BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

'Bu kadar ibadet, fazla değil mi?'

Sual: Günde beş kere namaz kılmak, insanın bugünkü hayat tarzına göre fazla değil midir?
Cevap: Konu ilgili olarak sonradan Müslüman olan B. Jolly isimli bir İngiliz kadın hatıratında şöyle demektedir:

"Ben İngiltere'de Hristiyan olarak doğdum, İncilde yazılı olanları öğrenerek büyüdüm. Çocukken kiliseye gittiğim zaman, çeşitli ışıklar, müzik ve muhteşem elbiseler giymiş rahipler, üzerimde büyük bir tesir yapıyordu. Çocukken, koyu bir Hristiyandım. Zaman geçtikçe, tahsil derecem yükseldikçe, kafamda bazı sualler oluşmaya ve Hristiyanlıktan uzaklaşmaya başladım. Artık, hiçbir dine inanmıyordum...

Bir gün gazetede, İsâ aleyhisselâmın ulûhiyyeti hakkında bir konferans verileceği, bu konferansa her dinden adamların iştirak edebileceği yazılıydı. Konferansa katıldım ve orada bir Müslümanla tanıştım. Bu Müslüman, sorduğum suallere o kadar güzel, o kadar mantıki cevaplar verdi ki, hiç aklıma gelmediği hâlde, İslâmiyetle meşgul olmaya karar verdim. İslâmiyeti kabul etmiş İngiliz kadınlarla görüştüm. Onlardan yardım istedim. Tanıştığım Müslüman bir kadına;

- Günde beş defa ibadet etmek, bugünkü hayat tarzımıza nasıl uyar, bu kadar ibadet, fazla gelmez mi? diye sordum. O da bana;
- Sizin piyano çaldığınızı duyuyorum, müziğe meraklı mısınız diye sordu.
- Hem de çok diye cevap verdim.
- Pekâlâ, her gün egzersiz yapar mısınız?
- Tabii, işten eve gelir gelmez her gün hiç olmazsa iki saat piyano çalarım diye cevap verdim. Bunun üzerine, Müslüman kadın;
- Beş vakit namaz, nihayet yarım saat veya 45 dakika sürecek olan bir ibadet, size niçin çok geliyor? Siz nasıl piyano egzersizlerini yapmazsanız piyano çalmak kudretiniz azalırsa, Allahü teâlâyı düşünmek, Ona secde ederek lütuflarına şükretmek azaldıkça, Ona giden yol uzaklaşır. Hâlbuki, her gün yapılan ibadet, Allahü teâlânın doğru yolunda adım adım ilerlemek demektir, diye cevap verdi.

Ne kadar haklıydı! Her Müslümanın, Allahü teâlâyı çok hatırlaması, kalbine Allah sevgisini yerleştirmesi lazımdır. Kalp, Beytullah'tır. Bir eve sahibi sokulmazsa, eve de, sahibine de, düşmanlık olur. Beş vakit namaz, insanı bu felaketten kurtarmaktadır.

Artık Müslümanlığı kabul etmeme bir mani kalmamıştı ve ben de İslâmiyeti bütün ruhumla kabul ettim."

***
Sual: Allahdan başka şeylerin sevgisini, onlara düşkün olmağı kalpten çıkarmak zikir midir ve kaç türlü zikir vardır? Sesli zikir mi yoksa sessiz zikir mi efdaldir?
Cevap: Mazher-i Cân-ı Cânân "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz", (Makâmât-ı Mazheriyye)deki onbirinci mektubunda buyuruyor ki, (Üç türlü zikir vardır:

1- Kalp karışmadan, yalnız dil ile söylemektir. Bunun faydası yoktur.

2- Ağızla söylemeyip, yalnız kalp ile yapılan zikirdir. Buna, tasavvufta (Zikr-i hafî) denir. Bu da, yalnız Zât-ı ilâhiyyeyi zikirdir. Yahut, sıfatlarını düşünerek yapılır. Nimetleri de düşünülürse, buna (Tefekkür) denir.

3- Kalp ile ve dil ile birlikte zikirdir. Dil ile kendi işitecek kadar söylenirse, İslâmiyette (Zikr-i hafî) denir. Âyet-i kerimede emir olunan, bu zikr-i hafîdir. Başkası da işitirse (Zikr-i cehrî) denir. Âyet-i kerimeler ve hadîs-i şerifler, zikr-i hafînin zikr-i cehrîden efdal olduğunu gösteriyor. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem", hazret-i Aliye öğrettiği zikr-i cehrî, kendi işitecek kadar olan zikirdir ki, hakikatte, zikr-i hafî demektir. Zikirden önce kapıyı kapattırması da, böyle olduğunu gösteriyor). (Tefsîr-i azîzî) sâhibi "rahmetullahi teâlâ aleyh", Dehr sûresini açıklarken diyor ki, (Zikretmek, Allahtan başka şeylerin sevgisini, onlara düşkün olmağı kalpten çıkarmak içindir. Kalbin mahluklara bağlılığını yok etmek için en iyi ilacın zikir olduğu tecrübelerle anlaşılmıştır. Hadîs-i şerifte, (Zikir ederek, kalplerinin yükünü hafifletenlerin yolunda olunuz!) buyuruldu. Bunun için, (Allaha, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, kalbin mahluklara olan bağlantılarını kesmek, onu dünya zevklerine düşkün olmaktan kurtarmak lâzımdır. Kalbi kurtarmak için de, zikirden daha faydalı bir ilaç yoktur) demişlerdir). [Tasavvuf ehlinde meşhur olan simâ ve raks iki nevdir: Birincisi, kalbin ve nefsin fâni olmasından sonra, cemâl veya celâl sıfatlarının tecellisinde hâsıl olur ki, bunda aklın ve nefsin müdahalesi yoktur. Celâleddîn-i Rûmînin ve Sünbül Sinân efendinin zikir, simâ ve raksları böyle idi. Şâh-ı Nakşibend "rahmetullahi aleyh" (Biz, bunu inkar etmeyiz) buyurdu. İkincisi, bazı cahil ve gâfil tarikatçıların, noksan akıllarına ve azgın nefislerine uyarak, bağırmaları ve zıplamalarıdır. (Biz, bunları yapmayız) buyurdu.] (Tam İlmihal s. 903)

Dini kitaplar neşretmek daha sevaptır

Sual: Her çeşit basın yayın vasıtaları ile insanlara İslamiyeti bildirmeye çalışmak gerekir mi, bunu herkes kendi imkanları nispetinde mi yapacak? Dini kitapları yaymak mı yoksa hayrat, nafile ibadet yapmak mı önce gelir?
Cevap: 
Cihadın bir çeşidi, vaazlar, kitaplar, radyo, televizyonlar ve internet ile, İslam ilimlerini, güzel ahlakını, adaletini ve insanlara verdiği hak ve hürriyetleri bütün insanlara duyurmaktır. Cihadın başka bir şekli de, diğer şekillerde cihad yapanlara dua ile yardım etmektir.

İslamiyeti yaymak için silahlı cihad yapmak farz-ı kifayedir. Düşman hücum ettiği zaman, her erkeğe, bunlar kafi gelmezse, kadınlara ve çocuklara da farz-ı ayn olur. Bunlar da kafi gelmezse, bütün dünyadaki Müslümanların, bunlara yardım etmeleri farz olur. Cihadın ikinci şekli, gücü yetenlere, üçüncü şekli ise, herkese, her zaman farz-ı ayndır. Cihadın ikinci şeklini yapabilmek için, kanunlara uyarak, Ehl-i sünnet kitaplarını yaymağa çalışmalıdır.

Dünya için durmadan çalışılıyor. Müslüman olan, ahiret için de durmadan çalışmalıdır. İslam düşmanları ve zındıklar, İslamiyeti yok etmek için hep çalışıyor. Müslümanların buna karşı koymak için, iki şey yapması lâzımdır: Birincisi, çocuklarını Kur'ân-ı kerim kursuna göndermelidir. İkincisi, Ehl-i sünnet âlimlerinin "rahmetullahi aleyhim ecma'în" kitaplarını yaymağa çalışmalıdır. (Fetâvâ-ı Hindiyye)de Vakıf kısmının ondördüncü babında diyor ki, (Hayrat, hasenat yapmak isteyen kimsenin, [hastane gibi] umuma yarayan bina yapması, köle azat etmesinden daha efdaldir, daha iyidir. [Din, fen, ahlâk gibi] faydalı kitaplar neşretmek, her şeyden daha efdaldir. Fıkıh kitapları hazırlamak, neşretmek, nafile ibadetler yapmaktan daha sevaptır). (Hak Sözün Vesikaları s. 259)

***
Kimseden istemeyip, Allahü teâlâdan beklemek
Sual: Çalışıp kazanabilen kimsenin dilenmesi uygun mudur? Zekât ve sadaka istenebilir mi?
Cevap:
Bir günlük yiyeceği olmayanın, bunu istemesi câiz olduğuna fetva verilmiştir. Takva ve azimet ise, hiç istememektir. Ölüm ve hastalık tehlikesi gibi zaruret halinde, mubah olur. Elbisesi olmayanın, bu şartlarda, giyecek istemesi mubah olur. Çalışıp kazanabilen kimsenin dilenmesi câiz değildir. Din bilgilerine çalışıp da, kazanmağa vakit bulamayanın, istemesi câiz olur. Yazı yazarak kazanabilenin istemesi câiz değildir.

(Mişkât) şerhinde diyor ki, (Çalışamayan hastanın, bir günlük yiyecek dilenmesi câizdir. Fazlası câiz değildir. Nafile namaz ve nafile oruç sebebi ile çalışmağa vakit bulamayanın zekât ve sadaka istemesi câiz değildir. Bu kimse için, başkasının sadaka istemesi câiz olur.) Bir hadîs-i şerifte, (Aç olan veya bir şeye muhtaç olan, kimseden istemeyip, Allahü teâlâdan beklerse, Allahü teâlâ, ona bir senelik rızk kapıları açar) buyuruldu. (Hak Sözün Vesikaları s. 337)

Değiştirilmemiş bir namaz kalmıştı

Sual: Namaz başta olmak üzere, ibadetleri, Peygamberimizin bildirdiği ve gösterdiği gibi yapmamak, o ibadeti değiştirmek, yok etmek mi olur?
Cevap: Eshâb-ı kiramdan Enes bin Mâlik hazretleri, bir gün ağlıyordu. Ağlamasının sebebi sorulunca;
"Resulullah efendimizden öğrendiğim ibadetlerden, değiştirilmemiş bir namaz kalmıştı. Şimdi, bunun da elden gittiğini görüyor, bunun için ağlıyorum" cevabını vermiştir. Yani, şimdiki insanların çoğu, namazın şartlarını, vaciblerini, sünnetlerini, müstehablarını yerine getirmiyor, mekruhlarından, müfsitlerinden, bidatlerinden sakınmıyorlar. Onun için ağlıyorum dedi. Böyle yapanlar, Peygamberlerin, evliyanın, salih, sadık müminlerin büyüklüklerini anlayamayanlardır. Onların yollarını bırakıp, kendi kısa görüşlerine, nefislerine, beğendiklerine göre ibadetleri değiştiriyorlar. Saadet yolunu bırakıp, şakavete, felakete atılıyorlar. Enes bin Mâlik hazretlerinin ağlamasının sebebi, namaza ilaveler yaparak ve bazı yerlerini azaltarak değiştirenleri görmesidir. Böylece, sünneti yani İslâmiyeti değiştiriyorlar. Sünneti değiştirmek ise, bidattir.

***
Sual: Kötülüklerin kaynağı olarak bilinen nefsin, insanda yaratılmasının sebebi, hikmeti nedir?
Cevap: İnsanlarda nefs olmasaydı, insanlık kalmaz, meleklik hasıl olurdu. Halbuki, beden birçok şeylere muhtaçtır. Yemek, içmek, uyumak, istirahat etmek lazımdır. Süvariye hayvan lazım olduğu gibi, insana da beden lazımdır. Hayvana bakmak lazım olduğu gibi, bedene hizmet etmek de lazımdır. İbadetler beden ile yapılmaktadır. Birisinin geceleri uyumayıp, hep namaz kıldığı söylendiğinde, Peygamber efendimiz;
(İbadetlerin kıymetlisi, az olsa da devamlı yapılanlardır) buyurdu. Çünkü ibadetin devamlı yapılmasında, kulluğa alışmak vardır.

***
Sual: İbadetler içinde, beş vakit namaz kılmak da, imanın şartlarından mıdır?
Cevap: Namaz kılmak, imanın şartı değil ise de, namazın farz olduğuna inanmak, imanın şartıdır.
***
Sual: Namaza niyet etmek, sadece ismini söylemekle olur mu?
Cevap: Namaza niyet etmek demek, ismini, vaktini, kıbleyi, imama uymayı irade etmek, kalbinden geçirip, kılmayı tercih etmek demektir. Yalnız ilim, yani ne yapacağını bilmek niyet olmaz. Şafii mezhebinde, namazın rükünlerini de hatırlamak lazımdır.

