Doğru yolda giden kendi lehinedir, sapıtan kendi zararına sapıtmış olur) buyurulmuştur. Çünkü Allahü teâlâ, onlara en sevgili kulu olan Muhammed aleyhisselâmı Peygamber ve en büyük kitabı olan Kur'ân-ı kerimi de rehber olarak göndermiştir. Kur'ân-ı kerimin ve Peygamberimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" çok açık olarak gösterdiği doğru yoldan gitmeyenler, bunu beğenmedikleri için, şüphesiz cezalarını göreceklerdir. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 464)

***
Sual: İctihad makamına varmış bulunan yüksek kimseler, kendi ictihadlarına göre hareket etmek mecburiyetinde midir?

Cevap: İctihad makamına varmış bulunan yüksek kimseler, kendi ictihadlarına göre hareket etmek mecburiyetindedir. Başka müctehidlerin ictihadlarına tâbi olamazlar. Hatta Peygamberlerin "aleyhimüssalevâtü vesselâm" zamanlarında da, sahâbîlerden biri, kendi Peygamberinin ictihadına uymayan ictihadda bulunursa, kendi ictihadına göre hareket ederdi. Burada bir sual sorulabilir. Peygamberler de "aleyhimüssalevâtü vesselâm" ictihad eder mi idi? Evet, onlar da, Allahü teâlânın açıkça bildirmediği emirleri, açık bildirilmiş olan emirlere kıyas ederek, benzeterek ictihad ederlerdi. Fakat ictihadlarda hata edip yanılmak ihtimâli olduğundan, ictihadlarında hata ederlerse, Allahü teâlâ, derhal Cebrâîl aleyhisselâmı göndererek, hataları vahiy ile düzeltilirdi. Yani Peygamberlerin "aleyhimüssalevâtü vesselâm" ictihadları hatalı kalmazdı. Meselâ, Bedir gazasında alınan esirlere yapılacak şey için, Server-i âlem "sallallahü aleyhi ve sellem" bazı Sahâbe-i kiram ile birlikte bir türlü, Ömer "radıyallahü anh" ise, başka türlü ictihad etmişlerdi. Sonra, âyet-i kerime gelerek, Allahü teâlâ, imâm-ı Ömer'in "radıyallahü anh" ictihadının doğru olduğunu bildirdi. Bunun gibi (Abese) sûresi de, bir ictihad hatasını düzeltmek için nâzil olmuştu. [Tefsîr-i Hüseyn Kâşifî.] Peygamber efendimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" vefatları sırasında, hokka ve kalem hakkındaki emirlerinin anlaşılmasında hazret-i Ömer'in "radıyallahü anh" ictihadı, yine böyledir. (Eshâb-ı Kirâm s. 52)

***
Sual: İctihad etmenin şartları nelerdir ve kimler ictihad edebilir?

Cevap: İctihad makamına lâyık olabilmek için, birçok kayıt ve şartlar vardır. Evvelâ arabî yüksek ilimleri tamam bilmekle beraber, Kur'ân-ı kerimin hepsi ezberinde olmak, sonra, âyet-i kerimelerin mana-i murâdîsini, mana-i işârisini, mana-i zımnî ve iltizâmîsini bilmek ve âyet-i kerimelerin, indiği zamanları ve sebepleri ve ne hakkında geldiklerini, küllî, cüz'î olduklarını, nâsih, mensûh olduklarını, mukayyed ve mutlak olduklarını ve bunlar gibi diğer vechelerini ve kırâet-i seb'a ve aşereden ve kırâet-i şâzzeden nasıl istihrâc edildiklerini bilmek, kütüb-i sitte ve diğer hadîs kitaplarında bulunan hadîs-i şeriflerin hepsini ezberden bilmek ve her hadîsin ne zaman ve ne için söylendiğini ve şümûl derecesini, hangi hadîsin diğerinden evvel veya sonra olduğunu, ait oldukları cihetleri, hangi vaka ve hâdise üzerine söylendiklerini ve kimler tarafından nakil ve rivayet edildiklerini ve bunların her birinin hâl tercümelerini bilmek, fıkıh ilminin üsûl ve kaidelerine vâkıf olmak, oniki ilmi, âyet-i kerimelerin ve hadîs-i şeriflerin rümûz ve işaretlerini, sûrî ve manevi tefsirlerini anlayıp kavrayabilecek ayrı bir irfâna, nûr-i iman ve itminan ile dolu münevver ve muaffâ bir kalp ve vicdana sahip bulunmak lâzımdır. Bu yüksek vasıflar ve hususiyetler, ictihad mevkii ve makamının icapları ve lüzumlu şartlarıdır. Fakat, böyle faziletleri taşıyan, akılları kuvvetli kimseler, ancak Peygamberimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" asr-ı saadetinde ve Sahâbe-i kirâmın "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" zamanında ve Tâbiîn ve Tebe'i tâbiîn devrinde bulunabiliyor, sohbet bereketi ile yetişiyordu. Zaman ilerleyip, asr-ı saadetten uzaklaşıldıkça, fikirler, reyler bozulmuş, dağılmış, bidatler türemiş, böyle üstün, kıymetli kimseler yavaş yavaş azalmış, dördüncü asırdan sonra, bu sıfatlara malik bir âlim ortada kalmamıştır. Böyle olduğu, (Mîzân-ül-kübrâ) ve (Redd-ül-muhtâr) ve (Hadîka) kitaplarında, açıkça yazılıdır.

(Fa'tebirû) âyet-i kerimesinin meal-i âlisi, (Ey akıl sahipleri! Akıl erdiremediğiniz meselelerde, onları bilen ve derinliklerine tam ermiş olanlara tâbi olunuz) demektir. (Eshâb-ı Kirâm s. 51)

Bidat ehlinin kitaplarını okumak

Sual: Sırf merak için, ne yazmışlar diyerek, bidat ehlinin kitaplarını okumakta bir mahzur var mıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Fetâvâ-i Hindiyyede deniyor ki:

"İman edilecek ve yapılacak, kaçınılacak şeyleri ve geçinecek sanat bilgilerini öğrenmek herkese farzdır. Bundan fazlasını öğrenmek farz değil ise de, sevaptır, öğrenmezse günah olmaz. Farz olan bilgilere yardımcı olanları, mesela astronomi öğrenmek de sevaptır. Fıkıh öğrenmeyip, yalnız hadîs öğrenen, iflas eder. Kelam ilmini, yani iman bilgilerini, ihtiyaçtan fazla öğrenmek caiz değildir. Bidatlerin, fitnelerin yayılmasına sebep olur. Sadrül-islâm Ebül-Yüsr buyuruyor ki:

'Kelâm, tevhid kitaplarının birkaçında felsefi bilgiler gördüm. İbni İshak Kindî Bağdâdînin ve İstikrârînin kitapları böyledir. Bunlar, İslâmın bildirdiği doğru yoldan ayrılmış sapık kimselerdir.'
Ehl-i sünnet bilgilerini öğrenmeden önce böyle sapık kitapları okumak caiz değildir. Abdül-Cebbâr Râzî ve Ebû Ali Cübbâî ve Kâ'bî ve Nazzâm İbrahim bin Yesâr Basrî ve talebelerinden Amr Câhız Mu'tezilî sapıklarının kitapları da, eski Yunan felsefecilerinin bozuk fikirleri ile doludur. Böyle kitapları okumak gençlere zararlıdır. Muhammed bin Hîsûm gibi Mücessime fırkasındakilerin kitapları da böyledir. Bunlar bidat fırkalarının en kötüsüdür. Ebül-Hasen-i Eş'arî de, önceleri Mutezile inancını yaymak için çok kitap yazdı. Allahü teâlâ, kendisine hidayet verdikten sonra, eski fikirlerini kötüleyici kitaplarını yaydı. Yanlışlarını görebilenlerin, bu kitapları okuması zararlı olmaz. Şafii âlimleri, iman bilgilerini Ebül-Hasen-i Eş'arînin kitaplarından aldılar. Ebû Muhammed Abdullah bin Sa'îdin bu kitapları açıklayan eserleri tamamen zararsız hâldedir. Sözün kısası, eski felsefecilerin yazdığı din kitaplarını gençlere okutmamalıdır. Ehl-i sünnet bilgilerini öğrendikten sonra okumaları caiz olur."

Mısırlı mezhepsiz, Hasen el-Bennânın ihtilalci yazıları, Seyyit Kutub'un Fîzılâl-il-Kur'ân ismindeki bozuk tefsiri ve başka kitapları, Hindistan'daki Vehhabilerden Muhammed Sıddîk Hân'ın bazı kitapları, Mevdûdî, Hamîdullah ve Cezâyirli îbni Bâdis gibi dinde reformcuların kitapları da böyledir. Dinini öğrenmek isteyenler, bunların bozuk kitaplarını okumamalıdır.

***
Sual: (Mevdu hadîs) ne manaya gelir, uydurma hadîs mi demektir?
Cevap: (Usûl-i hadîs) denilen ayrı bir ilim vardır. Bu ilimde, (Mevdu hadîs) demek, uydurma hadîs demek değildir. Şimdi, bu ilimden haberi olmayanlar, mevdu hadîsi, lügat manası ile düşünerek, uydurma hadîs demek sanıyorlar. Bu ilim üzerinde ve mevdu hadîsler üzerinde geniş bilgi edinmek isteyenlere, (Se'âdet-i Ebediyye) kitabının ikinci kısmında beşinci maddeyi okumalarını tavsiye ederiz.

İmâm-ı Muhammed Birgivînin "rahmetullahi teâlâ aleyh" (Usûl-i hadîs) kitabının şerhinde buyruluyor ki:

(Herhangi bir hadîsi haber verirken, bilerek yalan söylemiş olduğu bilinen bir kimsenin haber verdiği hadîs-i şeriflerin hepsine (Mevdu) veya (Müfteri) hadîs denir. Çünkü, haber verdiği hadîslerin hepsinin de, uydurma, iftira olmak ihtimâli vardır. Görülüyor ki, Usûl-i hadîsde yalanı yakalanan kimse, tevbe etse ve salih olsa da, bunun bildirdiği bütün hadîslere mevdu denilir. Böyle olduğunu, imam-ı Süyûtînin (Tedrîb) kitabı da bildirmekte ve hadîs âlimlerinin çoğu da söylemektedir. Bidat fırkalarında olanlar, Müslümanları doğru yoldan ayırmak için, zındıklar da, Müslümanları aldatmak için, hadîs uydurdular. Tekke şeyhlerinden de, ibadete tergîb ve günahlardan terhîb için hadîs uyduranlar oldu. Böyle iyi niyetli hadîs uydurmak haramdır. Müslümanları aldatmak için olursa, küfürdür. Sa'lebî, Vâhidî, Zimâhşerî, Beydâvî ve Ebüssü'ûd tefsirlerinde, sûrelerin kıymetlerini anlatan, öven hadîslerin mevdu oldukları söyleniliyor.

