BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

Din adamının sapıtmasının alameti

Sual: Bir kimsenin din ilimlerini tahsil ettiği hâlde, yanlış yollara sapmasının, hatta hainlik etmesinin ne gibi alametleri vardır?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Muhammed bin Fadl Belhî hazretleri buyuruyor ki:
"İslamiyet nurlarının kalplerden ayrılıp, kalplerin kararmasına dört şey sebep oldu. Bildikleri ile amel etmemek. Bilmeyerek yapmak. Bilmediklerini öğrenmemek. Başkalarının öğrenmelerine mani olmak."

Önceki devirlerde ve zamanımızda bazı kimseler, din ilimlerini, ilim adamı tanınmak veya mala yahut bir makama kavuşmak için öğrenmişlerdir. Din adamı olmayı, geçime ve siyasete vasıta yapmışlardır. Bunlar, din ilimlerini amel etmek için öğrenmiyorlardı. İsimleri din adamıdır, gittikleri yol ise, cahillerin yoludur. Allah rahimdir, affı sever diyerek, büyük günah işliyorlar. Akıllarına, keyiflerine göre hareket ediyorlar. Başkalarının da böyle yapmalarını istiyorlar. Kendilerine uymayan hakiki Müslümanları kötülüyorlar. Kendilerinin, doğru yolda olduklarını, huzura kavuşacaklarını zannediyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından derlenmiş olan doğru kitapları okumuyorlar, çocuklarına da okutmuyorlar. İçleri kötü, sözleri yaldızlı ve yalandır.

Her gün başka şekle girerler. İnsanların yüzlerine gülerler, arkalarından kötülerler. Bidat karışmamış olan doğru kitapların okunmasına mani olurlar. Bu kitapları okumayın, bozuktur derler. Bunları neşredenleri ve okuyanları tehdit ederler. Mezhepsizlerin zararlı kitaplarını, yaldızlı reklamlarla överler. İslamiyet bilgilerine hakaret ederler. Kısa akılları ile yazdıkları şeyleri ilim ve fen diyerek gençlerin önüne sürerler. Halbuki, İslâm âlimleri ve tasavvuf büyükleri hep İslâmiyete yapışmışlardır.

Bunun neticesi olarak, yüksek derecelere kavuşmuşlar ve insanlara faydalı olmuşlardır. Bunlara dil uzatanların din cahili oldukları anlaşılır. Bu cahillerin yaldızlı sözlerine aldanmamalıdır. Bunlar, din hırsızlarıdır. Saadet yolunu kesici zındık veya mezhepsizdirler.

***
Sual: Suyun içine kavun, karpuz kabuğu gibi çeşitli yiyecek artıkları düşse, bu su ile abdest alınır mı?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Kudûrî şerhinde deniyor ki:
"Bir suya, temiz şeyler karışsa, su ismi değişmedikçe, rengi dönse bile, onunla abdest alınır."

Çobanlık, bahçıvanlık yapmak

Sual: Bazı kimseler, başkasının işinde çalışmayı, çobanlık, bahçıvanlık gibi işleri yapmayı, zillet aşağılık olarak görmektedir. Gerçekten dinimiz açısından da böyle midir?
Cevap: 
Her sanatı ve ticareti yapmak, maaş, ücret karşılığında mubah olan işleri yapmak, mesela çobanlık, bahçıvanlık yapmak, inşaatta, hafriyatta çalışmak ve sırtında yük taşımak tezellül değildir.

Peygamberler ve veliler bunları yapmışlardır. Kendinin ve çoluk çocuğunun nafakasını temin için çalışmak farzdır. Başkalarına yardım için her türlü kazanç yolunda çalışarak daha fazla kazanmak mubahtır. İdris aleyhisselam terzilik yapardı. Davut aleyhisselam demircilik yapardı. İbrahim aleyhisselam ziraat ve kumaş ticareti yapardı. İlk olarak kumaş dokuyan Âdem aleyhisselamdır. Din düşmanları, ilk insanların ot ile örtündüklerini, mağarada yaşadıklarını yazıyorlar. Bu yazılarının hiçbir vesikası, senedi, delili yoktur. Peygamberlerden İsa aleyhisselam kunduracılık yapardı. Nuh aleyhisselam marangozluk, Salih aleyhisselam çantacılık yapardı. Peygamberlerin çoğu çobanlık yapmıştır. Hadis-i şerifte;

(Evinin ihtiyaçlarını alıp getirmek kibirsizlik alametidir) buyuruldu.

Resulullah efendimiz mal satmış ve satın almıştır. Satın alması daha çok olmuştur. Ücret ile çalışmış ve çalıştırmıştır, ortaklık yapmıştır. Başkasına vekil olmuş ve vekil yapmıştır. Hediye vermiş ve almıştır. Ödünç ve ariyet mal almıştır. Vakıf yapmıştır. Dünya işi için kimseye kızmamış, incitecek şey söylememiştir. Yemin etmiş ve ettirmiştir. Yemin ettiği şeyleri yapmış, yapmayıp kefaret verdiği de olmuştur. Latife, şaka yapmış ve söylemiş, latifeleri hep hak üzere ve faydalı olmuştur. Bunları yapmaktan çekinmek, utanmak, kibir olur. Çok kimse burada yanılmıştır. Böyle kimseler, tevazu ile tezellülü, zilleti birbiri ile karıştırmış ve nefis, burada çok kimseyi aldatmıştır.