***
Sual: Farz namazların ehemmiyeti nedir?
Cevap: Farz namazların ehemmiyetini bildirmek için, Muhammed Rebhâmî "rahmetullahi aleyh", yazdığı (Riyâd-ün-nâsıhîn) adındaki, Farisi kitabının, ikinci kısmı, birinci bâb, onikinci faslında buyuruyor ki:
Sahîhayn ismi verilen, din-i islâmın iki temel kitabında [(Buhârî) ve (Müslim)de], Câbir bin Abdullah'ın "radıyallahü anh" bildirdiği bir hadîs-i şerifte, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem": (Birinin evi önünde nehir olsa, her gün beş kere bu nehirde yıkansa, üzerinde kir kalır mı?) diye sordu. Hayır, ya Resûlallah! dedik. (İşte, beş vakit namazı kılanların da, böyle küçük günahları af olunur) buyurdu. Bazı cahiller, bu hadîs-i şerifi işitince, o hâlde, hem namaz kılarım, hem de istediğim gibi, keyif sürerim. Nasıl olsa günahlarım af olur, diyor. Böyle düşünmek doğru değildir. Çünkü, şartları ile, edebleri ile kılınıp, kabul olan bir namaz, günahları döker. Sonra, küçük günahları af olsa bile, küçük günâh işlemeğe devam etmek, ısrar etmek, büyük günâh olur. Büyük günâh işlemeğe ısrar etmek de, küfre sebep olur. İbni Cevzî, (El-mugnî) ismindeki tefsirinde buyuruyor ki, (Ebû Bekr-i Sıddîk "radıyallahü anh" buyurdu ki, beş namaz vakitleri gelince, melekler der ki, ey Âdem oğulları, kalkınız! İnsanları yakmak için hazırlanmış olan ateşi namaz kılarak söndürünüz). Bir hadîs-i şerifte, (Mümin ile kâfiri ayıran fark, namazdır) buyuruldu. Yani, mümin namaz kılar. Kâfir, kılmaz. Münafıklar ise, bazen kılar, bazen kılmaz. Münafıklar, Cehennemde çok acı azab görecektir. Müfessirlerin şâhı, Abdullah ibni Abbâs "radıyallahü anhümâ" diyor ki, Resûlullahtan "sallallahü aleyhi ve sellem" işittim. Buyurdu ki, (Namaz kılmayanlar, kıyamet günü, Allahü teâlâyı kızgın olarak bulacaklardır). (Tam İlmihal s. 210)

Kibir alameti pantolon olur mu?

Sual: S. Ebediyye'de (Erkeklerin, pantolonu, ayaklarını örtecek kadar uzatması mekruhtur) deniyor. Uzun veya kısa olması niye mekruh oluyor?
CEVAP
Eskiden etekleri yere sürümek kibir alametiydi. Pantolonun paçalarının yere sürülmesine günümüzde paspallık dense bile, kibirlilere de benzediği için mekruh oluyor. Bir hadis-i şerifte, (Önceki ümmetlerden kibirli biri, eteklerini yerde sürüyerek yürürdü. Allah'ın gayretine dokunarak, yer bunu yuttu) buyuruldu. (İslam Ahlakı)

Bunun gibi bir erkek, kadınlara benzemek niyeti olmasa da, küpe, kolye takıyorsa, kadınlara benzemiş olur, caiz olmaz.

Kadınların da eteklerinin yere sürülmesi caiz değildir. Erkeklere benzemek niyeti olmasa da, kadınların pantolon giymesi de caiz olmaz.

Mâlikî'ye göre guslederken
Sual: Mâlikî mezhebinde ön avret yerine avuç veya parmakların içiyle dokunan erkeğin abdesti bozuluyor. Mâlikî mezhebini taklit eden erkek, guslederken önce avret yerlerini yıkasa sonra, bir daha ön avret yerine hiç dokunmasa, abdest alıp guslettikten sonra, bu gusül abdestiyle namaz kılabilir mi?
CEVAP
Kılabilir. Guslederken ön avret yerine abdestten sonra dokunulmazsa, abdesti bozulmaz. Avret yerine dokunmak gusle zaten zarar vermez, yani dokunulsa da gusle devam edilir. Sonra namaz kılmak için, sadece namaz abdesti alması yeterli olur. Kadınların ise, avret yerlerine dokunsalar da, abdestleri bozulmaz.

Kaşların altını yıkamak
Sual: Kaşlarım kalın ve gür. Mâlikî'yi de taklit ediyorum. Gusülde, kaşları da parmaklarımla delk etmem veya tarakla taramam gerekir mi?
CEVAP
Evet, gerekir.

Miras hesapları
Sual: Dinimize göre yapılan miras hesaplarında, elimizde ölçü olması için birkaç basit örnek verilebilir mi?
CEVAP
www.dinimizislam.com sitemizde, linkler bölümünde, miras programı vardır. O programla kolaylıkla hesaplanabilir. Ayrıca, sitemizde miras bahsinde de örnekler vardır.

Naylon çorap
Sual: Kadının dizden aşağısı, kaba avret yeri olmadığı için, naylon çorapla örtmesi yeterli midir?
CEVAP
Derisini gösteren çorap yok demektir. Kalın çorap olursa caiz olur.

Kur’ân-ı kerimin yazılıp, toplanması

Sual: Âyet-i kerimeler, Peygamber efendimiz zamanında bir araya getirilip kitap hâline gelmiş mi idi yoksa vefatlarından sonra mı kitap hâline getirildi?
Cevap: 
Cebrâil aleyhisselam, Peygamber efendimize her sene bir kere gelip, o ana kadar inmiş olan Kur'ân-ı kerimdeki âyetleri, Levh-il-mahfûzdaki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz de dinler ve tekrar ederdi. Resulullah efendimiz ahirete teşrif edeceği sene, Cebâil aleyhisselam iki kere gelip, tamamını okudular. Muhammed aleyhisselam ve Eshab-ı kiramdan çoğu, Kur'ân-ı kerimi tamamen ezberlemişti. Eshab-ı kiramdan bazıları da, bazı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı. Muhammed aleyhisselam, ahirete teşrif ettiği sene, halife hazret-i Ebu Bekir, ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip bir heyete, bütün Kur'ân-ı kerimi, kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece, Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Otuzüç bin Sahabi bu Mushafın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Sûreler belli değildi. Üçüncü halife hazret-i Osman, hicretin 25. senesinde, sûreleri birbirinden ayırdı. Yerlerini sıraladı. Altı tane daha Mushaf yazdırıp, Bahreyn, Şam, Mısır, Kufe, Yemen, Mekke ve Medine'ye verdi. Bugün, bütün dünyada bulunan mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur.

***
Sual: Kur'ân-ı kerimdeki sûre ve âyetlerin sayılarında farklılık var mıdır?
Cevap: 
Kur'ân-ı kerimde 114 sûre ve 6236 âyet vardır. Âyetlerin sayısının 6236'dan az veya daha çok olduğu da bildirildi ise de, bu ayrılıklar, büyük bir âyetin, birkaç küçük âyet sayılmasından veya birkaç kısa âyetin, bir büyük âyet, yahut sûrelerin evvelindeki Besmelelerin bir veya ayrı ayrı âyet sayılmasından ileri gelmiştir. Bu hususta Bostân-ül-ârifînde geniş bilgi vardır.

***
Sual: Peygamberlerin de kendi aralarında üstünleri var mıdır varsa bunlar hangi peygamberlerdir?
Cevap: 
Muhammed aleyhisselam Habibullahtır, İbrahim aleyhisselam Halilullahtır, Musa aleyhisselam Kelimullahtır, İsa aleyhisselam Ruhullahtır, Âdem aleyhisselam Safiyyullahtır ve Nuh aleyhisselam Neciyyullahtır. Bu altısı, diğer Peygamberlerden daha üstündür, bunlara Ülül'azm denir. Hepsinin üstünü, Muhammed aleyhisselamdır.

***
Sual: Müctehidlerin, fıkıh âlimlerinin hepsi aynı derecede midir yoksa bunların da kendi aralarında dereceleri var mıdır?
Cevap: 
Fıkıh âlimleri yedi tabakadır. Kemal Paşazâde Ahmed bin Süleyman Efendi, Vakfunniyyât kitâbında bu yedi dereceyi şöyle anlatıyor:
1- İslamiyette mutlak müctehid olan âlimlerdir. Bunlar Edille-i erbe'adan, dört kaynaktan hüküm çıkarmak için, üsul ve kaideler kurmuşlar ve koydukları esaslara göre, ahkam, hüküm çıkarmışlardır. Dört mezhep imamı bunlardandır.
2- Mezhebde müctehidlerdir. Bunlar, mezhep imamının koyduğu kaidelere uyarak, dört delilden ahkam, hüküm çıkaran imam-ı Ebu Yusuf, imam-ı Muhammed ve benzerleridir.
3- Meselelerde müctehid olanlardır. Bunlar, mezhep imamının bildirmediği meseleler için, mezhebin usul ve kaidelerine göre ahkam, hüküm çıkarırlarsa da, mezheb imamına uygun çıkarmaları şarttır. Tahâvî, Hassâf Ahmed bin Ömer, Abdullah bin Hüseyin Kerhî, Şems-ül-eimme Halvânî, Şemsül-eimme Serahsî, Fahrül islâm Alî bin Muhammed Pezdevî, Kâdîhân Hasen bin Mensûr Fergânî ve benzerleri gibi.
4- Eshab-ı tahric, ictihad derecesinde olmayıp, müctehidlerin çıkardığı, kısa, kapalı bir hükmü açıklayan âlimlerdir. Ahmed bin Alî bin Ebî Bekr Râzî bunlardandır.
5- Erbab-ı tercih, müctehidlerden gelen birkaç rivayet arasından birini tercih ederler. Ebülhasen Kudûrî, Hidâye sahibi Burhâneddîn Alî Mergınânî gibi.
6- Mukallitler olup, bir mesele hakkında gelen çeşitli haberleri, kuvvetlerine göre sıralayıp yazmışlardır. Kitaplarında reddedilen rivayetler yoktur. Kenz-üd-dekâık sahibi Ebülberekât Abdullah bin Ahmed Nesefî ve Muhtâr sahibi Abdullah bin Mahmut Mûsulî, Vikâye sahibi Burhânüşşerî'a Mahmûd bin Sadrüşşerî'a Ubeydüllah ve Mecma'ul-bahreyn sahibi İbnüssâ'âtî Ahmed bin Alî Bağdâdî bunlardandır.
7- Zayıf haberleri, kuvvetlilerinden ayıramayan mukallitlerdir. Bunlar okuduklarını iyi anladıkları ve anlamayan mukallitlere açıkladıkları için, fıkıh âlimlerinden sayılmışlardır.

***
Sual: Yemesi, içmesi helal olan şeyleri, insan istediği kadar yiyip içebilir mi yoksa bir sınırı var mıdır?
Cevap: 
Yemesi haram olmayan şeyleri, doyuncaya kadar yemek, içmek mubahtır. Doyduktan sonra yemek, içmek ise, haramdır. Haramdan kaçınmak, farzı yapmaktan da çok sevaptır.

Ev ve arabaların zekâtı olur mu?

Sual: Birkaç evi olan, dükkanında demirbaş aletleri bulunan bir kimse, bunları zekât hesabına katacak mıdır yani bunların zekâtı verilir mi?
Cevap: Ticaret için olmayan, yani satılık olmayan evlerin, apartmanların, sanat aletlerinin, motor, tezgâh, kamyon, gemilerin ve ne kadar çok olursa olsun evde kullanılan eşyanın zekâtı verilmez. Sanat sahipleri, sanayiciler, imalatçılar, ham ve işlenmiş, mamul eşyanın zekâtını verirler. Demirbaş eşyanın zekâtı verilmez. Ticaret eşyasından evde kullanılmak için ve ticaret olunan gıdadan bir senelik ev ihtiyacı için ayrılmış olanların da verilmez. Yani bütün bunlar ve ödenecek borçlar, nisap hesabına katılmaz. Bütün bu eşyayı, yiyecek, içecek, giyecek ve barınacak ev gibi lüzumlu nafakayı satın almak için sakladığı altın, gümüş ve kâğıt paranın hepsi nisap hesabına katılır, yani zekâtları verilir. İhtiyaç eşyasını almak için ayırılan para da nisap hesabına katılır.

***
Sual: Uşur vermek de zekât vermek gibi midir, nelerden verilir, burada da ölçü kırkta bir midir?
Cevap: Yağmur suyu veya nehir, dere suyu ile sulanan, bütün topraklardan elde edilen mahsulün zekâtına uşur denir. Uşur vermek, Kur'ân-ı kerimde, En'âm suresinin 141. âyetinde emir edilmiş, onda birinin verilmesi de hadis-i şerifte bildirilmiştir. Uşur, mahsulün onda biridir. Kul borcu olan, borcunu düşmez, uşrunu tam olarak verir.

***
Sual: İhtiyaç eşyası, zekât ve kurban hesabına katılmaz deniyor. İhtiyaç eşyası ne demektir ve neler ihtiyaç eşyasına girmektedir?
Cevap: İnsanı ölümden koruyan şeylere, ihtiyaç eşyası denir. Bunların birincisi nafakadır. Nafaka da üçtür. Bunlar da, yiyecek, giyecek ve evdir. Yiyecek deyince, mutfak eşyası da anlaşılır. Ev demek, ev eşyası da demektir. Binek hayvanı veya arabası, silahları, hizmetçisi ve sanat aletleri ve lüzumlu kitapları da ihtiyaç eşyası sayılır.

***
Sual: Mezar taşı dikmenin ve üzerine yazı yazmanın dinimiz açısından mahzuru var mıdır?
Cevap: Mezar taşı dikmek caizdir. Taş üzerine âyet-i kerime, mübarek isimler, şiir, methiye gibi şeyler, Fâtiha kelimesini yazmak, resmini koymak caiz değildir. Asırlardan beri yazılıyor ise de, kötü bir bidattir. Kötü âdetler, caiz olmayı göstermez. Mezar taşına, isim ve ölüm hicri senesi yazılabilir denildi.