Fâtiha, En'âm, Kehf, Yasîn, Duhân, Mülk, Zilzâl, Nasr, Kâfirûn, İhlâs ve Kul e'ûzü sûrelerini öven hadîslerin sahih oldukları meydandadır. Bu tefsirlerin sahipleri, mevdu denilen hadîsleri, sahih, hasen ve olsa olsa zayıf bildikleri için veya güvendikleri hadîs âlimlerinden, böyle olarak aldıkları için, yahut mevdu olduklarını kabul etmedikleri için yazmışlardır. Çünkü, hadîslerin sahih olup olmadıkları zann-ı galip ile anlaşılır. Kesin olarak bilinemez. Hadîs âlimlerinden çoğunun sahih dediği çok hadîsler vardır ki, bu fennin başka âlimleri, bunlara sahih dememiştir. Birçoğu da, bunların sahih olup olmadığını anlayamamıştır. Çünkü, bir hadîsin sahih olmadığını anlamak çok güçtür. Ancak zan ile anlaşılır. Kesin olarak anlaşılamaz.

Bir hadîsin uydurma olduğunu kesin olarak anlamak için, bunu haber verenlerden birinin, bunu ben uydurdum demesi lâzımdır. Yahut, bana haber verdi dediği kimsenin, bu doğmadan önce ölmüş olduğu bilinmelidir. Yahut, hadîs denilen sözün, İslâmiyete ve akla, hesaba ve tecrübeye uymaması ve tevil kabul etmemesi ile uydurma olduğu anlaşılır. Bunları da ancak hadîs âlimleri anlar. Bu derin âlimler de, bunları anlamakta yanılabilir. Bunun içindir ki, Ebülferec İbn-ül Cevzînin (Mevduât) kitabındaki mevdu dediği hadîslerin çoğuna, sahih, hasen ve zayıf diyen hadîs âlimleri olmuştur. İmâm-ı Zehebî "rahmetullahi teâlâ aleyh" diyor ki, İbn-ül-Cevzînin Mevduât kitabındaki yazılı hadîslerin çoğu, sağlam, güzel hadîslerdir. Buraya kadar yazdıklarımızı, imam-ı Nevevînin "rahmetullahi teâlâ aleyh" (Takrîb) kitabından ve Süyûtînin "rahmetullahi teâlâ aleyh" (Tedrîb) kitabından ve şeyhül-islâm ibni Hacer-i Askalânînin (Nuhbe) kitabından aldık). (Fâideli Bilgiler s. 430)

Mirac, ruh ve beden iledir

Sual: Peygamber Efendimizin miracını, sadece ruhen veya rüyada oldu diyenler oluyor. Böylelerine nasıl cevap vermelidir?

Cevap: Resûlullah Efendimizin fiilî mucizeleri çoktur. Bu mucizelerden birisi de, Mirac mucizesidir. Mirac, hem ruh, hem de beden ile olmuştur. İsrâ sûresinin ilk âyet-i kerimesinde meâlen;

(Kulumu gece Mescid-i haramdan Mescid-i Aksa'ya götürdüm) buyurulmaktadır. Kul, insana denir. Ruha veya insanın bir hâline kul denmez.

Filistin, Arabistan'a, başka memleketlerden daha yakın olduğu için, (En yakın yer) buyuruldu. Mescid-i Aksa o zaman yeryüzünde bulunan mescitler arasında, Mekke'ye en uzak olanı idi. Bunun için, (En uzak mescid) buyuruldu. En yakın yerde en uzak mescid niçin bulunamazmış ki?

Namaz, önceden Mescid-i Aksa'ya karşı kılınırdı. Kudüs'te mescid olmasaydı, oraya karşı namaz kılmak emrolunur mu ve Resûlullah Efendimiz, Kudüs'te Mescid-i Aksa'da namaz kıldım der mi idi? Miraca inanmayanlar, Resûlullah Efendimizin bedeni ile Kudüs'e ve göklere götürüldüğünü kavrayamadığı için inanamıyorlar. Eğer Mirac, rüyada olsaydı, müşrikler, buna bir şey demezlerdi. Resûlullah Efendimiz; (Beden ile gittim) buyurduğu için inanmadılar. Medâric-ün-nübüvve kitabında deniyor ki:

"Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselama olan ihsanlarından biri de, Onu Miraca çıkarmasıdır. Resûlullahın Mekke'den Mescid-i Aksa'ya götürüldüğü, Kur'ân-ı kerimde açıkça bildiriliyor. Buna inanmayan kafir olur. Mescid-i Aksa'dan göğe çıkarıldığını meşhur hadîsler haber veriyor. Buna inanmayan, bidat ehli olur. Miracın uyanık iken ve ceset ile olduğunu, Eshâb-ı kiramın, tabiinin, hadîs âlimlerinin, fıkıh âlimlerinin ve kelâm âlimlerinin çoğunluğu haber vermişlerdir. Müşrikler, miraca inanmadıkları ve imtihan ederek Mescid-i Aksadan bilgi istedikleri için, İsrâ sûresinde, Mescid-i Aksa'ya kadar götürüldüğü açıkça bildirildi. Bu sûrede meâlen;

(Âyetlerimi göstermek için götürdüm) buyurulması, göklere çıkarıldığını gösteriyor. Bu sûrenin 60. âyetinde meâlen;

(Sana gösterdiğimiz rüyayı insanlara fitne yaptık) buyurulmaktadır.

Tefsir âlimlerinin çoğu, buradaki rüya kelimesinin uyanıkken gece görmek için kullanıldığını bildirmişlerdir. Mirac hadîs-i şerifi, Buhârî ve Müslimde uzun yazılıdır."

***

Sual: Mirac gecesi ne demektir ve bu geceyi nasıl değerlendirmelidir?

Cevap: Mirac gecesi, Receb ayının yirmiyedinci gecesidir. Mirac, merdiven demektir. Resûlullahın göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü gecedir. Elliiki yaşında iken, bir gece Mekke'den Kudüs'e ve oradan göklere götürülüp getirildi. Bu yolculuğuna (Mirac) denir. Miracda, Cennetleri, Cehennemleri ve Allahü teâlâyı gördü. Beş vakit namaz, bu gece farz oldu. (Rûh-ul-beyân)da (Tefsîr-i Hüseynî)den alarak ve (Bahr)de, imamlığı anlatırken, diyor ki, (Resûlullahın Mekke'den Beyt-ül-mukaddese götürüldüğüne inanmayan kâfir olur. Göklere ve bilinmeyen yerlere götürüldüğüne inanmayan ise, dâl ve mübtedi olur). Yani sapık olur.

Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, bazı gecelere kıymet vermiş, bu gecelerdeki, dua ve tevbeleri kabul edeceğini bildirmiştir. Kullarının çok ibadet yapması, dua ve tevbe etmeleri için bu geceleri sebep kılmıştır. Kıymetli geceye, kendinden sonra gelen günün ismi verilir. Önceki günü öğle namazı vaktinden, o gecenin fecrine kadar olan zamandır. Mübarek geceleri ihya etmeli, yani kaza namazları kılmalı, Kur'ân-ı kerim okumalı, dua, tevbe etmeli, sadaka vermeli, Müslümanları sevindirmeli, bunların sevablarını ölülere de göndermelidir. Bu gecelere saygı göstermelidir. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. Gecenin oniki kısmından bir kısmını [bir saat kadar] ihya etmek, bütün geceyi ihya etmek olur. Yaz ve kış geceleri için hep böyledir. (Tam İlmihal s. 352)

İslâmiyet, bütün kemâlâtın kaynağıdır

Sual: İslâmiyete uymanın kalbe ve ruha tesiri var mıdır?
Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının ikinci cild 46. mektupta buyuruyor ki: Ahkâm-ı islâmiyye, zahirin [görünen uzuvların] yapacağı ibadetlerdir. Bu hakikat ise, bu dünyada bâtına [kalbe ve ruha] nasip olmaktadır. Zahir, her zaman, ahkâm-ı islâmiyyeyi yapmağa mecburdur. Bâtın da, o hakikatin işleri ile meşgul olur.

Bu dünyada, amel, ibadet lâzımdır. Bu amellerin, bâtına çok yardımı vardır. Yani, bâtının ilerlemesi, ahkâm-ı islâmiyyeye uymasına bağlıdır. O hâlde, bu dünyada, her zaman, zahir de, bâtın da ahkâm-ı islâmiyyeye muhtaçtır. Zahirin işi, İslâmiyete uymak, bâtının işi de, meyvelerini, faydalarını toplamaktır. İslâmiyet, bütün kemâlâtın kaynağı, bütün makamların temelidir. İslâmiyetin, fayda, meyve vermesi, bu dünyaya mahsus değildir. Ahiretin kemâlâtı ve sonsuz nimetleri de, İslâmiyetin neticeleri, meyveleridir. Görülüyor ki, İslâmiyet öyle bir (Şecere-i tayyibe) [mübarek ağaç]dir ki, onun meyveleri ile, bütün âlem, dünyada da, ahirette de faydalanmaktadır. (Tam İlmihal s. 904)

***
Sual: Helal ve mubah olan âdetlerde değişiklik yapmak da, dinimizin kötülediği ve yasak ettiği bidatlerin içine girer mi?
Cevap: 
Âdetlerde değişiklik yapmak, bidat değildir. Vera sahiplerinin yapmaması iyi olur. Hadis-i şerifte;
(Benim sünnetime ve benden sonra, hulefâ-i râşidînin sünnetlerine sarılınız!) buyuruldu.
Sünnet sözü, yalnız olarak söylenildiği zaman, İslâmiyetin bildirdiği her şey demektir. Bu dinin sahibi olan Resûl aleyhisselam, âdetlerde bir şey bildirmedi. Çünkü Resûlullah efendimiz, insanlara dinlerini bildirmek için geldi. Dünyada muhtaç oldukları şeylerin yapılmasını öğretmek için gelmedi. Hadis-i şerifte;
(Dünya işlerinizi yapmasını siz daha iyi bilirsiniz!) buyuruldu. Dünyanıza faydalı olan şeyleri bulup yapmanız için benim bildirmeme lüzum yoktur demektir. Dinî vazifelerinizi, ibadetlerinizi bilemezsiniz, onları benden öğreniniz demektir. Bunun için âdetler, İslâmiyetin dışında kalmaktadır. İslâmiyetin dışında olan şeylerde yapılan değişiklikler bidat olmaz.