***
Sual: İkrah ile yapılan sözleşmeler sahih olur mu?
Cevap: Mülcî olan veya olmayan bir ikrah ile yapılan sözleşmeler [akit] sahih olmaz. Çünkü, sahih olmaları için rızaları ile yapılması lâzımdır. Meselâ, malını satan veya bir şeyi satın alan, kiraya veren, hediye veren, borcunu ibra veya tecil eden, borcu olduğunu söyleyen kimse, korkudan kurtulunca, isterse bunlardan vaz geçebilir, isterse razı olur. Zorla sattırılan malı alan kimse, bu mala malik olur. Çünkü, böyle bey' fasittir. Suç ikrar etmesi, evet demesi için karakolda polislerin ikrah, işkence yapması câiz değildir. Böyle verdiği ifadeyi, sonra red etmek hakkı vardır.

Mülcî olmayan ikrah ile de yapılan nikâh, talâk, nezir, yemin, ric'at, yani boşadığı kadını tekrar alması sahih olur. İkrah bitince, nikâhtan ve talaktan vazgeçebilir. Nezirden vazgeçemez. Nezir olarak verdiğini, ikrah edenden isteyemez. İkrah edilerek borçlusunu af etmesi ve mürted olması sahih olmaz.

Mülcî olmayan ikrah ile leş, kan, domuz yenmez. Şarap içilmez ve Müslümanın malı telef edilmez. Çünkü, mülcî olmayan ikrah ile zaruret hâsıl olmaz. Ölmemek için leş, domuz yenir ve kan, şarap içilir. Yemez, içmez de ölürse Cehenneme gider.

Mülcî ikrah ile, bu şarabı iç, şu malını sat denilse, malını satar. İkrah bitince, ister fesheder, isterse kabul eder. Şarabı içmesi de câiz olur. Câiz olacağını bilmediği için, içmez ve satmaz da öldürülürse, şehit olur. Sultanın müsadere etmesi, yani haksız olarak, zulüm ile para, mal istemesi ikrah olur. Bunları vermek câiz olur. (Tam İlmihal s. 898)

Saadetin yolu, İslâmiyete uymaktır

Sual: Din adamı olduğunu söyleyen bir kimse, farzlarda gevşek davrandığı, haramlardan sakınmadığı hâlde, kendisinde olağanüstü hâller olduğunu söylese, bu kimseye ve söylediklerine itibar edilir mi?
Cevap: 
Bu konuda Muhammed Ma'sûm hazretleri bir talebesine yazdığı mektubunda buyuruyor ki:
Resûlullah efendimize uymakta gevşek olanları, Onun ışıklı yolundan ayrılanları din adamı sanmayınız! Onların yaldızlı sözlerine ve ateşli yazılarına aldanmayınız! Yahudiler, Hristiyanlar, Brehmenler ve mezhepsizler, tatlı ve yanık sözlerle, hileli mantıklarla, kendilerinin doğru yolda olduklarını, insanları iyiliğe, saadete çağırdıklarını bildiriyorlar. Ebû Amr bin Necîd hazretleri buyurdu ki:

"Kendisi ile amel olunmayan ilmin, sahibine zararı, faydasından daha çoktur."
Bütün saadetlerin yolu İslâmiyete uymaktır. Kurtuluş yolu, Resûlullahın izinde olmaktır. Hak ile batılı ayıran alamet, Resûlullah aleyhisselama uymaktır. Onun dinine uymayan her söz, her yazı ve her iş kıymetsizdir. Harika, açlıkla ve riyazet çekmekle hasıl olur, yalnız Müslümanlara mahsus değildir. Abdullah ibni Mübârek hazretleri buyurdu ki:

"Müstehabları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşeklik de, farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan da, Allahü teâlânın rızasına kavuşamaz." Bunun içindir ki, hadis-i şerifte;

(Günah işlemek, insanı küfre sürükler) buyuruldu. Evliyanın büyüklerinden Ebû Sa'îd Ebülhayr Hazretlerine;
-Filanca kimse su üstünde yürüyor, buna ne dersiniz?
-Bunun kıymeti yoktur. Ördek ve kurbağa da suda yüzer dedi.
-Filan adam havada uçuyor, dediler.
-Sinek ve çaylak da uçuyor, sinek kadar kıymeti var, dedi.
-Filan kimse, bir anda şehirden şehre gidiyor, dediler.
-Şeytan da, bir solukta şarktan garba gidiyor. Böyle şeylerin dinimizde kıymeti yoktur. Mert olan, herkesin arasında bulunur. Alışveriş yapar, evlenir. Fakat, bir an Rabbini unutmaz, buyurdu.

Şeyh ibni Ebî Bekir Muhammed bin Muhammed Endülüsî hazretleri, Me'âric-ül-hidâye kitabında diyor ki:

"Kamil, olgun insanın her işi, düşünceleri, sözleri, ahlakı, Resûlullah efendimize tam uygun olur. Çünkü, bütün saadetlere, Ona uymakla kavuşulur. Ona uymak, İslâmiyete yapışmak demektir."

***
Sual: Çeşitli şekillerde kendini gafletten kurtarmak, zikir olur mu yoksa yalnız kelime-i tevhid söylemek mi zikirdir?
Cevap: 
İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının ikinci cild 46. mektupta buyuruyor ki: Zikir demek, kendini gafletten kurtarmak demektir. Gaflet, Allahü teâlâyı unutmak demektir. Zikir, yalnız (Kelime-i tevhidi) söylemek ve tekrar tekrar (Allah) demek değildir. Her ne şekilde olursa olsun, kendini gafletten kurtarmak, zikir olur. O hâlde, İslâmiyetin emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmak, hep zikirdir. İslâmiyetin emirlerini gözeterek yapılan alış-veriş zikirdir. İslâmiyete uygun olarak yapılan nikâh, talâk [boşanma] zikir olur. Çünkü, bunları yaparken, emirlerin, yasakların sâhibi hep hatırlanmaktadır. Yani gaflet gitmektedir. Şu kadar var ki, Allahü teâlânın isimleri ve sıfatları ile yapılan zikir, çabuk tesir eder ve sevgisini hâsıl eder ve çabuk kavuşturur. Emirlere, yasaklara yapışmakla hâsıl olan zikir, böyle değildir. Bununla beraber, böyle zikirlerden bazısının da, çabuk netice verdiği, pek az olarak görülmüştür. Muhammed Behâeddîn-i Buhârî buyurdu ki, (Mevlânâ Zeyn-üd-dîn-i Taybâdî "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz" ilim ile Allahü teâlâya vâsıl olmuştur). Bundan başka, isim ve sıfat ile yapılan zikir, İslâmiyete uymakla olan zikre sebep olur. Çünkü, dinin sâhibini tam sevmedikçe, her işte İslâmiyeti gözetmek çok güç olur. Tam muhabbeti elde etmek için de, isim ve sıfatla olan zikir lâzımdır. O hâlde, İslâmiyete uyarak zikir ile şereflenmek için, önce isim ve sıfatla olan zikir lâzımdır. Evet, cenâb-ı Hakkın lütfu ve ihsanı ayrıdır. Hiç sebep olmadan, dilediğini, dilediğine ihsan eder. Nitekim Şûrâ sûresinde, onüçüncü âyet-i kerimede mealen, (Allahü teâlâ, dilediğini seçerek kendine kavuşturur) buyruldu. (Tam İlmihal s. 903)

Belediye hizmetlerinin ücreti

Sual: Hükûmet ve belediyeler, yaptıkları hizmetlerin masraflarını milletten isteyebilirler mi?
Cevap: 
Her türlü kirayı, ücreti vermeyen hapis olunur. Her çeşit nakil vasıtalarının ücretini vermek, hile yapmamak lâzımdır. Umumi hizmetlerde, emniyet ve sıhhat işlerinde çalışan memurların, işçilerin, idarecilerin ücretlerini hükûmetler, belediyeler vermekte ve her türlü masraflarını karşılamaktadırlar.

Bu ödemeleri, milletin vekilleri olarak yapıyorlar. Bu paralara kaynak olmak için, milletten vergi alıyorlar. Bu vergileri ödememek veya hile yapmak, günâh olur. İbni Âbidîn "rahmetullahi teâlâ aleyh" (Redd-ül-muhtâr)ın uşur bahsi sonunda ve (Bahr-ür-râık) sahibi "rahmetullahi teâlâ aleyh" Şurb fasıllarında diyor ki, (Kimsenin mülkü olmayan umumi nehrin temizlenmesi masrafı, Beyt-ül-mâlın cizye ve haraç kısmından verilir. Zekât ve uşur kısmından verilmez. Çünkü zekât paraları, yalnız fakir olan Müslümanlara verilir. Beyt-ül-mâlın bu kısmının geliri yoksa, oradaki insanlar temizler. Temizlemezlerse, fakirler zor ile çalıştırılır.

Zenginlerden de, para alınıp, masraflar karşılanır). (Mecelle)nin 1321. ci maddesinde de böyle yazılıdır. Uşur bahsi sonunda ve Beyt-ül-mâlı anlatırken bildirilen umumi hizmetlerin masrafları da, hep böyle karşılanır. Görülüyor ki, hükûmetin ve belediyelerin, yaptıkları hizmetlerin masraflarını milletten istemeğe, hatta zor ile almağa hakları vardır.] (Tam İlmihal s. 871)

***
Sual: Hintli Hamidullah gibi bazı ilahiyatçılar da, Peygamber efendimizin ümmi olmadığını söylüyorlar. Bu doğru mudur?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Kısas-ı Enbiyâda deniyor ki:
"Resulullah efendimiz ümmi idi. Yani kimseden bir şey öğrenmemişti. Yazı yazmazdı, okumazdı. Ümmi olan insanların arasında yetişti. Mekke'de, geçmiş insanların hallerini bilen bir âlim yoktu. Başka yerlere giderek kimseden bir şey öğrenmemişti. Böyle iken, Tevrat'ta, İncil'de ve başka ilahi kitaplarda bulunan bilgileri ve eski insanların hâllerini haber verdi. O zamanlarda tarih bilgileri, karışmış, bozulmuş, doğrusunu eğrisinden ayırabilen pek az kimse vardı. Her dinden adamlara cevaplar verip, hepsini susturdu. Bu başarıları, kendisinin Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğunu göstermektedir. Zamanındaki edebiyatçılara, şairlere meydan okuduğu hâlde, hiçbiri onun getirdiği Kur'ân-ı kerim gibi, bir satır bile söyleyemediler. Halbuki Mekkeliler, şiir okumaya, nutuk söylemeye meraklı olup, bu yolda çok çalışırlar ve yarışırlardı. Düzgün konuşmakla övünürlerdi. Kur'ân-ı kerim, bütün şairlere galip geldi. Kur'ân-ı kerime karşı koyamadılar. Şaşkınlıklarından, kılıca sarılıp, dövüşmeyi, ölmeyi göze aldılar. Ebû Zer hazretlerinin kardeşi Üneys, o zamanlar ünlü bir şair idi. Kur'ân-ı kerimi işitir işitmez, Allah kelamı olduğunu anlayıp, hemen Müslüman oldu." Ankebût suresinin 48. âyetinde mealen;

(Sen bu Kur'ân gelmeden önce, bir kitap okumazdın. Yazı yazmazdın. Okuryazar olsaydın, başkalarından öğrendin diyebilirlerdi) buyurulmaktadır.

Nübüvvetten önce, Peygamber efendimizin bir kervanla, Şam'a olan son yolculuğunda, kervan başkanı olan Meysere, hazret-i Hatice'ye müjdeci olarak Resulullah efendimizi göndereceği zaman, kervanda bulunan Ebu Cehil'in;

"Muhammed daha gençtir. Bir yere yolculuk yapmamıştır. Yolu şaşırır. Başkasını gönder" demesi de, Hamidullah'ın yanlış ve sapık düşündüğünü göstermektedir. Çeşitli yerlere gidip, oralarda öğrendiklerini ortaya koyarak, kavmini ıslaha kalkıştı demek, bir Müslümanın yapacağı şey değildir.
Allahü teâlânın ve İslâm âlimlerinin bu şahitlikleri karşısında, imanı ve aklı olan herkes, Hamidullah ve benzerleri hakkında kesin hükmünü vermekte güçlük çekmez.

İsa aleyhisselam ölmedi!..

Sual: Hazret-i İsa'nın ölmeyip, göğe kaldırıldığına inanıldığı gibi, öldüğüne inananlar da vardır. Eğer ölmedi ise, tekrar dünyaya indirilip her canlı gibi, O da ölümü tadacak mıdır?
Cevap: İsa aleyhisselam, Ulül-azm peygamberlerdendir. Allahü teâlâ, Onu babasız yarattı. Annesi hazret-i Meryem'dir. Otuz yaşında Peygamber olduğu bildirildi. Otuzüç yaşında, diri olarak göğe kaldırıldığı, bütün kitaplarda yazılıdır. İsa aleyhisselam ölmedi. Yahudiler, kendisini öldürmek istedikleri zaman, Allahü teâlâ onu diri olarak göğe kaldırdı. Kur'ân-ı kerimde bu husus beyan edilmiştir. Nisâ suresinin 156-158. âyetlerinde mealen;

(Bir de, Yahudilerin İsa'yı inkârları ve Meryem'e büyük iftirada bulunmaları ve Allahın Resulü Meryem oğlu İsa'yı öldürdük demeleri sebebi ile kendilerini lanetledik, rahmetimizden kovduk. Halbuki onlar İsa'yı öldürmediler ve haça da germediler. Fakat kendilerine bir benzetme yapıldı. [Yehuda, İsa aleyhisselamın şekline sokuldu ve onu astılar.] Bu hususta, kendileri de ihtilafa düşüp, şüphe içindedirler. Onların bu hususta, bir bilgileri de yoktur. Ancak, kuru bir zan peşindedirler. Onlar hakikaten İsa'yı öldürmemişlerdir. Allah, Onu kendi katına yükseltti. Allah azizdir, hükmünde hikmet sahibidir) buyurulmuştur.

İsa aleyhisselam, kıyamete yakın bir zamanda gökten Şam'a inecek ve Muhammed aleyhisselamın dinine tabi olacaktır. Kendisine az kimse inandı. Kıyamet yaklaşınca Şam'da, Ümeyye Camii'nin minaresine inecek, evlenecek, çocukları olacak, hazret-i Mehdi ile buluşacak, kırk sene yaşayıp, Medine'de vefat edip, Peygamber efendimizin yanına defnedilecektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Eshab-ı Kehf, hazret-i Mehdi'nin yardımcıları olacaktır ve İsa aleyhisselam bunun zamanında gökten inecektir. İsa aleyhisselam, Deccal ile harp ederken, hazret-i Mehdi, onunla beraber olacaktır. Bunun hükümdarlığı zamanında, her zamankinin aksine olarak ve hesapların tersine olarak, Ramazan-ı şerifin ondördüncü günü güneş tutulacak ve birinci gecesinde ay tutulacaktır.)

Muhammed Pârisâ hazretleri Füsûl-i sitte kitabında buyuruyor ki:
"İsa aleyhisselam gökten inip, imam-ı a'zam Ebu Hanife mezhebine uygun ictihad edecek, onun helal dediğine helal diyecek, haram dediğine haram diyecektir."

***
Sual: "Namazı özürsüz kılmayan kimseye, Allahü teâlâ onbeş sıkıntı verir" buyrulmuştur. Bunlar nelerdir?
Cevap: (Kurretül'uyûn) kitabındaki hadîs-i şerifte buyuruldu ki, (Namazı özürsüz kılmayan kimseye, Allahü teâlâ onbeş sıkıntı verir. Bunlardan altısı dünyada, üçü ölüm zamanında, üçü kabirde, üçü kabirden kalkarkendir. Dünyada olan altı azab:
1- Namaz kılmayanın ömründe bereket olmaz.
2- Allahü teâlânın sevdiği kimselerin güzelliği, sevimliliği kendinde kalmaz.
3- Hiçbir iyiliğine sevab verilmez. [Bu hadîs-i şerif gösteriyor ki, farzları vaktinde kılmayanların sünnetleri kabul olmaz. Yani sünnetlerine sevab verilmez.]
4- Duaları kabul olmaz.
5- Onu kimse sevmez.
6- Müslümanların iyi dualarının buna faydası olmaz.
Ölürken çekeceği azablar:
1- Zelil, kötü, çirkin can verir.
2- Aç olarak ölür.
3- Çok su içse de, susuzluk acısı ile ölür.
Kabirde çekeceği acılar:
1- Kabir onu sıkar. Kemikleri birbirine geçer.
2- Kabri ateşle doldurulur. Gece, gündüz onu yakar.
3- Allahü teâlâ, kabrine çok büyük yılan gönderir. Dünya yılanlarına benzemez. Her gün, her namaz vaktinde onu sokar. Bir ân bırakmaz.
Kıyamette çekeceği azablar:
1- Cehenneme sürükleyen azab melekleri yanından ayrılmaz.
2- Allahü teâlâ, onu kızgın olarak karşılar.
3- Hesabı çok çetin olup, Cehenneme atılır). (Tam İlmihal s. 213)

İnsan, işlerin yaratılmasında vasıtadır

Sual: Her şeyi yaratan cenâb-ı Hak olunca, burada insanın payı, rolü ne olmaktadır?
Cevap: Her şeyi yaratan, terbiye eden, yetiştiren, her iyiliği yaptıran, gönderen hep Allahü teâlâdır. Kuvvet ve kudret sahibi yalnız Odur. O hatırlatmazsa, kimse, iyilik ve kötülük yapmayı irade, arzu edemez. Kulun iradesinden sonra, O da istemedikçe, kuvvet ve fırsat vermedikçe, hiçbir kimse, hiçbir kimseye, zerre kadar, iyilik ve kötülük yapamaz. Kulun istediği her şeyi, O da irade ederse, dilerse yaratır. Yalnız Onun dilediği olur. İyilik ve kötülük yapmayı, çeşitli sebeplerle hatırlatmaktadır. Merhamet ettiği kulları kötülük yapmak irade edince, O irade etmez ve yaratmaz. İyilik yapmak irade ettikleri zaman, O da irade eder ve yaratır. Böyle kullardan hep iyilik meydana gelir. Gazap ettiği düşmanlarının kötü iradelerinin yaratılmasını, O da irade eder ve yaratır. Bu kötü kullar, iyilik yapmak irade etmedikleri için, bunlardan hep fenalık hasıl olur.

Demek oluyor ki, insanlar, bir alet, bir vasıtadır. Katibin elindeki kalem gibidir. Şu kadar var ki, kendilerine ihsan edilmiş olan İrâde-i cüz'iyelerini kullanarak, iyilik yaratılmasını isteyen, sevap, kötülük yaratılmasını isteyen, günah kazanır. Allahü teâlâ, insanların istekli işlerini onların iradeleri ile yaratmasını ezelde dilemiştir. İşlerin insan iradesi ile yaratılması, ezeldeki ilahi irade ile yaratılması demektir.

***
Sual: Allaha şükretmek, sadece elhamdülillah demekle mi olmaktadır?
Cevap: Şükür, Allahü teâlânın verdiği bütün nimetleri, Onun bildirdiği yani İslâmiyete uygun olarak kullanmak demektir. Nimet ise, faydalı şey demektir. Nimetler, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılıdır. Ehl-i sünnet âlimleri, meşhur olan dört mezhebin âlimleridir.

***
Sual: İmamlık şartlarını taşımayan bir imamı, öylece kabullenmek mi yoksa onun yerine uygun olanı getirmek için uğraşmak mı gerekir?
Cevap: İmamlık şartları bulunmayan, mezhepsiz, dinde reformcu olduğu bilinen imamın yerine, Ehl-i sünnet itikadında olan imam tayin edilmesi için uğraşmalıdır.

***
Sual: Abdest alırken elleri ve kolları yıkamanın hükmü nedir?
Cevap: Abdest alırken elleri, dirseklerle birlikte, bir kere yıkamak farz, bileklerle beraber, üç kere yıkamak ise sünnettir.

***
Sual: Çocukların ibadet etmesi gerekir mi, neleri yapabilir, neleri yapamazlar?
Cevap: (Eşbâh)da ve bunun şerhi olan (Uyûn-ül-besâir)de diyor ki: (Çocuğa hiçbir ibadet, hatta, Hanefide zekât da farz değildir. Hiçbir şey haram değildir. Çocuğa tazîr yapılır. Had vurulmaz. Kısas yapılmaz. Amden öldürdüğü, hata kabul edilir. Aklı olunca, iman etmesi vacib olur denildi. Sadaka-i fıtır ve kurbanın, kendi malından vacib olması da ihtilaflıdır. Toprağı varsa, uşur ve haraç vermesi lâzımdır. Zengin ise, zevcesinin ve akrabasının nafakalarını verir. Fasit olmayan ibadetlerinin sevaplarına kavuşur.

Çocuğa ilim öğretenlere, iyilik yaptıranlara çok sevab verilir. Büyüklere imam olamaz. Bir kimse, bir çocuğa imam olunca, cemaat sevabı hâsıl olur. Çocuk veli olamaz. Cuma ve bayram hutbesi okuması câiz olur. Sultan, yani devlet reisi olabilir ise de, milleti idare için bir vali tayin eder. İzin verilince dava açabilir ve yemini kabul edilir. Ezan okuması sahih ise de, mekruhtur. Farz-ı kifayeyi yapması ile, büyüklerden sakıt olmaz. Bir şeyi yapması için çocuğa izin vermek câizdir. Çocuğun izinli olduğunu ve getirdiği şeyin hediye olduğunu söylemesi kabul edilir. Sattığı şeyi, izinli olduğunu sorup anladıktan sonra, almak câiz olur. Çocuğun başkasının malından getirdiği hediyeyi ve sadakayı almak da böyledir.

Çocuğun izinli olduğunda şüphe edilirse, araştırmak lâzım olur. Öğrenmesi için çocuğa Kur'ân-ı kerim vermek câiz olur. Kız çocuğun küpe için kulağını delmek câizdir. Çocuğa gelen hediyeyi, çocuğa zaruri lâzım değilse, yalnız fakir olan anası babası yiyebilir. Başka fakirlere de yediremezler. Ana baba fakir değil, fakat kendilerinde bulunmayan bir şey ise, yiyebilirler ve kıymetini çocuğa öderler. Anaya babaya hediye etmek niyeti ile getirilen şeyi, kıymetsiz olduğunu bildirmek için, çocuğa hediye diyerek verilirse, anaya babaya getirilmiş olur. Bunu, zengin iseler de yiyebilirler ve dilediklerine verebilirler. (Tam İlmihal s. 900)

Berat gecesi ve fazileti

Sual: Berat gecesi ne zamandır, önemi, fazileti nedir ve böyle gecelerde ne yapmalıdır?
Cevap: 
Berat gecesi, Şaban ayının onbeşinci gecesidir. Yani ondördüncü günü ile onbeşinci günü arasındaki gecedir. Allahü teâlâ, ezelde, hiçbir şey yaratmadan önce, her şeyi takdir etti, diledi. Bunlardan, bir yıl içinde olacak her şeyi, bu gece meleklere bildirir. Kur'an-ı kerim, Levh-i mahfûza bu gece indi. Resûlullah efendimiz bu gece, çok ibadet ve dua ederdi.

Her sene, Şaban ayının onbeşinci Berat gecesinde o senede olacak şeyler, ameller, ömürler, ölüm sebepleri, yükselmeler, alçalmalar, yani her şey Levh-i mahfuzda yazılır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua, tövbe, ret olmaz. Fıtır Bayramının ve Kurban Bayramının birinci geceleri, Şabanın onbeşinci, Berat gecesi ve Arefe gecesi.)

(Cebrail aleyhisselam bana geldi. Kalk, namaz kıl ve dua et! Bu gece, Şabanın onbeşinci gecesidir dedi. Bu geceyi ihya edenleri, Allahü teâlâ affeder. Yalnız, müşrikleri, büyücüleri, falcıları, hasisleri, alkollü içki içenleri, faiz yiyenleri ve zina yapanları affetmez.)

(Berat gecesini ganimet, fırsat biliniz! Çünkü belli bir gecedir. Şabanın onbeşinci gecesidir. Kadir gecesi, çok büyük ise de, hangi gece olduğu belli değildir. Bu gece, çok ibadet yapınız. Yoksa, kıyamet günü pişman olursunuz!)

Cuma, Arefe, Bayram, Kadir, Berat, Mirâc, Aşûre, Mevlid ve Regâib gecelerinde ibadet etmek çok sevaptır. Muhammed Rebhâmî hazretleri Rıyâd-un-nâsıhîn kitabında buyuruyor ki:

"Büyük İslâm âlimi, imâm-ı Nevevî hazretleri, Ezkâr kitabında buyuruyor ki: Gecenin oniki kısmından bir kısmını yani bir saat kadar ihya etmek, yani okumak, kılmak, dua etmek, bütün geceyi ihya etmek olur. Yaz ve kış geceleri için hep böyledir. Fıkıh kitaplarında, saat demek, bir miktar zaman demektir. Nevevî, Şafii mezhebinde müctehiddir. Hanefilerin de, geceleri, böyle ihya etmeleri uygun olur."

Berat ve Regâib geceleri, camilerde toplanarak cemaatle nafile namaz kılmanın mekruh olduğu fıkıh kitaplarında yazılıdır. Mekruhu iyi bilmek, büyük cinayetlerdendir. Çünkü haramı mubah bilmek küfür, mekruhu mubah bilmek ise, ondan bir basamak aşağıdır. Bu işin çirkinliğini iyi anlamalıdır.