***
Sual: Camilere minare yapmak, okul yapmak sonradan ortaya çıktığı için, minare ve okul yapmak da bidat midir?
Cevap: Minare, mektep, okul, kitap gibi sonradan yapılmış olan şeyler bidat yani dinde reform değildir. Bunlar dine yardımcı şeylerdir. İslâmiyet bunlara izin vermiş, hatta emretmiştir. Böyle şeylere Sünnet-i hasene denir. İslâmiyetin ibadet olarak yasak ettiği şeyleri meydana çıkarmaya Sünnet-i seyyie denir. Bidatler, yani dinde reformlar, sünnet-i seyyiedir. Sünnet-i hasene yani dine yardımcı şeylerin Eshâb-ı kiramın ve tâbiinin zamanlarında yapılmaması, onların bu faydalı şeylere ihtiyaçları olmadığı içindi. Onlar, kâfirlerle cihad ediyor, İslâmiyeti dünyaya yayıyorlardı. Onların zamanlarında bidat sahipleri çıkmamış veya çoğalmamıştı. Kıyamete kadar sünnet-i hasene meydana çıkarmak caizdir ve sevaptır.

***
Sual: Et, peynir gibi şeyler, koktuğu, ekşidiği zaman, diğer necis şeyler gibi bunlar da necis olur mu?
Cevap: Et kokunca, yemek ekşiyince, necis olmaz fakat, zararlı oldukları için, bunların yenilmeleri helal olmaz. Yağ acımakla, yemesi haram olmaz. Et, peynir, kokup kurtlanmakla necis olmaz. Bir temiz ciğer, kuyuya düşüp, kokup, kurtlansa, ciğer ve kuyudaki su pis olmaz.

***
Sual: Allahü teâlânın sıfatları, cisimlerin sıfatlarına benzer mi, mahlûkların sıfatları gibi midir?
Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının ikinci cild 46. mektupta buyuruyor ki: Dünya aynalarında, önce hayâller görünür. Aynayı görmek için, ayrıca dikkat etmek lâzımdır. Bir aynada görülen hayâller, aynada değildir. Varlıkları yalnız hayâldir. Eşya aynada bulunuyor sanıldığı gibi olur. Halbuki, eşyanın hayâlleri, aynanın içinde değildir. Bunun gibi, mahlûklar, Allahü teâlânın aynasında değildir. Aynada bir şey yoktur. Hayâller, aynada değil, hayâlimizdedir. Aynada hayâl yoktur. Hayâllerin bulunduğu yerde de ayna olamaz. Hayâller, vehim ve hayâlimizdedir. Yerleri varsa, vehim mertebesindedir. Zamanları varsa, hayâl mertebesindedir. Fakat, mahlûkların vücutsuz olan bu görünüşü, Allahü teâlânın kudreti ile olduğundan, devamlıdır. Ahiretin sonsuz azab ve nimetleri bunlara olacaktır. Ayna, bu hayâlleri ihata etmiş, kaplamış denilebilir. Bu hayâllerle beraberdir deriz. Fakat, bu kurb [yakınlık], bu ihâta ve ma'ıyyet [beraberlik] cismin cisme olan veya cismin, kendi sıfatına [meselâ rengine] olan kurbu, ihatası ve ma'ıyyeti gibi değildir. İnsan aklı, hayâllerin aynaya olan kurb, ihata ve ma'ıyyetini düşünemiyor, kavrayamıyor. Hayâllerin aynaya karîb, beraber ve ihata edilmiş oldukları muhakkaktır. Fakat, nasıl olduğu anlatılamıyor. İşte Allahü teâlânın mahlûklara olan kurbu, ihatası ve ma'ıyyeti de böyledir. Elbette vardırlar. Fakat, nasıl oldukları bilinmez. Bunlara inanırız. Fakat, nasıl olduklarını bilemeyiz. Çünkü, Allahü teâlânın bu sıfatları, cisimlerin sıfatlarına benzemiyor, mahlûkların sıfatları gibi değildir. Hakikatin numunesi olan bu âlemde, bu sıfatlara misal olarak, hayâller ile aynayı söyledik ki, aklı olan, bundan onu anlayabilsin! Allahü teâlâ, doğru yolda olanlara selâmet versin! (Tam İlmihal s. 905)

'Peygamber hangi mezhepte idi?' demek!..

Sual: Zengin bir kimse, zekâtını vermek için, adak sahibi de adağını halletmek için birini vekil etse, bu vekil olan şahıs istediği gibi hareket edebilir mi?

Cevap: Zenginin vekili, zekâtı, zenginin emrettiği kimseye verir, başkasına veremez. Eğer başkasına verirse veya kaybederse, öder. Vasiyet edilen şeyler de böyledir. Emir olunan fakire verilir. Zengin, vekiline, dilediğine ver derse, vekil kendi fakir olan çocuğuna ve zevcesine, hanımına da verebilir. Kendi fakir ise, kendi de alabilir. Halbuki, nezir yani adak böyle değildir. Vekil, adak sahibinin emrettiğinden başkasına da verebilir. İbni Âbidîn, bu satırları açıklarken buyuruyor ki:

"Vekil zenginden aldığı altın ve gümüş yerine, kendi altın ve gümüşünü fakire verip sonra zenginin verdiğini, kendi kullanması caizdir. Fakat, zenginin parasını önce kendi kullanıp, sonra kendi parasından zekâtı verirse, caiz olmaz. Kendi için sadaka vermiş olur. Zekâtı, zengine öder. Nafaka vermek, satın almak, borç ödemek için aldığı parayı kullanan vekil de böyledir. Görülüyor ki, zekâtı kendi malından ayırıp vermek şart değildir. Zenginin vekili, zekâtı vermek için, izin almadan bir başkasını da vekil edebilir."

***
Sual: Zengin bir kimse, zekât malını veya parasını hesaplayıp ayırsa, bu kimse zekât malını ayırmakla zekâtını vermiş olur mu?

Cevap: Zekât ayrılmakla verilmiş olmaz. Ayrılan zekât, kendinde veya vekilinde iken kaybolursa, tekrar ayırıp vermesi lazımdır. Vekili kaybedince, öder.

***
Sual: Sarımsak, soğan ve pis kokulu şeyleri yiyip, içenleri, camiye geldiklerinde ikaz etmek, bunlara müdahale etmek gerekir mi?

Cevap: Camide soğan, sarımsak gibi fena kokulu şeyleri yiyene, sigara içene mani olmalıdır. Kasapları, balıkçıları, ciğercileri, yağcıları, üzerleri pis ise ve pis kokarsa ve üzeri pis kokanları ve cemaati dili ile incitenleri, camiden çıkarmalıdır.

***
Sual: Cami içinde, lüzumlu, lüzumsuz şeyleri konuşmak günah olur mu?

Cevap: İbadet etmeyip, camide dünya kelamı ile meşgul olmak tahrimen mekruhtur. Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, camide dünya kelamı konuşmak da, insanın sevaplarını giderir. İbadetten sonra, mubah olan şeyleri, hafif sesle konuşmak caizdir. İslâmiyetin beğenmediği şeyleri konuşmak, her zaman caiz değildir.

***
Sual: Zengin bir kimse, zekâtını vermek için, adak sahibi de adağını halletmek için birini vekil etse, bu vekil olan şahıs istediği gibi hareket edebilir mi?

Cevap: Zenginin vekili, zekâtı, zenginin emrettiği kimseye verir, başkasına veremez. Eğer başkasına verirse veya kaybederse, öder. Vasiyet edilen şeyler de böyledir. Emir olunan fakire verilir. Zengin, vekiline, dilediğine ver derse, vekil kendi fakir olan çocuğuna ve zevcesine, hanımına da verebilir. Kendi fakir ise, kendi de alabilir. Halbuki, nezir yani adak böyle değildir. Vekil, adak sahibinin emrettiğinden başkasına da verebilir. İbni Âbidîn, bu satırları açıklarken buyuruyor ki:

"Vekil zenginden aldığı altın ve gümüş yerine, kendi altın ve gümüşünü fakire verip sonra zenginin verdiğini, kendi kullanması caizdir. Fakat, zenginin parasını önce kendi kullanıp, sonra kendi parasından zekâtı verirse, caiz olmaz. Kendi için sadaka vermiş olur. Zekâtı, zengine öder. Nafaka vermek, satın almak, borç ödemek için aldığı parayı kullanan vekil de böyledir. Görülüyor ki, zekâtı kendi malından ayırıp vermek şart değildir. Zenginin vekili, zekâtı vermek için, izin almadan bir başkasını da vekil edebilir."

***
Sual: Zengin bir kimse, zekât malını veya parasını hesaplayıp ayırsa, bu kimse zekât malını ayırmakla zekâtını vermiş olur mu?

Cevap: Zekât ayrılmakla verilmiş olmaz. Ayrılan zekât, kendinde veya vekilinde iken kaybolursa, tekrar ayırıp vermesi lazımdır. Vekili kaybedince, öder.

***
Sual: Sarımsak, soğan ve pis kokulu şeyleri yiyip, içenleri, camiye geldiklerinde ikaz etmek, bunlara müdahale etmek gerekir mi?

Cevap: Camide soğan, sarımsak gibi fena kokulu şeyleri yiyene, sigara içene mani olmalıdır. Kasapları, balıkçıları, ciğercileri, yağcıları, üzerleri pis ise ve pis kokarsa ve üzeri pis kokanları ve cemaati dili ile incitenleri, camiden çıkarmalıdır.

***
Sual: Cami içinde, lüzumlu, lüzumsuz şeyleri konuşmak günah olur mu?

Cevap: İbadet etmeyip, camide dünya kelamı ile meşgul olmak tahrimen mekruhtur. Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, camide dünya kelamı konuşmak da, insanın sevaplarını giderir. İbadetten sonra, mubah olan şeyleri, hafif sesle konuşmak caizdir. İslâmiyetin beğenmediği şeyleri konuşmak, her zaman caiz değildir.