****
Sual: Cehennem ateşinde sonsuz olarak yanmamak için ne yapmak gerekir?
Cevap: 
İmanı olmayan kimsenin, sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber efendimiz "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lâzımdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ne demektir? Herhangi bir insan, sonsuz olarak ateşte yanmak felâketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lâzım gelir. Bu korkunç felaketten kurtulmak çaresini arar. Bunun çaresi ise çok kolaydır. (Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselâmın Onun son Peygamberi olduğuna ve Onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak) insanı bu sonsuz felaketten kurtarmaktadır. Bir kimse, ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felaketten korkmuyorum, bu felaketten kurtulmak çaresini aramıyorum derse, buna deriz ki, (İnanmamak için elinde senedin vesikan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana mâni oluyor?) Elbet vesika gösteremeyecektir. Senedi, vesikası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimâl denir. Milyonda, milyarda bir ihtimâli olsa da, (sonsuz olarak ateşte yanmak) korkunç felâketinden sakınmak lâzım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile, böyle felaketten sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimâlinden kurtulmak çaresini aramaz mı? Görülüyor ki, her akıl sâhibinin iman etmesi lâzımdır. İman etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, ibadet zahmeti çekmek, zevkli, tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lâzım değildir. Yalnız kalp ile, ihlâs ile, samimi olarak inanmak kâfidir. Bu inancını inanmayanlara bildirmek de şart değildir. Sonsuz ateşte yanmaya inanmayanın buna çok az da bir ihtimâl vermesi, zan etmesi akıl icabıdır, insanlık icabıdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimâli karşısında, bunun yegâne ve katî çaresi olan (ÎMÂN) nimetinden kaçınmak, ahmaklık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı? (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 467)

İlerlemeyi, dini yok etmekte aradılar

Sual: İslâmiyete gericilik diye saldıranlar, ilerlemeyi, kalkınmayı, dini ortadan kaldırmakta mı aradılar?
Cevap: Dinimiz, din bilgileri ile fen bilgilerini birbirinden ayırmıştır. Din bilgilerinde, İslâm ahlakında ve ibadetlerde en ufak bir değişiklik yapmayı şiddetle menetmiştir. Dünya işlerinde, fen bilgilerinde ise, her değişikliği yapmayı, bütün yeni keşifleri öğrenmemizi ve yapmamızı emretmiştir. Son senelerde Osmanlı devletini ele geçiren sözde aydınlar, dinimizin bu emrinin tam tersini yaptılar. Masonlara aldanarak, din bilgilerini değiştirmeye, dinin esaslarını yıkmaya çalıştılar. Avrupa'nın fende ilerlemesine, yeni keşiflere gözlerini kapadılar. Hatta fen bilgilerine, modern tekniğe uymak isteyen sultanları şehit ettiler. Masonların elinde maşa olarak, ilerlemeyi, teknikte değil de, dinde reform yapmakta, bölücülükte aradılar. Çok şaşılır ki, din bilgilerinin nezahetine dokunmak, son senelere kadar, siyasi partiler arasında da devam etti. Kendi partilerini desteklemedikleri için, siyasete karışmayan halis Müslümanlara kâfir diyecek kadar gafiller türedi. Allahü teâlâ, bu temiz, asil milleti böyle felakete sürükleyenlerden korudu. Yoksa, dinimizden ve güzel vatanımızdan mahrum olacak, dinsizlerin pençelerine düşecektik.

***
Sual: Fazla kazanmak için, insanların elindeki malı değerinden aşağıya almak, sattığı malların fiyatını yüksek tutmak için, pahalı olarak almadığı hâlde pahalı olarak aldığını söylemek dinen uygun mudur?
Cevap: Müşteriye doğru söylemeli, hile etmemelidir. Malda bir arıza oldu ise, haber vermelidir. Malı, akraba veya ahbabından, ona yardım olsun diye yüksek fiyatla aldı ise, müşterisine bunu söyleyerek, doğru değerini bildirmelidir. Mesela, on lira etmeyen malı, on lira vererek aldı ise, o malı satarken, on liraya aldığını söylememelidir. Ucuz aldığı bir malın fiyatı yükselip pahalı satıyor ise, aldığı fiyatı söylemelidir. Böyle misaller pek çoktur. Böyle hıyanetleri bilmeyerek yapan çoktur. Hıyanet yapmaktan kurtulmak için, herkes, kendine yapılmasını istemediği şeyleri, başkalarına yapmamalıdır. Çünkü, herkes, dikkat ile, pazarlıkla uğraşarak, tam değerini verip aldığını sanır. O hâlde, aldatarak satmak, hıyanet ve dolandırıcılık olur.

***
Sual: Malını israf eden sefihleri sözleşmelerden ve işlerden men' etmek câiz olur mu? Bazı cahiller ve hile yapanlar da hicr edilir mi?
Cevap: İbni Âbidînde diyor ki, (İki imama göre, sefih olan yani, nafaka temin ederken, malını israf eden, yani ahkâm-ı islâmiyyenin ve aklın uygun görmediği lüzumsuz yere harç eden ve haramlara sarf eden âkıl ve baliğ kimse de, çocuk gibi, hâkim tarafından hicr edilir. Fetva da böyledir. Lüzumsuz yere hayra da verse, meselâ cami yapmakta israf etse, sefih olur. İçki, zina gibi mal sarfı olmayan günahları yapana sefih denmez, fasık denir. Alış-verişte fazla aldanan da sefih sayılır. İslâmiyetten ayrılmak için hile-i bâtıla öğreten hocalar, cahil tabip ve eczacılar ve hileli iflâs yapan tüccarlar, cahil hâkimler, hile yapan satıcılar, ihtikâr yapanlar, hicr edilir. İşlerinden men' edilir. Cahil, fasık müftüler de hicr edilir.) (Mecma'ul-enhür)de diyor ki, (İki imama göre, borçlu, alacaklının talebi üzerine, hicr olunur. Hâkim, borçluyu hapis ettikten sonra, onu hicr eder. Sonra, onun bilgisi ile, onun mallarını sattırarak, nafakası lâzım olanların nafakasını öder. Geri kalan ile borçlarını öder. Parası yetişmezse, ihtiyacından fazla olan eşyasını satar. Bu da yetişmezse, ihtiyacından fazla olan binalarını satar. Fetva böyledir). Hicr edilmiş olan, sefih veya iflâs etmiş kimsenin, nikâhta ve talakta sözü geçer. Çünkü evlenmek masrafı, ihtiyaç eşyasındandır. Zekât olarak malının kırkta birini ayırması için, kadı [yani hâkim], sefihe malını teslim eder. Fakat, bu arada, uygunsuz yere sarf etmemesi için, yanında emin birini bulundurur. Hacca gitmesine de mâni olunmaz. Yol parasını israf etmesin diye, emin birine teslim olunur. Baba, ced, çocuğa veli olur, sefih adama olmaz.

Reşit olmayan çocuk, baliğ olunca, malını kullanmağa hak kazanır. Fakat, rüştü yani sefih olmadığı görülmezse, yirmibeş yaşına kadar, malı kendine verilmez. İki imama ve üç mezhebe göre, rüştü görülmedikçe, ihtiyarlasa dahi, malı verilmez. Malında tasarrufu, hâkimin izin verdiği kadar sahih olur. Bir kimse reşit olduğunu söylese, alacaklıları da, sefahatten kurtulmadı deseler, iki taraf da şahit gösterse, kadı rüştünü kabul eder.

Oniki yaşını dolduran oğlan ve dokuz yaşını dolduran kız, baliğ olduğunu söylerse, kabul edilir. Söylemezlerse, onbeş yaşını doldurunca baliğ kabul edilirler. (Tam İlmihal s. 899)

Zikir, Allahü teâlâyı hatırlamaktır

Sual: Zamanımızda zikir yapıyoruz diyerek, tarikat ismi altında, halay çeker gibi hareket yapanlar, el çırpanlar hatta oynayanlar oluyor. Bunların din ile, İslâmiyetle bir alakası var mıdır?
Cevap: 
Zikretmek, Allahü teâlâyı hatırlamak demektir. Bu da, kalp ile olur. Zira zikredince, kalp temizlenir. Yani kalpten dünya sevgisi çıkar ve o kalbe Allah sevgisi yerleşir. Birçok kimselerin, bir araya toplanarak oynaması, dönmesi, zikir değildir. Son yüz yılda, tarikat diyerek, birçok şey uyduruldu. Din büyüklerinin, Eshâb-ı kiramın yolu unutuldu. Cahiller, hatta fasıklar şeyh olarak zikir ve ibadet ismi altında, günah işledi. Hele son zamanlarda, haram girmeyen, rafızilik, mezhepsizlik karışmayan bir tekke, dergâh kalmamıştı. Bugün ne İstanbul'da, ne Anadolu'da ve ne de Mısır, Irak, İran, Suriye ve Hicaz'da, yani hiçbir İslâm memleketinde, tasavvuf âlimi yok gibidir. Fakat sahte mürşitler, Müslümanları sömüren tarikatçılar çoktur. Din büyüklerinin, eskiden kalma, halis, doğru yazılmış kitaplarını okuyup, ibadetleri bunlara göre doğrultmalıdır. Tarikatçılık, şeyhlik, müridlik gibi isimlerin perdesi altında iş gören zındıklara, mal ve din hırsızlarına aldanmamalı, bunlardan kaçınmalıdır.

***
Sual: Bazen, vakit darlığından dolayı namazdan sonra Âyet-el kürsi ve tesbihleri okumayanlar oluyor. Böyle yapmak doğru olur mu?
Cevap: 
Her beş vakit namazdan sonra, Âyet-el-kürsî okumaya ve tesbihleri çekmeye çalışmalı, bunları terk etmemelidir. Zira Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Farz namazlarından sonra Âyet-el-kürsî okuyan kimse ile Cennet arasında, ölümden başka mani yoktur.)

Beş vakit namazdan sonra, sessizce, otuzüç kere kelime-i tenzih yani Sübhânallah, otuzüç kere tahmid yani Elhamdülillah ve otuzüç defa tekbir yani Allahü ekber ve en sonra, bir kere "Lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerîke leh, lehülmülkü velehül hamdü yühyî ve yümît ve hüve alâ külli şey'in kadîr" demelidir ki, hepsi yüz olur.

***
Sual: Cuma günü, camiye gelenlerin, vakit girmeden önce herhangi bir namazı kılmasının mahzuru var mıdır?
Cevap: 
Güneş tepede iken, yani öğle namazının vaktinden evvel olan zaman içinde, her namazı kılmak haramdır. Bu zamanda, her namazı kılmanın, cuma günleri de haram olduğu sözü daha kuvvetlidir.

***
Sual: İstikbal-i kıble ne demektir?
Cevap: 
İstikbal-i kıble, namazı Kâbeye karşı kılmaktır. Kâbe için kılmak değildir. Kıble önce (Kudüs) idi. Hicretten onyedi ay sonra, Şaban ortasında salı günü öğle veya ikindi namazının üçüncü rekâtında iken Kâbeye dönülmesi emir olundu. Göz sinirlerinin çapraz istikameti arasındaki açıklık, Kâbeye rastlarsa, Hanefi ve Maliki mezheplerinde namaz sahih olur. Bu zaviye takriben 45 derecedir. İstanbul'un kıble istikameti, cenuptan yirmidokuz derecelik bir zaviye kadar şarktadır. Bu açıya (Kıble zaviyesi) denir. Harita üzerinde bir şehir ile, Mekke şehri arasında çizilen doğruya (Kıble hattı) denir. Bu hat, kıble istikametini gösterir. Güneş bu hat üzerine gelince, (Kıble saati) olur. Bu hat ile bu şehirden geçen tûl dairesi arasındaki zaviyeye (Kıble açısı) denir. Bir şehrin kıble istikameti, tûl ve arz derecelerine tabidir. Şimal nısf kürede, zeval vaktinde, güneşin bulunduğu cihet yahut mahallî zevalî zamana ayarlı bir saat makinesi üfkî olarak yüzü semaya doğru ve akrebi güneşe doğru tutulunca, akrep ile oniki rakamı arasındaki zaviyenin orta hattı, takriben cenubu gösterir. (Tam İlmihal s. 170)

Berat; temize çıkmak demektir

Sual: Başkaları da ibadet yaptığımı bilsin, görsün diyerek ibadet edenler, hayır yapanlar, ahirette bunların faydasını görmeyecekler midir?
Cevap: 
İbadet; kulluk etmek, tapınmak, insanın kendini aşağılaması, alçaltması demektir. İbadet, Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için yapılır. Başkasının muhabbetine, ihsanına kavuşmak için yapılan ibadet, ona tapınmak olur. Hadîs-i şerifte;

(Dünyada riya ile ibadet edene, kıyamet günü, ey kötü insan! Bugün sana sevap yoktur. Dünyada kimler için ibadet ettin ise, sevaplarını onlardan iste denir) buyuruldu.

Bir kimse, hep nefsinin istekleri peşinde koşar ve nefsinin istediklerine kavuşabilmek için her şeyi yapıyorsa, bu kimse, nefsinin esiridir, kölesidir ve nefsine tapmaktadır. Herhangi bir kimsenin sözüne uyarak, İslâmiyetin dışına çıkmak, onun sözlerini, İslâmiyetten üstün tutmak, o kimsenin kölesi olmak ve ona tapınmak demektir. Bunun için insan, neyin esiri, kimin kölesi ve kulu olduğuna dikkat etmelidir. Ebû Ali Dekkâk hazretleri, nasihat isteyen birisine hitaben;

"Sen kimin esiri ve mülküysen onun kulusun. Eğer nefsinin esiri ve mülkü isen nefsinin kulusun. Eğer dünyanın esiriysen, dünyanın kulusun ve kölesisin" buyurmuştur.

Bir sene Belh şehrinde kıtlık olur ve insanlar yiyecek bir şey bulamazlar. Bu yüzden hiç kimsenin yüzü gülmemektedir. İnsanlar bu hâlde iken, Şakîk-i Belhî hazretleri, çarşıda neşeli bir köle görür ve ona;
-Herkes üzüntülü iken sen niçin bu kadar neşelisin, diye sorar. Köle;
-Benim efendim zengindir, beni aç, çıplak bırakmaz ki, der. Şakîk-i Belhî hazretleri, kölenin bu sözü karşısında;
"Aman ya Rabbi! Az bir dünyalığı olan şu zenginin kölesi böyle neşeli. Halbuki, sen bütün canlıların rızıklarına kefil oldun. Biz niçin gam ve keder içinde olalım" diyerek yüzünü ahirete çevirir.
İnsan, ya kendisi gibi yaratılmış olan bir insanın, varlığın esiri, kölesi, kuludur veya her şeyin sahibi, yaratanı olan Allahü teâlânın kuludur. Herkes, dünyada yaptığı tercihe göre, ahirette hesap verecektir. Peygamber efendimiz;
(Allahü teâlâ buyuruyor ki: Benim şerikim, ortağım yoktur. Başkasını bana ortak eden, sevaplarını ondan istesin. İbadetlerinizi ihlas ile yapınız! Allahü teâlâ, ihlas ile yapılan işleri kabul eder) buyurmuştur.

***
Kimler için ibadet etmişsen...
Sual: Berat ne anlama gelmektedir ve insanın dünyada iken ahiretteki azaptan kurtulma imkânı var mıdır?
Cevap: 
Berat veya Beraet kelimesinin sözlük anlamı, temize çıkmak, kurtulmak demektir. Berat, kurtuluş vesikası anlamına da gelmektedir. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Ahirette pek çok kimse, hesaba çekilmeden Cennete girerler. Onlar için mizan, terazi kurulmaz. Onlara verilen sayfalar üzerine; "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah. Bu filanın oğlu filanın Cennete girmesinin ve Cehennemden kurtulmasının beraetidir" yazılır.)
Abdullah ibni Ömer hazretleri bir gün Resûlullah efendimizin huzuruna gelince;
(Kıyamet günü herkesin beratı, yani kurtuluş vesikası, her işi ölçüldükten sonra verilir. Abdullah'ın beratı ise, dünyada verilmiştir) buyururlar. Sebebi sorulduğunda ise;
(Kendisi vera ve takva sahibi olduğu gibi, dua ederken "Ya Rabbi! Benim vücudumu, kıyamet günü o kadar büyük eyle ki, Cehennemi yalnız ben doldurayım. Cehennemi insanla dolduracağım diye verdiğin sözün böylece yerine gelmiş olsun da, Muhammed aleyhisselamın ümmetinden hiç kimse Cehennemde yanmasın" diyerek din kardeşlerini kendi canından daha çok sevdiğini göstermiştir) buyurdu.
Bir hac zamanında, Ebû Amr ez-Zücâcî hazretlerinin yanına birisi gelerek;
-Haccımı yaptım, beratımı ver. Beratımı almam için beni sana gönderdiler deyince, Ebû Amr ez-Zücâcî hazretleri, o kimseye şaka yapıldığını anlar ve ona, Kâbe'yi işaret ederek;
-Git oraya ve "ya Rabbi! Bana beratımı ver" de! buyurur. Daha sonra o kimse, elinde bir kâğıtla geri döner. Kâğıdın üzerinde yeşil hat, yazı ile;
"Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu falan oğlu falanın Cehennemden berat kâğıdıdır" yazılıdır.
Her sene, Şaban ayının 15. Berat gecesinde o sene olacak şeyler, ameller, ömürler, ölüm sebepleri, yükselmeler, alçalmalar, yani her şey Levh-i mahfuzda yazılır. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin hanımı bir Berat gecesinde;
-Efendim, bu gece ecellerin ve amellerin takdir edildiği gecedir. Kim bilir Allahü teâlâ kimin defterine ölecek ve kimin defterine yaşayacak! diye kaydetti deyince, İmâm-ı Rabbânî hazretleri;
-Niçin tereddüt ve şüphe ile söylüyorsun? Ya isminin, dünyada yaşayacaklar sayfasından silindiğini görenin hâli nice olur buyurur ve o sene vefat eder.

Fâiz her dinde haramdır

Sual: Fâiz, yalnız İslâmiyette mi yoksa bütün semâvî dinlerin, yani hak olan, doğru olan dinlerin hepsinde mi haramdır?
Cevap: 
İslâmiyette fâiz haramdır. Fâiz, yalnız İslâmiyette değil, semâvî dinlerin, yani hak olan, doğru olan dinlerin hepsinde haramdır. Fâizin azı da, çoğu da haramdır. En büyük günahlardandır. Fâizin ve bankanın ne demek olduğunu iyi anlamak lâzımdır. Dinimiz ticarete ve büyük sınai teşekküllerin meydana gelmesine ve ferdin istihsal kapasitesinin genişlemesine yarayan ve fâiz ile alış-veriş yapmayan şirketlerin, bankaların kurulmasına izin, hatta emir vermektedir.

Dinini iyi öğrenen bir Müslüman, haram işlemeden ve fâiz felâketine düşmeden her çeşit ticareti yaparak helal mal kazanır. Helal ve bereketli kazancı ile millete ve memlekete çok faydalı olur. (Hadîka)da diyor ki, (İmam-ı Muhammed Şeybânîye, mütehassıs olduğu tasavvuf bilgisinde niçin bir kitap yazmadığını sorduklarında, zühd ve takva, ancak, bütün işlerde ahkâm-ı islâmiyyeye uymakla, bâtıl, fasit ve mekruh sözleşmelerden sakınmakla elde edilebilir. Bunlar da, fıkıh kitaplarından öğrenilir. Alış-veriş ve başka sözleşmeleri yapacak kimsenin bunların sahih ve helal olması şartlarını öğrenmesi lâzımdır. Bunun için, bu işlerin ilmihâlini öğrenmek her mükellefe farz-ı ayndır. Bu farzın yerine getirilmesi için, bey' ve şirâ kitabını yazdım buyurdu). (Tam İlmihal s. 851)

***
Sual: Alkol, kan ve necis şeylerin karışmış olduğu bir terkibi, mesela kolonya gibi, böyle karışımları kullanmakta dinen bir mahzur var mıdır?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Dürr-ül-muhtârda deniyor ki:
"Toprak ve sudan biri temiz ise, karışımları olan çamur temiz olur. Fetva da böyledir." Eşbâhda da böyle yazılıdır. İbni Âbidîn, Dürr-ül-muhtârı açıklarken diyor ki:

"Âlimlerin çoğunun böyle söylediği Feth-ul-kadîrde yazılıdır. Böyle fetva verildiği, Bezzâziyyede yazılıdır. İmam-ı Muhammed Şeybânî böyle buyurdu. Bu çamur necis olur diyenler de vardır. Fakat, bunlara göre de temiz toprak ile gübre karışımı temiz kabul edilir. Çünkü bunda ihtiyaç vardır." Tergîb-üs-salât'ta deniyor ki:

"Bazı âlimlere göre gübre karışık sıva, temiz su ile yapılmış ve gübresi çamurdan az ise, temiz kabul edilir."

İhtiyaç olduğu için hazırlanan karışımlardaki iki maddeden biri temiz ise ve necis olanın yerine temizini kullanmakta haraç varsa, birinci kavle göre karışımın da temiz olacağı anlaşılmaktadır. İspirtolu ilaçlar, kolonya, mürekkep, vernikler ve boyalar böyledir. Şafii mezhebinde, necis sıvıların, ilaç ve ıtriyat ıslahı için kullanılan miktarlarının affedildikleri, El-fıkh-ü alel-mezâhib-il-erbe'ada ve molla Halîl Si'ridînin El-ma'füvât kitâbının Süleyman bin Abdullah Si'ridî şerhinde yazılıdır. Haraç olduğu zaman, zayıf olan kavle uymak caiz olduğu, bu iki kitapta yazılıdır. Bunun için, zor durumda kalınca, Hanefi ve Şafii mezhebinde olanın, böyle karışımların çok miktarı ile birlikte namaz kılmaları caiz olmaktadır. Temiz kabul edilen ilacın, zaruret olmadan içilemeyeceği, kitaplarda yazılıdır.

***
Sual: Hayvan gübreleri toplu hâlde bulunduğu zaman yanmakta ve gaz çıkarmaktadır. Bu gazlar veya o gübreliğe konan sinekler, insan üzerine gelince pis mi olur, yıkamak gerekir mi?
Cevap: 
Necasetten hasıl olan amonyak gazının meydana getirdiği nişadır temizdir. Necaset üzerinden kalkıp uçan tozlar, sinekler, elbiseye, suya gelirse, pis yapmaz, yıkamak gerekmez.

***
Sual: Abdest ve gusül alınmış su ile necaset temizlenebilir mi?
Cevap:
Necaset, her temiz su ile, abdest ve gusül alınmış su ile, sirke ve gül suyu gibi akıcı mayiler ve tükürükle temizlenir. Ancak süt ve yağ ile temizlenmez.

İtikadı bozuk olana mezhepsiz denir

Sual: Âyet ve hadisleri kendi anladığına göre yorumlayan bir kimsenin imanı tehlikeye girer mi?
Cevap: Ehl-i sünnet itikadına uymayan bir inanış sahibine Mezhepsiz denir. Mezhepsiz, eğer Kur'ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan bir şeye inanmamış veya şüphe etmiş ise, Küfür olur. Açık olarak bildirilmemiş şüpheli olan delilleri tevil ederek yanlış mana vermiş ise, Bidat olur. Dünyanın yaratıldığına inanmamak, böyle gelmiş, böyle gider demek, küfürdür. Cennette, müminlerin Allahü teâlâyı göreceğine inanmamak bidattir. Âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri yanlış anladığı için inanmamak bidat olur. "Böyle şey olmaz. Aklım kabul etmez" diyerek tahkir ederse, yine kâfir olur. Bidat hakkındaki hadis-i şerifler, Hadîka, Berîka ve Eşi'at-ül-leme'ât'da mevcuttur.

Küfre sebep olan bir şey söylemedikçe ve yapmadıkça Ehl-i kıbleye, yani namaz kılana Kâfir denmez. Fakat, Kur'ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen ve Müslümanların asırlar boyunca inandığı bir şeye uymayan söz ve işte bulunan bir kimse, bütün ömrünce namaz kılsa, her ibadeti yapsa da, buna Kâfir denir. Mesela bir kimse, Allahü teâlâ zerreleri, yaprak sayısını, gizlileri bilmez dese, kâfir olur. Hazret-i Ebû Bekir ile hazret-i Ömer'den başka sahabiyi, dinî bir sebeple kötüleyen, bidat sahibi olur. Bir harama mubah, helal diyen kimse, bunu, bir âyete veya hadis-i şerife dayanarak söylüyorsa, kâfir olmaz. Âyet ve hadise dayanmadan, kendi görüşü, keyfi için söylüyorsa, kâfir olur. Hazret-i Ebû Bekir ve hazret-i Ömer'in hilafete seçilmeleri haklı değildi demek, bidattir. Hilafete hakları yok idi demek ise küfürdür.

***
Sual: Namazda okunan âyetleri, sûreleri, şarkı kalıplarına uyarak okuyan kimsenin arkasında kılınan namaz sahih olur mu?
Cevap: Elhan ederek yani namazda okuduklarını musiki perdelerine uyarak, teganni eden ve namazı vaktinden evvel kıldıran imam arkasında kılınan namazı iade etmenin lazım olduğu, Halebî-i kebîr sonunda yazılıdır.

***
Sual: Kimlerin eli öpülür, Kur'ân-ı kerimi ve ekmeği öpmenin mahzuru olur mu?
Cevap: Âlimin, ana ve babanın eli öpülür. Başkasının eli öpülmez. Herhangi bir arkadaş ile karşılaşınca elini öpmek haramdır. Kur'ân-ı kerimi, ekmeği öpmek de caizdir.

***
Sual: Hicr etmek yani bazı kimseleri, bazı sözleşmelerden ve işlerden men' etmek câiz olur mu? Akıllı olmayan çocukların yaptıkları sözleşmeler geçerli olur mu?
Cevap: Hicr etmek; Bazı kimseleri, bazı sözleşmelerden ve işlerden men' etmek demektir. Bir çocuk, satın alınan malın mülk olacağını ve satınca mülkten çıkacağını anlarsa, buna (Mümeyyiz), yani akıllı denir. Mümeyyiz olmayan çocukların bütün sözleşmeleri bâtıldır. Mümeyyiz olan çocuğun zararlı olan işlerdeki sözleşmeleri, velisi izin verse de, sahih değildir. Talâk vermesi, köle azad etmesi, birine borçlu olduğunu söylemesi, ödünç, sadaka hediye vermesi böyledir. Faydalı olan işler için sözleşmeleri velisi izin vermese de sahih olur. Hediye, sadaka kabul etmesi, ücret ile yaptığı işin ücretini alması böyledir.

Başkasının vekili olan akıllı çocuğun, vekili olduğu kimsenin malı için ve talâkı için olan sözleri kabul edilir. Zararlı da, faydalı de olabilen sözleşmelerinin sahih olması için, velisinin izin vermesi lâzımdır. Kendi malı ile bey' ve şirâsı böyledir. Bunamış olan ihtiyarlar da, mümeyyiz çocuk gibidir. Alış-verişlerini, velileri isterse kabul, isterse red eder. Bir malı veya canı telef ederlerse, öderler. (Hadîka)da dil afetlerinin yirmincisinde diyor ki: (Çocuğun kendi malını kullanması mahcur olduğu gibi, başkasına hizmet etmesi de, ancak velisinin izni ile câiz olur. Bir sabî, bir kabı havuzdan doldursa, sonra tekrar havuza dökse, kimsenin bu havuzdan su içmesi helal olmaz. Çünkü, çocuk, havuzdaki, herkese mubah olan sudan doldurup aldığına malik olur. Bunu havuza dökünce, havuzdaki suya, çocuğun hakkı karışmıştır.