***
Sual: İctihad etmek ne demektir? Kimler ictihad edebilir?

Cevap: İctihad, gücü, kuvveti yettiği kadar, zahmet çekerek, uğraşarak çalışmak demektir. İctihaddan maksat, âyet-i kerimelerden ve hadîs-i şeriflerden, manaları açıkça anlaşılmayanları, açıkça bildiren diğer ahkâm-ı islâmiyyeye kıyas ederek, benzeterek, bunlardan yeni hükümler çıkarmağa uğraşmak, çalışmak demektir. Meselâ anaya, babaya itaati emir eden âyet-i kerimenin meal-i âlisi, (Onlara, öf sıkıldım demeyin!)dir. Döğmekten, sövmekten bahis buyurulmamıştır. Âyet-i kerimede, yalnız bunların en hafifi olan öf kelimesi açıkça bildirildiğine göre, müctehidler, döğmenin, sövmenin ve hakaret etmenin elbette haram olacağını ictihad etmişlerdir. Yine meselâ, Kur'ân-ı kerimde şarap içmek yasak edilmiş, başka içkiler bildirilmemiştir. Şarabın haram olmasının sebebi, hamr kelimesinden de anlaşılacağı üzere, tahmîr-i akl, yani aklı karıştırdığı, giderdiği içindir. Bundan dolayı müctehidler, şarabın haram olmasındaki sebep, herhangi bir içkide bulunsa haramdır, diye ictihad etmişler. Her sarhoş eden şeyin haram olduğunu emir buyurmuşlardır. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerimde, ictihad ediniz! diye emrediyor.

Birçok âyet-i kerimelerden, ilimleri derin olan yüksek derecedeki âlimlerin ictihad ile emir olundukları anlaşılmaktadır. O hâlde, ehliyeti ve liyakati ve ilimde ihtisası tam olanların, yani manaları açıkça anlaşılmayan âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerin içlerinde saklı bulunan ahkâmı ve meseleleri, mefhûmen, mantûkan, delâleten anlayabilecek kuvvet ve kudrette olanların ictihad etmesi farzdır. (Eshâb-ı Kirâm s. 51)

Organların kullanılmasına izin vermek

Sual: Ben öldükten sonra, organlarımın, hastalara verilmesini istiyorum demenin, dinen mahzuru var mıdır?

Cevap: "Ben öldükten sonra, kanımın ve organlarımın, hastalara, yaralılara verilmesini istiyorum" demek caiz değildir. Çünkü bu söz, organlarını vakfetmek veya sadaka olarak vermek, yahut vasiyet etmek olur. Bunların üçünün de sahih olabilmeleri için, mütekavvim mal ile yapılmaları lazımdır. Hür insan ve hiçbir parçası mal değildir. Harpte esir alınan kölenin, yalnız canlı olan bütün bedenine mal denilmiş ise de, organları ve ölüleri mal değildir.

"Ben öldükten sonra, kanımın, uzuvlarımın bir Müslümana verilmesine zaruret olursa, verilmesi için, izin veriyorum" demek caiz olur.

***

Sual: Vekil olan bir kimse, vekili olduğu kimsenin malını dilediği fiyata satabilir mi?

Cevap: Umumi vekil, sahibinin malını, dilediği fiyata satabilir. Fiyat söylenmiş ise, daha aşağı satamaz, satarsa, öder. Vekil, sahibinin malını, kendine satın alamaz, akrabasına da satamaz. Ancak, bunlar, umumi vekil ise veya değerinden yüksek satabilir. Umumi vekil, peşin de, veresiye de satabilir. Fakat, peşin sat veya şu malımı sat da borcumu ver denildi ise, veresiye satamaz.

***

Sual: Dinen zaruret ve harac ne demektir?

Cevap: İnsanı bir şey yapmaya zorlayan semavi sebebe, yani insanın elinde olmayarak hasıl olan sebebe Zaruret denir. İslâmiyetin emir ve yasak etmesi, tedavi edilemeyen şiddetli ağrı, bir uzvun yahut hayatın telef olmak tehlikesi ve başka bir şey yapamamak mecburiyeti hep zarurettir. Bir farzın yapılmasına mâni veya haram işlemeye sebep olanı önlemenin meşakkatli, güç olmasına Harac denir.

***

Sual: Parmağı kopan bir kimse, bunun yerine madenden, plastikten yapılmış parmak takabilir mi?

Cevap: El, ayak, parmak, burun, diş, göz, kalp ve başka uzuvlar bozulunca, kopunca yerlerine maden, plastik koymak, diri ve ölü insandan organ nakletmenin caiz olduğu, Hindistan âlimlerinin yayınladığı El-muallim dergisinin 1406 nüshasında yazılıdır. Çünkü bir organı kurtarmak, hayatı kurtarmak gibi zaruridir. Diri insanın organını, etini yemek caiz değildir. Kanını nakletmek caizdir.

***

Sual: Günah olan şeyleri sevmek, beğenmek, imana zarar verir mi?

Cevap: Küfrü, haramları, mekruhları sevmek, beğenmek, imanı giderir.

***

Sual: Namazın doğru olması için, abdestin ve guslün doğru olması lâzımdır buyruluyor. Gusül abdestinin fazileti nedir?

Cevap: Namazın doğru olması için, abdestin ve guslün doğru olması lâzımdır. İbni Âbidîn, (Dürr-ül-muhtâr) şerhinde buyuruyor ki: (Cünüp olan her kadının ve erkeğin ve hayızdan ve nifastan kurtulan kadınların, namaz vaktinin sonuna o namazı kılacak kadar zaman kalınca, gusül abdesti alması farzdır).

Farzları yapanlara çok sevab vardır. Yapmayanlara da, büyük günah vardır. (Gunyet-üt-tâlibîn) kitabının bildirdiği hadîs-i şerifte, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" buyuruyor ki: (Gusül abdesti almağa kalkan bir kimseye, üzerindeki kıl adedince [yani pek çok demektir] sevab verilir. O kadar günahı af olur. Cennetteki derecesi yükselir. Guslü için ona verilecek sevab, dünyada bulunan her şeyden daha hayırlı olur. Allahü teâlâ, Meleklere, bu kuluma bakınız! Gece, üşenmeden kalkıp, benim emrimi düşünerek, cenabetten gusül ediyor. Şahit olunuz ki, bu kulumun günahlarını af ve mağfiret eyledim buyurur).

(Ey Oğul İlmihâli)nin doksanbirinci sahifesinde yazılı hadîs-i şerifte, (Kirlenince, çabuk gusül abdesti alın! Çünkü kiramen kâtibîn melekleri, cünüp gezen kimseden incinir) buyuruldu. Yine, aynı sahifede: İmâm-ı Gazâlî buyurdu ki, bir kimse, rüyada bana dedi ki, (Bir miktar zaman, cünüp kaldım. Şimdi üzerime ateşten gömlek giydirdiler. Hâlâ ateş içindeyim). (Zevâcir) ve (Risâle-i ünsiyye) kitaplarındaki hadîs-i şerifte, (Resim, köpek ve cünüp kimse bulunan eve rahmet melekleri girmez) buyuruldu. Namaz kılan ve kılmayan herkes, bir namaz vaktini cünüp geçirirse, çok acı azab göreceği (Zevâcir)de yazılıdır. Öğle ezanından sonra cünüp olan, öğle namazını kılmamış ise, ikindi vaktine kadar; kılmış ise, akşam namazına kadar gusül etmelidir. Yıkanamazsa, teyemmüm etmelidir. (Tam İlmihal s. 132)

İmanı, farzları, haramları öğrenmek

Sual: İnanan, iman eden herkesin, kendisine lazım olan din bilgilerini öğrenip, bunlara uyması gerekir mi?

Cevap: Her Müslümana önce lazım, birinci farz olan şey, imanı, farzları, haramları öğrenmektir. Bunlar öğrenilmedikçe, Müslümanlık olamaz, iman elde tutulamaz. Hak borçları ve kul borçları ödenilemez. Niyet, ahlak düzeltilemez ve temizlenemez. Düzgün niyet edinilmedikçe de, hiçbir farz kabul olmaz. Bunun için herkesin ilmihal bilgilerini öğrenmesi lazımdır. Hadîs-i şerifte;

(Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibadet etmekten daha sevaptır) buyuruldu.

Müslümanların bilmesi, öğrenmesi lazım olan bilgilere Ulûm-i islâmiyye, Müslümanlık bilgileri denir. Bu bilgilerin kimisini öğrenmek farz, kimisini öğrenmek sünnet, bir kısmını öğrenmek de mubahtır.

İmanı, farzları ve haramları öğrenmek, bilmek farzdır. Otuzüç farz meşhurdur. Bunlardan dördü esas olup, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hac etmektir. İman ile beraber bu dört farz, İslâmın şartıdır. İman edip de ibadet edene, yani bu dört farzı yapana Müslüman denir. Dördünü birden yapıp da, haramlardan kaçınan, tam Müslümandır. Bunlardan biri bozuk olur veya hiç olmazsa, Müslümanlık bozuk olur. Dördünü de yapmayan, mümin olsa da Müslümanlığı tam değildir. Böyle iman, insanı yalnız dünyada korursa da, ahirete imanla gitmek güç olur. İman, muma benzer, Ahkâm-ı islâmiyye mum etrafındaki fener gibidir. Mum ile birlikte fener de, İslâmiyettir. Fenersiz mum çabuk söner. İmansız, İslâm olamaz. İslâm olmayınca, iman da yoktur.

O hâlde, her mümine önce lazım, birinci farz olan şey, imanı, farzları, haramları öğrenmektir. Öncelikle, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında bildirdikleri gibi, bir iman edinmelidir. Kıyamette kurtuluş yolu, bunların gösterdiği yoldur. Çünkü dini, bozulmaktan koruyan, Ehl-i sünnet âlimleridir.

Muhammed aleyhisselama uymak için, önce iman etmek, sonra Müslümanlığı iyice öğrenmek, sonra farzları eda edip haramlardan kaçınmak, daha sonra, sünnetleri yapıp mekruhlardan kaçınmak lazımdır. Bunlardan sonra, mubahlarda da Ona uymaya çalışmalıdır. Bir mümin, mubahlarda da, ne kadar Ona uyarsa, o derece kâmil ve olgun bir Müslüman olur. Allahü teâlâya, o derece yakın, yani sevgili olur.