Zengin olan anası, babası ve hiç kimse, bu havuzdan içemez ve kullanamaz. İçebilmeleri ve kullanabilmeleri için, bütün havuzu boşaltarak, tekrar doldurmak veya (Mecelle)nin 1128. ci maddesinde bildirilen (Şirket-i mülk) kısmeti, yani dağılması hükmüne uyularak, havuzdan çocuğun döktüğü su kadar su alıp velisine vermek lâzımdır. Velî kendisine verilen suyu çocuk için kullanır. Çocuğun, umumi çeşmeden alıp getirdiği su da böyledir. Velî, çocuğun malını kimseye hediye edemez. Birine hediye etmek isterse, evvelâ bunun kıymeti kadar parayı ona hediye eder. O da, bu para ile çocuğun malını velisinden satın alır. Bu para çocuğun olur. Velî, kendi parası ile, çocuğun kullanması için aldığı şeyleri dilediğine hediye edebilir. Çocuk malını anasına babasına verse, bunların mülkü olmaz. (Tam İlmihal s. 898)

Sabah ve akşam okunacaklar

Sual: Her gün sabah akşam okunacak belli sûre ve dualar var mıdır?
Cevap: 
Bu konuda Süleyman bin Cezâ hazretleri, Eyyühel-veled kitabında buyuruyor ki:

"Şu sûreleri akşam, sabah üçer kere Besmele ile oku ve zevcene, çocuklarına da okut!

1- İhlâs (Kulhüvallahü) sûresi. 2- Muavvizeteyn yani Kul e'ûzü birabbil felak ile Kul e'ûzü birabbinnâsi. 3- Fâtiha-i şerife yani Elhamdülillahi sûresi. Bu dört sûreyi akşam, sabah üçer kere okuyan, malını, canını, çoluk çocuğunu, bütün belalardan muhafaza etmiş olur. Bunlardan başka Kulyâeyyühelkâfirûn sûresini akşam, sabah okuyan kimse, kendisini şirkten korumuş olur. Akşam, sabah şu duayı okuyan kimse, sihir, büyü ve zalimlerin şerrinden, belalardan emin olur. Dua şudur:
"Bismillâhirrahmânirrahîm, bismillâhillezî lâ yedurru ma'asmihî şey'ün fil erdı velâ fissemâi ve hüvessemîul'alîm."

Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Allahü teâlânın üç ismi vardır ki, dilde hafif, terazide ise çok ağırdır. "Sübhânallahi vel hamdülillâhi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber velâ havle velâ kuvvete illâbillahil aliyyil azîm." Bunun her bir kelimesine yüz sevap verilir.)

Yatağa yatarken ve yataktan kalkınca ve her namazda, duadan ve salevattan sonra, istiğfârların en büyüğü olan şu duayı oku ki, günahlar affolur. "Estagfirullahel azîm el kerîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûme ve etûbü ileyh."

***
Sual: Bir kimse, tarlasına, başkasına verilmek üzere buğday ekse, bu mahsul, kimin olur?
Cevap:
Bu konuda Fetâvâ-yı Hindiyyede deniyor ki:
"Köy halkı, imam için tohum ekseler, mahsul imama teslim edilmemiş ise, mahsul tohum sahiplerinin olur. Yardım için toplanan para, mal da böyledir."

***
Sual: Bir cenaze taşınırken, bu cenazeyi görenlerin, cenaze geçinceye kadar ayakta beklemesi mi gerekir yoksa nasıl hareket etmelidirler?
Cevap: 
Yolda dükkânda, kahvede olan Müslümanlar, bir cenaze görünce, gidip hiç olmazsa kırk adım taşımalı ve biraz arkasından yürümeli, ruhuna Fatiha ve dua okumalıdır. Cenazeyi görünce, olduğu yerde ona karşı dikilip beklemenin tahrimen mekruh olduğu, Merâkıl-felâhda ve Halebî-i kebîrde yazılıdır. Cenazeyi taşıdıktan sonra, arkasından yürümelidir. Peygamber efendimizin, Sa'd bin Mu'âz hazretlerinin cenazesini taşıdığı muteber kitaplarda yazılıdır.

***
Sual: İmanın gitmesine sebep olan söz ve hâller var mıdır, varsa nelerdir?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Miftâh-ul-Cennet kitabında deniyor ki:
"İmanı olduğu hâlde, ileride imanının gitmesine sebep olan şeyler kırk kadardır:
1- Bidat sahibi yani itikadı bozuk olmak.
2- Zayıf yani amelsiz iman.
3- Dokuz uzvunu doğru yoldan çıkarmak.
4- Büyük günah işlemeye devam etmek.
5- Nimet-i İslâma şükrünü kesmek.
6- İmansız gitmekten korkmamak.
7- Zulüm etmek.
8- Sünnet üzere okunan ezanı dinlememek.
9- Anaya babaya âsi olmak. Onların İslâmiyete uygun, mubah olan emirlerini sert sözle ret etmek.
10- Doğru olsa bile, çok yemin etmek.
11- Namazda tadil-i erkanı terk etmek. Tadil-i erkan, hiç hareket etmeden sübhanallah diyecek kadar durmaktır.
12- Namazı ehemmiyetsiz sanıp, öğrenmesine ve çoluk çocuğuna öğretmeye ehemmiyet, önem vermemek.
13- Şarap ve fazlası sarhoş eden her içkiyi, az da olsa, içmek.
14- Müminlere eziyet etmek.
15- Yalan yere evliyalık ve din bilgisi satmak. Ehl-i sünnet bilgilerini öğrenmeyip, kendini din adamı olarak tanıtmak.
16- Günahını unutmak, küçük görmek.
17- Kibirli olmak, yani kendisini beğenmek.
18- Ucub, yani ilim ve amelim çoktur demek.
19- Münafıklık, iki yüzlülük.
20- Hased etmek, din kardeşini çekememek.
21- Devletin ve üstadının İslâmiyete muhalif olmayan sözünü yapmamak.
22- Bir kimseyi tecrübe etmeden, iyi demek.
23- Yalanda ısrar etmek.
24- Ulemadan kaçmak, ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumamak.
25- Bıyıklarını sünnet miktarından ziyade fazla uzatmak.
26- Erkekler ipek giymek.
27- Gıybet etmekte ısrar etmek.
28- Kafir de olsa, komşusuna eziyet etmek.
29- Dünya umuru, işleri için, çok gadaba gelmek, sinirlenmek.
30- Faiz almak ve vermek.
31- Öğünmek için elbisesinin kollarını ve eteklerini fazla uzatmak.
32- Sihirbazlık, büyü yapmak.
33- Salih olan mahrem akrabayı ziyareti terk etmek.
34- Allahü teâlânın sevdiği kimseyi sevmemek ve İslâmiyeti bozmak için uğraşanları sevmek.
35- Mümin kardeşine üç günden fazla kin tutmak.
36- Zinaya devam etmek.
37- Livatada bulunup, tövbe etmemek.
38- Ezanı, fıkıh kitaplarının bildirdikleri vakitlerde ve sünnete uygun okumamak.
39- Haram işleyeni görüp de, gücü yettiği halde, tatlı dil ile men etmemek.
40- Nasihat vermek hakkına sahip olduklarına nasihat etmemek."

Yaratılanlar, tesadüfen yaratılmamıştır

Sual: Bazı kimseler, her şey, kendi kendine, tesadüfen var olmuştur diyor. Böyle söyleyenlerin sözünde gerçeklik olabilir mi?
Cevap: 
Dünyanın her yerinde ayrı ayrı manzaralar, çeşitli varlıklar var. İnsan bu manzaralara bakmaya doyamıyor ve yaratılan diğer varlıkları görünce de hayranlık duymaktan kendini alamıyor. Acaba bunlar, kendi kendine mi var olmuştur? Her varlık, hep hesaplı ve düzenli, sanki her şey aynı bir makineden çıkmış gibi. Her şey fizik, kimya, biyoloji, astronomi kanunlarına bağlı. Hele, insanın yaratılışındaki ahenk ve nizam, insanın içindeki organların, bir makinenin parçaları gibi, birlikte çalışması, anlayanları hayran bırakmaktadır. Meşhur İngiliz biyoloğu Darwin bile;
"Gözün yapısındaki intizamı, incelikleri düşündükçe, hayretten tepem atacak gibi oluyor" demiştir. Bütün varlıklar, birbirlerine değişmez kanunlarla bağlıdır. Din sahipleri, bunları yaratan, bilen, bir Hâlık, Yaratıcı vardır diyor. Hiçbir dine inanmayan kâfirler ise, her şey rastgele, tesadüfle var olmuş diyor. Yaratıcı, Peygamberleri ile haber de gönderiyor.

(Her şeyi ben yarattım. Hepinizin sahibi benim. Bana inanırsanız, sizi Cennetime koyacağım. Sayısız nimetler vereceğim. Sonsuz zevk ve saadet içinde yaşayacaksınız. Peygamberlerime inanmayanlara Cehennemde sonsuz azap edeceğim) diyor. Cennet ve Cehennem yok ise, Peygamberlere inanmış olanlar, aldanmış ise, bunlar hiç zarar görmeyecektir. Fakat Peygamberlerin sözleri doğru olduğundan, bunlara inanmayanlar ve bunların sözlerini değiştirenler, sonsuz azap göreceklerdir.

***
Sual: İslâmiyet geldikten sonra, diğer dinlerin hükümleri tamamen yürürlükten kalkmış mıdır?
Cevap: 
Her din, kendisinden önce gelen dini nesih etmiş, değiştirmiştir. En son gelen ve her dini değiştirmiş, daha doğrusu dinlerin hepsini kendinde toplamış olup, kıyamete kadar hiç değişmeyecek olan din, Muhammed aleyhisselamın dinidir. Bugün, Allahü teâlânın sevdiği, beğendiği din de, İslâm dinidir. Bu dinin bildirdiği farzları yapanlara ve haramlardan kaçınanlara Allahü teâlâ, ahirette nimetler, iyilikler verecektir ki bunlar, sevap kazanır. Farzları yapmayanlara ve haramlardan kaçınmayanlara, ahirette cezalar, acılar vardır ki böyle kimseler, günaha girer.

***
Sual: Kaza namazı kılarken kırda, camide veya evde ezan ve ikamet okunur mu? Kadınlar ezan ve ikamet okur mu?
Cevap: 
Kırda, bostanda, yalnız veya cemaat ile kaza kılarken, erkeklerin ezanı ve ikameti yüksek sesle okumaları sünnettir. Sesi işiten insanlar, cinnîler, taşlar, kıyamette şahit olacaktır. Birkaç kazayı bir arada kılan, önce ezan ve ikamet okur. Sonraki kazaları kılarken, hepsine ikamet okur, ezan okumasa da olur.

Kadınlar, vaktinde ve kaza kılarken ezan ve ikamet okumaz.

Cami'de kaza kılan, ezan ve ikameti, kendi işiteceği kadar hafif okur. Birkaç kişi, kaza namazını camide cemaat ile kılarsa, ezan ve ikamet okunmaz. Bütün cami halkı, kaza kılarsa, bu zaman, ezan ve ikamet okunur. Zaten camide, cemaat ile kaza kılmak mekruhtur. Çünkü, namazı kazaya bırakmak, büyük günâh olup, bunu herkese bildirmek câiz değildir. Kaza namazını cemaat ile kılabilmek için, imam ve cemaatin aynı günün, aynı namazını kaza etmeleri lâzımdır. Meselâ pazar gününün öğle namazını kaza edecek kimse, salı gününün öğle namazını kaza edecek kimseye veya o pazar gününün öğle namazını eda eden kimseye uyamaz.

Evinde kaza kılan, şahitleri çoğaltmak için, ezan ve ikameti, odada işitilecek kadar, yüksek sesle okur. Sünneti farz kazası niyeti ile kılan da böyledir. (Tam İlmihal s. 205)

Cenaze sessiz götürülür

Sual: Cenazeyi taşıyanların dışında kalanlar, cenazenin önünde mi arkasında mı gitmeli ve cenazeyi taşırken tekbir getirmenin mahzuru olur mu?
Cevap: 
Cenazede bulunanlar, cenazenin arkasında ve ona yakın yürümelidir. Cenazede bulunmak sünnet-i müekkededir. Şafii mezhebinde cenazenin önünde gidilir. Kadınlar cenazede bulunmaz. Cenaze sessiz götürülür. Yüksek sesle tekbir, tehlil okumanın bidat ve günah olduğu, Halebî-i kebîr, Merâkıl-felâh, Tahtâvî hâşiyesi, Ni'met-i islâm ve Şir'atül-islâm şerhi sonunda uzun yazılıdır. Cahillerin yapmalarına ve yazmalarına aldanmamalıdır. Böyle bidatler bulunan cenazeyi terk etmemeli, mümkün ise, mani olmalıdır. Fakat, bidat bulunan ziyafeti terk etmek lazımdır. Cenazenin ön ve yan taraflarında yürümek caiz ise de, arkasında gitmek daha iyidir. Cenazeyi, çok yavaş değil, meyyiti sarsmayacak kadar, hızlı götürmelidir.

***
Sual: Bir kimse, ölmeden önce, kendisi için kabir yeri satın alabilir mi ve kendisi için kabir kazdırabilir mi?
Cevap: 
Hayatta iken, kendisi için kabir kazdırmak caizdir. Kendi mülkünde ise, ona mahsus olur. Kendi mülkünde değilse ve kabristanda yerini satın almamış ise, başkası da oraya gömülebilir.

***
Sual: Ölen bir kimseyi, eğer imkân varsa nerede defnetmek daha iyi ve faydalı olur?
Cevap: 
Meyyiti büyük mezarlıkta gömmek lazımdır, sünnettir, çok faydalıdır. Salihlere ve evliyaya yakın defnetmelidir. Fasıkların, facirlerin ve hele kâfir ve mürtetlerin kabirlerinden uzak olmalıdır. Rutubetli, nemli yerlerde defnetmek iyi değildir. Mümkün olduğu kadar kuru yerlere defnetmelidir. Nemli yerde defin, çabuk çürümesine sebep olur. Din-i islâmda, meyyitin geç çürümesi lazımdır. Toprak nemli veya gevşek olursa, çivisiz tabut ile gömmek iyi olur.

***
Sual: İslâmiyeti hiç duymayanların ve küçükken ölen gayr-i müslim çocuklarının ahiretteki durumu nedir, nereye giderler?
Cevap: 
Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
"Bu fakire göre, dağda yetişip, hiçbir din duymayıp, puta tapan müşrikler, Cennete ve Cehenneme girmeyecekler, hesap yapılırken, zulümleri kadar azap çekeceklerdir. Sonra hayvanlar gibi, yok edileceklerdir. Küçük iken ölen kâfir çocukları ve Peygamberlerden haberi olmayanlar da böyle olacaklardır."

***
Sual: Mükellef yani âkıl ve baliğ olan katil, mirastan mahrum olur mu? Çocuk, deli ve katle yardım edenler vâris olabilirler mi?
Cevap: 
(Redd-ül-muhtâr) sâhibi "rahmetullahi teâlâ aleyh" buyuruyor ki: Cinayet, yaralamak veya öldürmek demektir.

Katl, insan öldürmek demektir. Öldürene katil, ölene maktul denir. Beş türlü katl haramdır:
1- Amden, bilerek, isteyerek öldürmektir. Öldürmek için, bir insanın herhangi yerine, bıçak, tabanca gibi öldürücü şeyle vurmaktır.
2- Haram olan katlin ikincisi, şebehe olan, yani amd ile öldürmeğe benzeyen katldir. Katl âletleri ile olmayan öldürmektir. Küçük taş, küçük sopa ile döğerek öldürmek böyledir.
3- Hata ile, yanlışlıkla öldürmek olup, iki türlüdür:
a) Katilin yanılmasıdır: Bir adamı, av veya düşman sanarak, atıp vurmaktır.
b) Merminin yanılmasıdır: Bir hedefe, bir ava atılan merminin bir adama gitmesi veya hedeften adama sıçraması ile katldir.
4- Hataya sebep olan şeyle katldir. Yüksekten üstüne düşerek veya uyuyan kimsenin yuvarlanarak bir kimseyi öldürmesi böyledir.
5 — Başka niyet ile yapılan işin, ölüme sebep olmasıdır. Mülkü olmayan yere kazdığı kuyunun veya koyduğu taşın ölüme sebep olması böyledir.

İlk dört katlde, mükellef olan katil, mirastan mahrum olur. Beşinci katlde, mahrum olmaz. Çocuk ve delinin amd ile öldürmesi, hata kabul edilir. Âkılesi (yardımcıları, akrabası) veya kendi diyet verir. Kefaret lâzım gelmez. Vâris olamazlar. Katle yardım eden de, katil gibi miras alamaz. Bunların âkıl ve baliğ olmaları da şarttır.(Tam İlmihal s. 893)

Gayrimüslim kadınla evlenmek

Sual: Günümüzde Yahudi veya Hıristiyan'la evlenmek caiz midir?
CEVAP
Müslüman bir kadının, Müslüman olmayan bir erkekle evlenmesi, kesinlikle caiz değildir. Evlenmeye niyet ettiği anda imanı gider. (S. Ebediyye)


Bugün dünyada zimmi olmadığı için, bir erkeğin Hıristiyan veya Yahudi kadınla evlenmesi tahrimen mekruh, yani harama yakındır, caiz değildir, günahtır.

Gayrimüslim kadınla evlenmek, dünyaya gelecek olan çocukları açısından da çok mahzurludur. Eskiden İslam devletinde, çocuklar, çevresinin etkisiyle, dinini koruyabiliyordu. Bugün Hıristiyan ülkesinde evlenen erkeğin, çocuklarını çevresinden koruması çok zordur, belki mümkün bile değildir. Halkı Müslüman olan bir ülkede olsa bile, böyle bir zamanda, annesi Müslüman olmayan çocuğu İslam terbiyesiyle yetiştirmek imkânsız gibidir. Çocuğunu kâfir olarak yetiştirmek kadar büyük vebal olmaz. Onlarla birlikte, kendisi de Cehenneme gider. İki hadis-i şerif meali şöyledir:


(Hepiniz, bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evinizde ve emriniz altında olanları Cehennemden korumalısınız! Onlara Müslümanlığı öğretmezseniz, mesul olursunuz.) [Müslim]


(Çok müslüman evladı, babaları yüzünden Veyl ismindeki Cehenneme gidecektir, çünkü bunların babaları, yalnız para kazanmak ve keyif sürmek hırsına düşüp ve yalnız dünya işleri arkasında koşup, evlatlarına Müslümanlığı ve Kur'an-ı kerimi öğretmediler. Ben böyle babalardan uzağım. Onlar da benden uzaktır. Çocuklarına dinlerini öğretmeyenler Cehenneme gidecektir.) [S. Ebediyye]


Annesi Hıristiyan olan bir çocuğa, dinini öğretmek, ne kadar zordur! Herhangi bir sebeple çocuğuna dinini öğretmezse, onunla birlikte Cehenneme gideceği yukarıdaki hadis-i şerifte bildirilmektedir.

Kötüyü düzeltmek için ne yapmalıyız?

Sual: Tesettürlü, namazını kılan bir abla, uygunsuz giyinen ve uygunsuz bir iş yapan başka bir kadını yola getirmek için, onunla arkadaş oldu. (Eninde sonunda ben bunu doğru yola getireceğim) diye çok gayret sarf etti. Bir müddet sonra bu ablayla karşılaştım, onun da öteki gibi açıldığını gördüm. Elini verip kolunu alamayan kimsenin durumuna düştü. Bu olay beni ürküttü. Peki, o zaman emr-i marufu nasıl yapacağız? Kendimizi tehlikeye atarak mı?
CEVAP
Bu olay da gösteriyor ki, kötü bir kimseyi düzeltmeye çalışacağım diye onunla arkadaşlık edilirse, kendisinin bozulma ihtimali daha fazla olabilir. Kötü arkadaşı düzeltmek için onunla düşüp kalkmaya çalışırsak, onun bir eğrisini düzeltmeye çalışırken, o bizim on doğrumuzu bozar. (Kötünün bana ne zararı dokunur?) demek çok yanlıştır. Çürük bir meyve, bir çuval meyvenin çürümesine sebep olur. Bir çuval meyve bir çürüğü sağlam hale getiremez. Yapmak, düzeltmek çok zor, yıkmak ise çok kolaydır. (Süleymaniye camisini iki işçi yıkabilir, ama yapmak için bir Sultan Süleyman, bir de Mimar Sinan lazımdır) demişlerdir. Yine bunun gibi, (Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış) denmiştir. Büyük bir taşı, dağın tepesinden aşağıya yuvarlamak çok kolay, fakat aşağıdan yukarı çıkarmaksa çok zordur.

Kötü arkadaştan uzak durmaya çalışmalı. Onun için peygamber efendimiz buyurdu ki:


(Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir. Kiminle arkadaşlık ettiğinize dikkat edin!) [Hâkim]


Yukarıda görüldüğü gibi, namaz kılan tesettürlü abla, kötü kimseyle arkadaşlık etti ve bunun neticesinde de, onun bozuk yoluna, onun bozuk dinine girmiş oldu.


Kalb, kötü kimselerin yanında gaflete dalınca, şeytan da vesvese verir. Zamanla o arkadaşa uymaya çalışır. Bunun için, arkadaşın ve çevrenin etkisi çok büyüktür.


Fâsık kadınla arkadaşlığın zararı daha büyük olur. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:


(Bir kötü kadının fücuru [kötülüğü] bin erkeğin fücuruna bedel; bir saliha kadının iyiliği, yetmiş sıddıkın iyiliğine bedeldir.) [Ebu Nuaym, Ebu-ş-Şeyh]


Görüldüğü gibi kadınların iyisi çok iyi, kötüsü de çok kötü oluyor. Kötülerinden uzak durmaya çalışmalı. Onu düzelteceğiz diye kendimizi bozmamalıyız. Onun için, (Kötü bir kadın, doğru olan kırk erkeği yoldan çıkarır) demişlerdir.


Böyle kimselere emr-i maruf yapmak için onunla düşüp kalkmak yanlış olur. Uygun bir kitap vermeli, nasibi varsa okur, doğru yolu bulur. O, doğru yolu bulamasa da, biz görevimizi yapmış oluruz.

Sünnetle farz arasında konuşmak

Sual: Camide sünneti kıldıktan sonra, dışarıdan gelenin selamını almak, sünnetle farz arasında konuşmak hükmüne girer mi?
CEVAP
Evet, girer. Camiye girince, sünneti kılıp bekleyenlerle konuşmamalı, onlara selam vermemeli. Sünneti kılıp bekleyen de, kimseyle konuşmamalı, dua okumamalı, zikir çekmemeli. Tefekkür edebilir, vakit müsaitse kaza namazı kılabilir.


Sabah namazının sünnetini kılıp camiye giderken de, yolda dua okumak, zikir çekmek, konuşmak gibidir. Hattâ selam verenin selamı da alınmaz. İnsanlarla konuşma ihtimali olduğu için, sabah namazının sünnetini evde değil, camide kılmalıdır.

Sünnette zammı sure
Sual: Sünnetlerde ve diğer nafile namazlarda, zamm-ı sure olarak aynı sureler okunabilir mi?
CEVAP
Okunabilir. Peygamber efendimiz, sabah namazının sünneti ile akşamın sünnetinde Kâfirun ve İhlas'ı; öğle namazının ilk dört rekât sünnetinde dört Kul'ü; öğlenin son sünnetiyle yatsının son sünnetinde Felak ve Nas'ı okumuştur. (Tergib-üs salat)


Dört Kul: Kâfirun, İhlas, Felak ve Nas sureleridir.


Ehad yerine ehat
Sual: Namazda İhlas suresini okurken, ehad yerine ehat denince namaz bozulmuş olur mu?
CEVAP
S. Ebediyye'de, Bezzaziyye kitabından alınarak bozacağı bildirilmektedir.


Kelimeyi bölmek
Sual: Bir kelimeyi bölüp ondan sonra gelen kelimenin başına koymak namazı bozar mı?
CEVAP
Kelimenin bölünme durumuna bağlıdır.


Bir kelimeyi ayırıp, ikinci kelimeye birleştirmek, mesela iyyake nabüdü yerine iyya kenabüdü demek, bir kavle göre bozar. (S. Ebediyye)


İnsan ölünce
Sual: (İnsan ölünce kabirde hiçbir muamele yapılmaz. Ceza, azap ve mükâfat, ancak mahşerde olur) diyenler var. Kabir azabı hak değil midir?
CEVAP
Bu görüş, Mutezile ve diğer bazı bid'at fırkalarına aittir. Kabir azabı ruha ve cesede birlikte olacaktır. Üç hadis-i şerif meali şöyledir:


(Kabir azabı haktır.) [Buhari]


(Kabir, ya Cennet bahçesi veya Cehennem çukuru olur.) [Tirmizi]


(Mümin, ölünce sıkıntılardan kurtulur, rahata kavuşur.) [Buhari, Müslim]


Bu meşhur hadis-i şerifleri bir Müslüman inkâr edemez. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:


(Dünya mümine zindan, kâfire Cennettir.) [Müslim]


Mümin ölünce, dünya zindanındaki sıkıntılarından kurtulur.


Nehc-ül-belaga kitabı
Sual: Sünni olarak tanınan biri, Nehc-ül-belaga kitabını Sünnilere dağıtıyor. Bu kitap Şiî kitabı değil midir?
CEVAP
Nehc-ül-belaga kitabını yazan Râdi, Yahudi dönmesi bir Şiî'dir. (Tuhfe-i isna aşeriyye)


Nehc-ül-belaga kitabını Yahudi dönmesi olan Ali Mürteda'nın kardeşi, Râdi isminde bir Şiî yazmıştır. Şiîliği kuran İbni Sebe de bir Yahudi dönmesidir. (S. Ebediyye)


Nehc-ül-belaga kitabındaki, Hazret-i Ali'ye isnat edilen hutbeler doğru değildir. (Abdullah-i Dehlevi, Mekatib-i şerife, m.61)


Nehc-ül-belaga kitabını Şiîler ve Mutezile olanlar şerh etmiştir. Mesela şerh edenlerden biri olan İbni Ebilhadid, Mutezile mezhebindendir. Bu kitabı, mason ve süper mezhepsiz Abduh da şerh etmiştir, fakat hiçbir Ehl-i sünnet âlimi muteber kabul etmemiştir. Şiîlerin ve mezhepsizlerin bu kitabı övmeleri, Ehl-i sünnet için ölçü olamaz. Nasıl ki, Ehl-i sünnetin nakilleri bid'at fırkalarınca muteber sayılmazsa, onların nakilleri de, elbette Ehl-i sünnete göre muteber sayılmaz. O kitaptaki yazıların Ehl-i sünnete göre, hiçbir ilmi değeri yoktur. Bu kitap, üç büyük halife ve Eshab-ı kirama düşmanlıkla doludur.


Rafızî olan bir kimse, Sünni bir kitabı dağıtmadığı gibi, bir Sünni de Rafızî kitabını dağıtmaz. Eğer dağıtıyorsa, ya çok gâfildir veya sapıktır yahut maddi bir çıkarı vardır. Dinini dünyaya satıyordur.