***

Sual: Bir kimse, neyi adarsa adak olur ve adakta bulunan kimse, bu adağını mutlaka yerine getirmesi gerekir mi?

Cevap: Bu konuda Dürer ve Gurerde deniyor ki:

"Farz veya vacip olan ibadetlerden birine benzeyen ve namaz, oruç, sadaka, itikâf gibi başlı başına ibadet olan bir şeyi nezir, adak edenin, bunu yapması lazım olur. Hasta ziyaret etmek, cenaze taşımak, camiye girmek, yol, çeşme, hastahane, mektep, cami yapmak gibi, farz veya vacip cinsinden olmayan şeyler nezir edilmez. Bunlar nezir edilirse, yapılmaları lazım olmaz.

Allah rızası için Receb ayında oruç tutayım demek gibi Mutlak nezir ve yolcum gelirse, Allahü teâlâ için sadaka vermek nezrim olsun demek gibi, istenilen bir şarta bağlanan Muallak nezir söylenince, şart hasıl olduğunda, nezir olunan ibadetleri yapmak vacip olur. Hadîs-i şerifte;

(Nezir olunanı yapmak lazımdır) buyuruldu.

Hastalıktan kurtulursam, bir koyun kesmek nezrim olsun demek nezir olmaz ve koyunu kesmesi lazım gelmez. Allahü teâlânın rızası için bir koyun kesmek demek lazımdır. Allahü teâlâ için deyince, nezir olup, kesmesi lazım olur. Bin lira sadaka vermeyi, nezir eden kimsenin yüz lirası olsa, yüz lira vermesi lazım olur. Malı varsa, satıp bin lirasını sadaka verir. Şu yüz lirayı, şu günde falan fakire vermeyi nezir edip, başka yüz lirayı, başka günde, başka yerde, başka fakirlere vermesi caiz olur."

***

Sual: Necaset bulunma ihtimali olan yerlerde mesela kabristan veya hamamlarda namaz kılınabilir mi?

Cevap: Necis olmak ihtimali bulunan yerlerde, mesela kabristanda, hamam içinde ve kilisede kılmak mekruh olup, yıkayıp temizleyerek kılmak veya hamamın soyunma mahallinde kılmak ve kabristandaki mescitte kılmak mekruh olmaz. Soğuk ve başka sebeple açık yerde kılınamazsa ve başka yer bulunamazsa, kilisede yalnız da, cemaat ile de kılmak caiz olur. Namazdan sonra hemen çıkmalıdır. Kilisedeki küfür alametleri boşaltılırsa, namaz kılmak hiç mekruh olmaz. Üstü açık necasete karşı kılmak da mekruhtur.

***

Sual: Kur'ân-ı kerime veya din kitaplarının bulunduğu yere karşı ayak uzatmakta dinen bir mahzur olur mu?

Cevap: Mushafa yani Kur'ân-ı kerime ve din kitaplarına karşı ayak uzatmak mekruhtur. Eğer bunlar yüksekte iseler, ayak uzatmak mekruh olmaz.

***

Sual: Receb ayında, Allahın sevgili kulları varmış ve receb ayı boyunca bunlar hiç hareket etmezlermiş deniyor. Böyle bir şey var mıdır?

Cevap: Bu konuyla alkalı olarak Muhyiddîn Arabî hazretleri Fütû-hât-ı Mekkiyye kitabında şöyle yazmaktadır:

"Allahü teâlânın sevgili kullarından bir grup vardır ki, onlara 'Recebî' derler. Onlar kırk kişidir. Sayıları artmaz ve eksilmez. Receb ayında hiç hareket etmezler. Ayakta duramadıkları gibi, oturamazlar da. Ellerini, ayaklarını ve gözlerini dahi kıpırdatacak kuvveti kendilerinde bulamazlar. Receb ayının ilk günlerinde bu hâl üzere olurlar. Günden güne bu hâlleri hafifler. Şaban ayı girince, bu hâlleri kalkar. Bazen onlardan bir kısmında bu keşif hâlleri kalıp, bir sene devam eder. Recebîlerden birini gördüm. Onda Rafızilerin durumunu keşfedip görme hâli baki kalmıştı. Tanımadığı bir Rafıziyi domuz şeklinde görür ve sen Rafizisin, tövbe et, derdi. O Rafızi tövbe ederse, onu insan suretinde görürdü ve sen gerçekten tövbe ettin, derdi. Eğer o kimseyi yine domuz suretinde görürse, yalan söylüyorsun, sen tövbe etmedin, derdi. Bir gün Şafii mezhebinde oldukları ve iyi kimseler olarak tanınan iki kişi huzuruna geldiler. Meğer o iki kişi dıştan iyi görünmelerine rağmen, Rafizi imişler. Hazret-i Ebu Bekir ve hazret-i Osman hakkında yanlış ve kötü düşüncelere sahip imişler. O zat huzuruna gelen bu iki kişiye dışarıya çıkmalarını söyledi. Sebebini sorduklarında, ben sizi domuz şeklinde görüyorum, dedi. O iki kimse o anda kalplerinden tövbe ettiler. Bunun üzerine o zat, şimdi tövbe ettiniz. Çünkü şu anda sizi insan suretinde görüyorum, dedi. O kimseler buna çok şaştılar ve bozuk itikatlarından tamamen vazgeçtiler."

***

Sual: Bir Müslümana, nafile olarak oruç tutmak mı yoksa İslâmiyetin emirlerini öğrenip uymak mı daha faydalıdır?

Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

"İnsanlar, riyazet çekmek deyince, açlık çekmeyi ve oruç tutmayı anladılar. Halbuki, dinimizin emrettiği kadar yemek için dikkat etmek, binlerce sene nafile oruç tutmaktan daha güç ve daha faydalıdır. Bir kimsenin, önündeki yiyeceklerden, dinimizin emrettiği kadar yemesi, fazlasını bırakması, şiddetli bir riyazettir ve diğer riyazetlerden çok üstündür."

İslam nimetinin elden çıkmasının sebebi

Sual: İslâm dinini bozmak, yok etmek için çalışanlar, hep aynı kılıkta, aynı taktikle mi İslâmiyete saldırmaktadırlar?

Cevap: İslâm nimetlerinin elden çıkmasına sebep olanlar iki kısımdır:

Birincileri, küfürlerini, düşmanlıklarını açıklayan kâfirler olup, bunlar bütün silahlı kuvvetleri ile, bütün propaganda vasıtaları ve siyasi oyunları ile, İslâmiyeti yıkmaya uğraşıyorlar. Müslümanlar, bunları biliyor ve onlardan üstün olmaya çalışıyor.

İkinci kısım ise, kendilerine Müslüman ismini ve süsünü verip, din adamı tanıttırıp, Müslümanlığı, kendi akılları ile, keyiflerine ve şehvetlerine uygun bir şekle çevirmeye uğraşıyor, Müslümanlık ismi altında, yeni, uydurma bir din kurmak istiyorlar. Hile ve yalanları ile, sözlerini ispat etmeye, yaldızlı yazılar ile, Müslümanları aldatmaya çalışıyorlar. Müslümanların çoğu bu düşmanları, bazı sözlerinden ve İslâmiyeti yıkıcı davranışlarından seziyor ise de, çok kurnaz idare edildikleri için, birçok sözleri maalesef revaç bulup, Müslümanlar arasında yerleşiyor.

***

Sual: Dinimizde, inanana, inanmayana, emir ve yasaklara ne denir ve bunların tanımı, tarifi nasıldır?

Cevap: Resulullah efendimizin söylediklerinin, bildirdiklerinin hepsini beğenip kalbin kabul etmesine, yani inanmasına İman denir. Böylece inanan insanlara, Mümin denir. Onun sözlerinden birine bile inanmamaya veya iyi ve doğru olduğunda şüphe etmeye Küfür denir. Böyle inanmayan kimselere Kâfir denir. Allahü teâlânın, Kur'ân-ı kerimde, yapılmasını açıkça emrettiği şeylere, yani bu emirlere Farz denir. Yapmayınız diye açıkça men ve yasak ettiği şeylere Haram denir. Allahü teâlânın, açıkça bildirmeyip, yalnız Peygamber Efendimizin yapılmasını övdüğü, yahut devam üzere yaptığı, yapılırken görüp de mâni olmadığı şeylere Sünnet denir. Sünneti beğenmemek küfürdür. Beğenip de yapmamak suç değildir. Onun beğenmediği ve ibadetin sevabını gideren şeylere Mekruh denir. Yapılması emir olunmayan ve yasak da edilmeyen şeylere Mubah denir. Bu emir ve yasakların hepsine Ahkâm-ı ilâhiyye veya Ef'âl-i mükellefîn ve Ahkâm-ı İslâmiyye denir.

***

Sual: Herhangi birisinin suyunu çalan bir kimse, bu su ile abdest alabilir mi?

Cevap: Gasbedilen, çalınan su ile alınan abdest sahih ise de, haramdır.

***

Sual: (Vâsıta diriltir ve öldürür. O makamın öldürme ve diriltme gücü olması lâzımdır) sözünün manası nedir, nasıl anlamalıdır?

Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının birinci cildi 292. mektubunda buyuruyor ki: (Vâsıta diriltir ve öldürür. O makamın öldürme ve diriltme gücü olması lâzımdır) demek, ruhu diriltmektir. Cismi, bedeni diriltmek değildir. Öldürmek de ruhu öldürmektir. Cismi değil. Ruhun dirilmesi ve ölmesi, Fenâ ve Bekâsıdır ki, (Vilâyet makamı)na ve kemâle ulaştırır. Olgun bir zât, Allahü teâlânın izni ile, bu iki şeyi yapabilir. Bu zâtın öldürmesi ve hayat vermesi lâzımdır. Hayat vermek ve öldürmek demek, Bekâ ve Fenâ makamına kavuşturmak demektir. Bedeni öldürmek ve ölüyü diriltmekle, bu makamın bir ilgisi yoktur. O, bir mıknatısa benzer. Mıknatısın tesir ettiği iğne, saman çöpü gibi şeyler, onun arkasında sürüklenir. Ondan mıknatıs enerjisi alırlar. Evliyanın harikalar ve kerametler göstermesi, insan toplamak için değildir. [Mıknatısın kuvvet çizgileri gibi] görünmeyen kuvvetlerle çekerler. Onları tanımayan ve sevmeyenler, onlardan istifade edemez, yükselemezler. Binlerle mucize, harika ve kerametler görseler, hiç fayda olmaz. Bu sözümüze inanmak için, Ebû Cehli ve Ebû Lehebi göz önüne getirmek yetişir. Allahü teâlâ, En'âm sûresinin yirmibeşinci âyetinde, kâfirleri bildirirken mealen, (Âyetlerin hepsini görseler de, onlara inanmazlar. Hatta, sana geldikleri zaman, seninle dövüşürler. Kâfirler bu söylediklerin, olsa olsa, eskilerden kalan hurafelerdir, uydurma şeylerdir, derler) buyurdu. (Mektûbât Tercemesi s. 464)

***

Sual: Zamanımızda çok kimse, dinini Kur'ândan öğren diye yazıyor ve anlatıyor. Gerçekten bir kimse, İslâmiyetin emir ve yasaklarını Kur'ân tefsirlerinden öğrenip bulması, hükümleri çıkarması mümkün müdür?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Hadîkada buyuruluyor ki:

"Ehl-i sünnet itikadını ve farzları, haramları öğrenmek farzdır. Bunları öğretmek ve kendine lazım olandan başka fıkıh bilgilerini öğrenmek ve Kur'ân-ı kerimin tefsirini, hadîs ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir. Fıkıh bilgileri, Kur'ân-ı kerimden ve hadîs-i şeriflerden öğrenilmesi farz olan bilgilerdir. Fıkıh kitabı okuyan mukallitler, âyetten ve hadîsten hüküm çıkarmak ihtiyacından kurtulur. Farz-ı kifaye olanları bilen, yapan var iken, bunları öğrenmek müstehab olur. Bunları yapmak nafile ibadet olur. Yalnız, cenaze namazı böyle değildir. Velisi kılınca, başkalarının tekrar kılması caiz olmaz. Namaz kılacak kadar Kur'ân-ı kerim ezberleyen kimsenin, boş zamanlarında daha çok ezberlemesi, nafile namaz kılmasından daha çok sevap olur. İbadetlerinde ve günlük işlerinde lazım olan fıkıh bilgilerini öğrenmesi ise, bundan daha çok sevap olur. Lüzumundan fazla fıkıh bilgilerini öğrenmek de, nafile ibadetlerden daha sevaptır. Lüzumundan fazla fıkıh bilgisi öğrenirken, tasavvuf bilgilerini ve Allahü teâlâya arif olanların sözlerini ve hâl tercümelerini öğrenmesi de müstehab olur. Bunları okumak, kalpte ihlası arttırır. Fıkıh bilgilerini, derin âlimler, âyet-i kerimelerden ve hadîs-i şeriflerden çıkarmışlardır. Bunlar, ancak fıkıh kitaplarından ve fıkıh âlimlerinden öğrenilir."

Görülüyor ki, tefsir okumak farz-ı kifayedir. Fıkıh kitapları varken, din bilgilerini tefsirlerden öğrenmeye kalkışmak, nafile ibadet olur. Farz-ı ayın olan fıkıh kitaplarını okumayı bırakıp, nafile olan tefsir okumak, caiz değildir. Zaten, bizim gibi mukallitlerin, tefsirden fıkıh bilgisi öğrenmesi imkânsızdır. Cehenneme gidecekleri bildirilen yetmişiki fırkanın âlimleri, tefsirlerden yanlış mana anladıkları için, sapıttılar. Âlimler sapıtınca, bizim gibi cahillerin tefsirden ne anlayabileceğini düşünmelidir! Doğru yazılmış tefsirleri okuyan cahiller, böyle felakete düşerse, dinde reformcuların tefsir adındaki kitaplarını okuyan acaba ne olur?

Kimseye suizan etmemek

Sual: "Kimseye suizan etmemeli, kötü gözle bakmamalı, kâfir olduğunu gösteren işine, sözüne değil, imanı olduğunu gösteren işine ve sözüne bakmalıdır. Kalpte iman olduğunu Allah bilir, başkası bilemez. Müslümanlığı açıkça kötülemeyen herkese Müslüman gözü ile bakmak, onu sevmek lazımdır" deniliyor. Bu söz doğru mudur?

Cevap: Kimseye suizan etmemeli sözü yanlıştır. Bunun doğrusu Müslümana suizan etmemelidir. Yani, Müslüman olduğunu söyleyen ve küfre sebep olan bir sözde ve işte bulunmayan kimsenin bir sözünden veya işinden hem imanı olduğu, hem de imansız olduğu anlaşılırsa, imanı olduğunu anlamalı, dinden çıktı dememelidir. Fakat bir kimse, dini yıkmaya, gençleri kâfir yapmaya uğraşır veya haramlardan birinin iyi olduğunu söyleyerek bunun yayılması, herkesin yapması için uğraşırsa, yahut Allahü teâlânın emirlerinden birinin gericilik, zararlı olduğunu söylerse, buna kâfir denir. Müslüman olduğunu söyler, namaz kılar, hacca giderse, Zındık denir. Müslümanları aldatan böyle ikiyüzlüleri Müslüman sanmak, ahmaklık olur.

***

Sual: Din kitaplarında dünya kötülenmektedir. Kötülenen dünyadan maksat, bu içinde yaşadığımız dünya mıdır yoksa başka bir şey midir?

Cevap: Dünya, ednâ kelimesinin müennesidir. Yani, ism-i tafdîldir. Mastarı, dünüv veya denâettir. Birinci mastardan gelince, çok yakın demektir.

(Biz en yakın olan göğü, çırağlarla süsledik) âyet-i kerimesindeki dünya kelimesi böyledir. Bazı yerde de, ikinci mana ile kullanılmıştır. Mesela;

(Deni, alçak şeyler melundur) hadîs-i şerifinde böyledir. Yani (Dünya melundur) demektir. Alçak şeyler, cenab-ı Hakkın yasak ettiği şeylerdir ki bunlar haramlar ve mekruhlardır. Şu hâlde, Kur'ân-ı kerimde, kötü denilen dünya, haramlar ve mekruhlardır. Mal kötülenmemiştir. Çünkü, cenab-ı Hak mala hayır adını vermektedir. Bunu ispat eden vesika, bütün mahlukların ve insanlığın üstünlükte ikincisi olan İbrahim aleyhisselamın malıdır. Yalnız yarım milyonu sığır olmak üzere, davarları, ova ve vadileri dolduruyordu. Görülüyor ki, İslâmiyet dünya malını kötülememektedir. İbrahim aleyhisselamın bu kadar zengin olması, bu sözü ispat etmektedir.

***

Sual: Akmakta olan su, her zaman temiz mi demektir?

Cevap: Necaset eseri görülünceye kadar, akan su temiz olur.

***

Sual: İbadetlerin dereceleri var mıdır ve varsa öncelik sırası nasıldır?

Cevap: İslâm dininde ibadetlerin dereceleri vardır:

Birinci derece: ibadetlerin en kıymetlisi ve en efdali, haramlardan sakınmaktır. Haramı gördüğü zaman, yüzünü çevirenin kalbini, Allahü teâlâ iman ile doldurur. Bir kimse, haram işlemeğe niyet eder ve o haramı işlemezse, ona günah yazılmaz. Haram işlemek, Allahü teâlâya karşı gelmek olduğundan, ondan sakınmakta, ibadetlerin en efdali olmuştur. İslâm dininde, hiç kimse, günah ile veya kâfir olarak doğmaz. Zaten, bunu akıl da kabul etmez.

İkinci derece: Farzları yapmaktır. Farzların terki büyük günahtır. Allahü teâlânın yapınız diye emir ettiği şeylere farz denir. Farzları yapmak, çok kıymetlidir. Hele farzların unutulduğu, haramların yayıldığı bir zamanda, farzları yapmak, daha çok kıymetlidir. Farzları yapanlara büyük ecir ve mükâfatlar vardır.

Üçüncü derece: Tahrîmî mekruhlardan, yani harama yakın mekruhlardan sakınmaktır. Tahrîmî mekruhlardan sakınmak, vacibleri yapmaktan daha kıymetlidir.

Dördüncü derece: Vacibleri yapmaktır. Vacibleri yapmak da, farz kadar olmasa bile, çok sevabdır. Vacibler, farz olup olmaması şüpheli olan ibadetlerdir.

Beşinci derece: Tenzîhî mekruhlardan sakınmaktır. Tenzîhî mekruh demek, helale yakın olan mekruhlar demektir.

Altıncı derece: Müekked sünnetleri yapmaktır. Sünnetleri terk etmek, günah değildir. Özürsüz devamlı terk etmek ise, küçük günahtır. Sünneti beğenmemek ise küfürdür.

Yedinci derece: Nafileler ve müstehablardır. Nafileleri yapıp yapmamakta Müslümanlar serbesttirler. Yapmayana, terk edene ceza olmadığı hâlde, iyi niyet ile yapana ecir ve mükâfat vardır. (Cevâb Veremedi s. 232)

Bazı günahları işleyenler de Cehenneme girer

Sual: Allahü teâlâ, küfürden başka, bazı günahları işleyenlerin de Cehenneme gireceklerini bildiriyor. O hâlde, Cehennem azabı, yalnız kâfirlere değildir denilirse, nasıl cevap verilir?

Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının birinci cildi 266. mektupta buyuruyor ki: Allahü teâlâ, küfürden başka, bazı günahları işleyenlerin de Cehenneme gireceklerini bildiriyor. Meselâ, bir mümini, bile bile öldürenin cezası Cehennemde sonsuz kalmaktır buyuruyor. Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem": (Bir namazı bile bile, vaktinde kılmayıp, kaza etmeyene, Cehennemde bir Hukbe azab edeceklerdir) buyuruyor.

Bir Hukbe, seksen ahiret senesi demektir. O hâlde, Cehennem azabı, yalnız kâfirlere değildir denilirse, cevap veririz ki, Cehennem azabı, Müslüman öldürmenin haram olmasına aldırış etmeyen, helal diyerek öldüren içindir. Nitekim Ehl-i sünnet âlimleri "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în", tefsirlerinde böyle mana vermişlerdir. Küfürden başka günahlara Cehennemde azab olunacağını bildiren haberler, hep bu günahlarda küfür bulaşıklığı olduğu içindir. Meselâ, günahı hafif görerek, ehemmiyet vermeyerek işlemek, İslâm dininin emirlerini aşağı görerek, namaz kılmamak ve günâh yapmak gibi şekillerdedir.

Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Ümmetimden büyük günahları işleyenlere şefaat edeceğim) buyuruyor. Bir kere de, (Allahü teâlânın rahmeti, benim ümmetim içindir. Bunlara ahirette azab yoktur) buyurdu. Yukarıda, manası yazılan âyet-i kerime de, bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir. İntihar etmek, yani kendini öldürmek, başkasını öldürmekten daha büyük günahtır. (Mektûbât Tercemesi s. 373)

***
Sual: Farz ve vacip arasında ne gibi bir fark vardır?

Cevap: Bu konuda Redd-ül-muhtârda vitir namazı anlatılırken deniyor ki:

"İnanması, yapması farz olan emirlere Farz denir. Farz olduğuna inanmayan, kâfir olur. Yapmayan, tevbe etmezse, Cehennem azabı çeker. İnanması farz olmayıp, vacip olan, yapması farz olan emirlere Vacip denir. Vacib olduğuna inanmayan kâfir olmaz. Vacibi yapmayan da, tevbe etmezse, Cehennemde azap çeker. Vacibin, ibadet ve yapılması lazım olduğuna inanmayan kâfir olur. Çünkü, vacip olduğu, söz birliği ile, zaruri olarak bildirilmiştir. Kur'ân-ı kerimde kati delil yani açıkça bildirilmiş ve söz birliği ile anlaşılmış emirlere farz denir. Kur'ân-ı kerimde şüpheli delil yani açık olmayarak bildirilmiş veya bir sahabinin bildirmesi ile anlaşılmış olan emirlere vacip denir."

***
Sual: Nimet geldiği zaman yapılan şükür secdesi de, secde âyeti okununca yapılan tilavet secdesi gibi mi yapılır?

Cevap: Şükür secdesi de, tilavet secdesi gibidir. Kendisine bir nimet gelen veya bir dertten kurtulan kimsenin, Allahü teâlâ için secde-i şükür yapması müstehabdır. Secdede önce, Elhamdülillah der. Sonra, secde tesbihini okur. Namazdan sonra şükür secdesi yapmak mekruhtur. Mekruh olduğu Mektûbât-ı Ma'sûmiyye kitabında yazılıdır. Cahillerin sünnet veya vacip sanacağı mubahları yapmak da, tahrimen mekruhtur. Bidat hasıl olmasına sebep olur.

***
Sual: Secde âyetlerini okuyarak dua edince, sıkıntı ve dertlerden kurtulduğu söyleniyor, doğru mudur bu?

Cevap: Bu hususta Dürr-ül-muhtâr ve Nûr-ül-îzâhda secde-i tilâvet sonunda deniyor ki:

"İmâm-ı Nesefî, Kâfî kitabında; bir kimse hüzünden, sıkıntıdan kurtulmak için, Allahü teâlâya kalbinden yalvararak, ondört secde âyetini ezberden, ayakta okuyup, her birinden sonra, hemen yatıp secde ederse, Allahü teâlâ, o kimseyi o dert ve beladan korur buyuruyor."

Son secdeden kalkınca, ayakta ellerini ileri uzatır, kendinin veya bütün Müslümanların dünya ve dinlerine gelen beladan, sıkıntıdan kurtulmaları, korunmaları için dua eder.

***
Sual: Bir kimsenin camide kendisi için özel yer ayırması caiz midir?

Cevap: Camide kendine muayyen yer ayırmak mekruhtur. Fakat, dışarı çıkarken, kimse oturmasın diye, yerine ceketini bırakırsa, gelince oraya oturabilir.

Secde, sert yere yapılır

Sual: Namaz kılarken, secdeye gidildiğinde, dizlerin veya ellerin yere konulmasında bir sıra, bir öncelik var mıdır ve secde yumuşak bir şey üzerine yapılabilir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde deniyor ki:

"Secde yaparken, önce iki diz, sonra iki el, sonra burun ve sonra alın yere konur. Baş parmakları, kulakları hizasında olur. Şafiide, eller omuz hizasına konur. Ayakların, en az birer parmağını yere koymak farzdır. Yerin sertçe olup, başın içine girmemesi lazımdır. Yere serili halı, hasır, buğday ve arpa böyledir. Yerde duran masa, kanepe, araba da, yer demektir. Hayvan üzeri ve hayvan üstünde bulunan semer ve benzerleri, yer sayılmaz. Salıncak ve ağaçlara, direklere bağlanarak havada gerilmiş duran bez, halı, hasır yer sayılmaz. Pirinç, darı, keten tohumu gibi kaygan şeyler üzerine secde sahih olmaz. Çuval içinde iseler sahih olur. Secde yeri, dizlerini koyduğu yerden yarım zırâ, yani oniki parmak eni ki yirmibeş santimetre yüksek olunca namaz sahih olur ise de, mekruhtur. Secdede dirsekler bedenden, karnı da uyluklardan açık tutulur. Ayak parmaklarının uçları kıbleye karşı tutulur. Rükuya eğilirken topuk kemiklerini birbirine yapıştırmak sünnet olduğu gibi, secdede dahi bitişik tutulur."

***
Sual: Kadınlar, namazda tekbiri, ellerini bağlamayı ve secdeleri aynen erkekler gibi mi yaparlar?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde deniyor ki:

"Kadınlar, namaza dururken, ellerini omuzlarına kadar kaldırır. Ellerini kol ağzından dışarı çıkarmaz. Sağ avucu sol üzerinde olarak göğüs üstüne kor. Rükuda az eğilir. Belini başı ile düz tutmaz. Rükuda ve secdede parmaklarını açmaz, birbirlerine yapıştırır. Ellerini dizleri üzerine kor. Dizlerini büker, dizlerini tutmaz. Secdede kollarını, karnına yakın olarak yere serer. Karnını uyluklarına yapıştırır. Teşehhüdde, ayaklarını sağa çıkararak yere oturur. El parmaklarının ucu dizlerine uzanır. Erkekler de dizi kavramaz. Parmakları birbirlerine yapışık olur."

***
Sual: Kadınların kendi aralarında cemaat yaparak namaz kılmalarında dinen bir mahzur var mıdır?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde deniyor ki:

"Kadınların kendi aralarında veya erkeklerin cemaati arasında imam ile kılmaları mekruhtur. Cuma ve bayram namazı kılması farz değildir."

***
Sual: (Kadîm ve Ezelî) ne demektir ve nasıl anlamak gerekir? Allahü teâlâdan başkasını kadîm, ezelî bilenler, kâfir mi olur? (Allahü teâlâ, Kâdir-i muhtardır) demek ne manaya gelir?
Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının birinci cildi 266. mektupta buyuruyor ki: Allahü teâlâ, (Kadîm)dir. [Yani, varlığının başlangıcı yoktur. Varlığından önce, yok değil idi, hep var idi.] (Ezelî)dir. [Yani, hiçbir zaman yok değil idi.] Ondan başka, hiçbir varlık kadîm, ezelî değildir. Din sahipleri, kitap sahipleri, hep böyle iman etmiştir ve Allahü teâlâdan başkasını kadîm, ezelî bilenlere, kâfir demişlerdir. Bunun içindir ki, hüccet-ül-İslâm imâm-ı Muhammed Gazâlî "rahmetullahi aleyh", İbn-i Sînânın ve Fârâbînin ve daha başkalarının, kâfir olduklarını söylemiştir. Çünkü bunlar aklın, ruhun ve [maddenin ilk hâli dedikleri] heyulanın kadîm olduğuna inanmış ve göklerin içindekilerle beraber, kadîm olduklarını söylemişlerdir.

[(Ahlâk-ı alâ'î) kitabında diyor ki, (İbni Sînâ, (Mu'âd) kitabında kıyamette dirilmeği inkâr eyledi. Öleceğine yakın, gusül abdesti alıp, vezir iken yaptığı zulümlere tevbe ettiği söyleniyor ise de, itikadı bozuk olanın guslü, namazı ve duası kabul olmaz buyuruldu)].

Allahü teâlâ, (Kâdir-i muhtâr)dır. [Yani dilediğini yapabilir. Tabiat kuvvetleri gibi, elbette işi yapmağa] mecbur değildir. Eski Yunan felsefecileri, akılları ermediğinden, kemâl, büyüklük, mecbur olmakta, herhâlde yapabilmektedir deyip, Allahü teâlânın ihtiyârını, yani seçmesini inkâr ettiler. Yapmağa mecburdur dediler. Bu ahmaklar, Allahü teâlâ, bir şeyi yaratmağa mecbur olmuş ve sonra başka bir şey yaratmamıştır dedi. Bu uydurma şeye de, akl-ı fe'âl deyip, her şeyi bu yapıyor dediler.

(Akl-ı fe'âl) dedikleri şey de, yalnız onların vehimlerinde, hayâllerinde olan bir şeydir. Bunların bozuk inanışlarına göre, Allahü teâlâ hiçbir şey yapmıyor. İnsan sıkışınca, bunalınca, Akl-ı fe'âle yalvarır. Allahü teâlâdan bir şey istemez. Çünkü Allahü teâlânın dünyada olup bitenlerle hiç ilgisi yoktur. Her şeyi yapan, yaratan Akl-ı fe'âldir derler. Hattâ Akl-ı fe'âle de yalvarmazlar. Çünkü onu, kendilerinden belâları gidermekte irade ve ihtiyâr sahibi bilmezler. Bu nasipsizler, ahmaklıkta, sersemlikte, sapık fırkaların hepsinden daha aşağıdırlar. Kâfirler, her işlerinde Allahü teâlâya sığınıyor. Belâların giderilmesini ondan istiyorlar. Bu alçaklar ise, böyle değildir. Bu nasipsizlerde iki şey, sapık ve ahmak fırkaların hepsinden daha çoktur. Bunlardan biri, Allahü teâlânın gönderdiği haberlere inanmıyorlar. Peygamberlerin bildirdiklerine inat ve düşmanlık ediyorlar. İkincisi, bozuk ön fikirler ileri sürüyor. Asılsız, çürük deliller, şahitler göstererek, boş, sapık düşüncelerini ispata kalkışıyorlar. Bozuk düşüncelerini ispat için öyle yanılıyorlar ki, hiçbir alçak böyle yanlış, çürük şey yapmamıştır. Dünyada olan her işi, durmadan giden, dönen göklerin ve yıldızların değişmeleri ve vaziyetleri yapıyor diyorlar. Gökleri yaratanı ve yıldızları icat edeni ve hepsini hareket ettireni ve aralarında nizam kuranı görmüyorlar. Bunu bir şeye karışmaz sanıyorlar. Ne kadar ahmaktırlar! Ne kadar alçaktırlar! Bunları akıllı bilen, sözlerine inanan ise, bunlardan daha alçaktır. [Fen bilgileri, modern makinalar ve elektronik âletler ve yeni bulunan her şey, Allahın Peygamberine uyarak kalpleri temizlenmiş, ahlâkı güzelleşmiş imanlı kimseler tarafından yapılmadıkça ve kullanılmadıkça faydalı olamazlar. İnsan haklarını, rahatı, huzuru sağlayamazlar. Harbin ve sefaletin ortadan kalkmasına yaramazlar. Zulme, işkenceye vasıta olurlar.] (Mektûbât Tercemesi s. 355)

İlim, insanı kibre sürükler mi?

Sual: Bir kimse, din ilimlerini öğrenip, insanlara üstünlük taslarsa, böyle bir kimsenin tedavisi, bu hâlden kurtulması imkânsız mı olur?

Cevap: Bu konuda, Berika'dan alınarak İslâm Ahlâkı kitabında deniyor ki:

"İlim kibre sebep olduğu gibi, kibrin ilacı da ilimdir. Kibre sebep olan ilmin ilacı çok zordur. Çünkü ilim, çok kıymetli bir şeydir. Bunun için, ilim sahibi kendini üstün ve şerefli sanır. Böyle kimsenin ilmine cehil demek daha doğru olur. Hakiki ilim, insana aczini, kusurunu ve Rabbinin büyüklüğünü, üstünlüğünü bildirir. Hâlıkına, yaratanına karşı korkusunu ve mahluklara karşı tevazusunu arttırır. Kul haklarına ehemmiyet verir. Böyle ilmi öğretmek ve öğrenmek farzdır. Buna İlm-i nâfi, faydalı ilim denir. Böyle ilim, ihlas ile ibadet etmeye sebep olur. Kibre sebep olan ilmin ilacı iki şeyi bilmekle olur:

Birincisi, ilmin kıymetli, şerefli olması, salih, iyi niyete bağlıdır. Cehaletten ve nefsinin hevasından kurtulmak için öğrenmek lazımdır. İmam olmak, müftü olmak, din adamı tanınmak için öğrenmemek lazımdır.

İkincisi, ilmi ile amel etmek ve başkalarına öğretmek ve bunları ihlas ile yapmak lazımdır. Amel ve ihlas ile olmayan ilim zararlıdır. Hadîs-i şerifte;

(Allah için olmayan ilmin sahibi Cehennemde ateşler üzerine oturtulacaktır) buyuruldu.

Mal, mevki ve şöhret için ilim sahibi olmak böyledir. Dünyalık ele geçirmek için ilim öğrenmek, dini dünyaya vesile etmek, altın kaşıkla necaset yemeye benzer. Dini dünya kazancına alet edenler, din hırsızlarıdır. Hadîs-i şerifte;

(Din bilgilerini dünyalık ele geçirmek için edinenler, Cennetin kokusunu duymayacaklardır) buyuruldu.

Fen bilgilerini dünya menfaati için öğrenmek caizdir, hatta lazımdır. Hadîs-i şerifte;

(Bu ümmetin âlimleri iki türlü olacaktır: Birincileri, ilimleri ile insanlara faydalı olacaktır. Onlardan bir karşılık beklemeyeceklerdir. Böyle olan insana denizdeki balıklar ve yeryüzündeki hayvanlar ve havadaki kuşlar dua edeceklerdir. İlmi başkalarına faydalı olmayan, ilmini dünyalık ele geçirmek için kullananlara kıyamette Cehennem ateşinden yular vurulacaktır) buyuruldu."

***

Sual: Bazı kimseler, "git Allah babadan iste" diyor. Böyle söylemek imanı giderir mi?

Cevap: "Allah baba" diyenin imanı gider, kâfir olur.

***

Sual: Kaba necaset denince ne anlaşılır?

Cevap: Kaba necaset: İnsandan çıkınca abdeste veya gusle sebep olan her şey, eti yenmeyen hayvanların, [yarasa hariç] ve yavrularının yüzülmüş, dabağlanmamış derisi, eti, pisliği ve bevli ve süt çocuğunun pisliği, bevli ve ağız dolusu kusmuğu, insanın ve bütün hayvanların kanı ve şarap, leş, domuz eti ve kümes ve yük hayvanlarının, koyun ve keçinin necasetleri, galiz, yani kabadır. Kan dört mezhepte de kaba necasettir. Meni, mezi ve idrardan sonra çıkan vedi ismindeki beyaz, bulanık, koyu sıvı, Hanefi ve Malikide kaba necasettirler. Şafiide yalnız meni, Hanbelide ise, her üçü de temizdir.

Kedinin bevli yalnız elbisede ve şehidin kanı, kendi üzerinde kaldıkça ve yenilen et, karaciğer, yürek ve dalakta bulunup akmayan kanlar ve balık kanı ve bit, pire, tahta biti pislikleri ve kanları hep temizdir. Yani, bunlar fazla bulaşınca da namaz kılınabilir denildi. Sarhoş eden bütün içkiler de, şarap gibi kaba necasettirler. Hafif diyenlerin sözleri zayıftır. Rakının, [ispirtonun] kaba necis olduğu (Halebî-i kebîr) ve (Merâkıl-felâh)da ve Türkçe (Ni'met-i İslâm)da yazılıdır. (Tam İlmihal s. 154)

***


Sual: Necaset ne kadar olursa temizlenmelidir, yani bir ölçüsü var mıdır ve katı ile sıvı necasetler için ölçü aynı mıdır?

Cevap: Deride, elbisede, namaz kılınan yerde, (Dirhem miktarı) veya daha çok kaba necaset yok ise, namaz sahih olur ise de, dirhem miktarı bulunursa, tahrimen mekruh olur ve yıkamak vacib olur. Dirhemden çok ise, yıkamak farzdır. Az ise, sünnettir. Şarabın damlasını da yıkamak farzdır diyen de vardır. Diğer üç mezhepte kaba necasetlerin hepsinin zerresini bile yıkamak farzdır. [Maliki mezhebinde, ikinci kavle göre, necaset namaza mâni değildir. Temizlemek sünnettir. Şafiide, istincadan sonra kalan necasetin af olduğu (Ma'füvât)da yazılıdır.] Necaset miktarı, bulaştığı zaman değil, namaza dururken olan miktarıdır.

(Dirhem miktarı), katı necasetlerde bir miskal, yani yirmi kırat, yani dört gram ve seksen santigram ağırlıktır. Akıcı necasetlerde, açık el ayasındaki suyun yüzü genişliği kadar yüzeydir. Bir miskalden az olan katı necaset, elbisenin, avuç içinden daha geniş yüzüne yayılınca namaza mâni olmuyor. (Tam İlmihal s. 153)

***

Sual: Marifet sahipleri ile açlıkla nefislerini temizleyen ama Allahü teâlâya yaklaşamayanların arasında ne fark vardır?

Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının birinci cildi 293. mektubunda buyuruyor ki: Şeyh-ül-islâm Hirevî vel-imâm-ül-Ensârî Abdüllah "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz" hazretlerinin, (Menâzil-üs-sâyirîn) kitabında ve buna kendi yaptığı şerhinde buyuruyor ki: Tecrübe ile anladım ki, marifet sahibi olanların feraseti Allahü teâlâya yarayan kimselerle, Ona yaramayan kimseleri ayırmaktır. Allahü teâlâyı zikir edenleri ve (Cem' makamı)na kavuşanların yaradılışlarındaki uygunluğu anlamaktır. Marifet sahiplerinin feraseti budur. Açlıkla ve insanlardan kaçarak çile odasında yalnız yaşamakla nefislerini temizleyenlerin, fakat Hak teâlâya yaklaşmayanların ferasetleri cisimleri, maddeleri keşf etmek, mahlûkların gayblerini haber vermektir. Bunlar, yalnız mahlûklardan haber verir. Çünkü, Hak teâlâ ile aralarında perde vardır. Marifet sahipleri ise, Allahü teâlâdan kendilerine gelen marifetlere kavuşurlar. Hep Allahü teâlâdan haber verirler. İnsanların çoğu, Allahü teâlâdan kesilmiş olduklarından ve hep dünyayı düşündükleri için, maddeleri keşfedenlere, mahlûklardan bilmediklerini haber verenlere kıymet verirler. Onları büyük bilirler. Onları Evliya ve Allahü teâlânın seçilmiş kulları sanırlar. Hakikatten haber verenlere dönüp bakmazlar. Bunların Allahü teâlâdan bildirdiklerine inanmazlar. (Bunlar, dedikleri gibi Evliya olsalardı, bizim hâllerimizden ve mahlûkların hâllerinden haber verirlerdi. Mahlûkların hâllerini bilmeyen kimse, bundan daha yüksek olan şeyleri nasıl bilir?) derler. Bu bozuk ölçüleri ile Evliyaya inanmazlar, doğru sözü görmezler ve işitmezler. Allahü teâlânın, bu büyükleri, cahillerin gözünden korumuş olduğunu, onları kendisine ayırmış olduğunu, onları kendisinden başkaları ile olmağa bırakmadığını bilmezler. Bunlar mahlûkların hâllerine dönüp baksalardı, Hak teâlâ ile olmağa yakışmazlardı. Böyle Hak adamlarından birinin maddelerin, cisimlerin hâllerine az bir bakışla, başkalarının anlayamadığı şeyleri ferasetle anladıklarını biz çok gördük. Bunların feraseti Hak teâlâya olan ve Onun yakınlığına olan ferasettir. Nefislerini temizleyenlerin mahlûklara olan feraseti, Hak teâlâyı ve Ona yakın olan şeyleri anlayamaz. Bu feraset Müslümanlarda olduğu gibi, Hristiyanlarda, Yahudilerde ve başka milletlerde de vardır. Çünkü, Allahü teâlâ buna kıymet vermez. Uygun olan kimselere verir. [Bu ikisini birbirine karıştırmamak için kâfirlerin ferasetine (İstidrac) denir.] (Mektûbât Tercemesi s. 467)