***
Sual: İlahiyatçılardan bazısı, diğer üç mezhepte olduğu gibi kurban kesmek farz değildir diyor. Bunun aslı var mıdır?
Cevap: 
Kurban kesmek farz değil vaciptir. Hanefi mezhebinde vacip, diğer üç mezhepte ise sünnet-i müekkede olduğu Mîzân-ı kübrâ ve Menâhic kitaplarında yazılıdır. "İslâmiyette kurban kesmek yoktur" diyen kimsenin ise, imanı gider.

***
Sual: İslâmiyete uygun kesilmeyen hayvan leş mi olur? Kitaplı kâfir ile müşriklerin ve mürtedlerin kestiği yenilir mi? Besmele kasten terk edilirse ne olur?
Cevap:
(Hindiyye)de, Zebayih bahsinde diyor ki, (Müslümanın veya (Ehl-i kitap) olan harbi veya zimmi kâfirin, Allahü teâlânın ismini veya bir sıfatını, herhangi bir lisan ile söyleyerek, kestiği yenilir. [Dâr-ül-harpte Müslüman kasap aramalı. Bundaki eti, Müslüman kestiğini niyet ederek, satın almalıdır. Sığır, koyun, tavuk gibi eti yenen hayvanların etlerini yemek helal olması için, İslâmiyete uygun kesilmeleri lâzımdır. Yani bir Müslümanın veya ehl-i kitabın kesmesi ve keserken Allah ismini söylemesi lâzımdır. İslâmiyete uygun kesilmeyen hayvan leş olur. Bunun etini yemek ve satmak haram olur. Hayvan kesenlerin ve satan Müslümanların bunu iyi bilmeleri lâzımdır. Et satın alırken, bunun nasıl kesildiğini sormak lâzım değildir. Çünkü, Müslümana hüsnü zan olunur.]
Müşrikin ve mürtedin kestiği yenilmez. Keserken, İsa veya üç Tanrıdan biri derse, yenilmez. Böyle inanır, fakat söylemezse, yenir. Kesmek için söylemelidir. Dua için, şükür için söylerse veya Allahtan başkasını, tazim etmeği niyet ederse, Allah ve Muhammed için derse, yenmez). 
Bir Peygambere ve bunun, sonradan bozulmuş olan (Mukaddes kitab)ına inanan bir kâfir, bu Peygamber tanrıdır veya oğludur dese ve putlara yalvarırsa da, buna (Ehl-i kitap) denir. Çünkü, (ilah, rab, tanrı, baba) gibi isimler, yardım eden, yaratılmağa sebep olan, çok sevilen manasına da kullanılır. Bu isimleri, İsa aleyhisselâma, bu manalar ile söyleyen, müşrik olmaz. Ona, üç tanrıdan biri veya tanrı denilmesi, hakiki bir söz değil, mecaz olur. Onda (Ülûhiyyet sıfatı) bulunduğuna inanırsa, mesela her istediğini yaratır derse, (Müşrik) olur. Şimdi, Musevi, İsevi, Nasrani, Hıristiyanların bir kısmı, Ehl-i kitaptır. Putlara, heykellere, İsa aleyhisselâmı sevdikleri için, istediklerinin yaratılmasına sebep olmaları için yalvarıyorlar. İsa aleyhisselâma ilâh diyen Nasrani'nin kestiklerini yemek caiz ise de, zaruret olmadıkça, buna kestirmemeli ve kestiğini yememelidir. Kitapsız kâfirlerin, mesela Suriye'deki (Nusayri)lerin ve Derezilerin [yani Dürzilerin] kestikleri yenilmez. Kesenin nasıl kimse olduğunu araştırıp anlamak şart değildir. Besmele kasten terk edilirse, Hanefide haram, Şafiide helal olur. (Tam İlmihal s. 327)

Uzun emel sahibi olmak

Sual: Bir kimsenin çeşitli arzularını gerçekleştirmek için uzun ömürlü olmayı istemesi, dinimiz açısından mahzurlu mudur?
Cevap: 
Tûl-i emel, zevk ve safa sürmek için çok yaşamayı istemektir. İbadet yapmak için, çok yaşamayı istemek, tûl-i emel olmaz. Tûl-i emel sahipleri, ibadetleri vaktinde yapmazlar. Tövbe etmeyi terk ederler, kalpleri katı olur. Ölümü hatırlamazlar, vaaz ve nasihatten ibret almazlar. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Lezzetlere son veren şeyi çok hatırlayınız.)
(Ölümden sonra olacak şeyleri bildiğiniz gibi, hayvanlar da bilselerdi, yemek için semiz hayvan bulamazdınız.)

(Gece ve gündüz ölümü hatırlayan kimse, kıyamet günü şehitler yanında olacaktır.)

Tûl-i emel sahibi, hep dünya malına ve mevkiine kavuşmak için ömrünü harcar, ahireti unutur. Yalnız zevk ve safasını düşünür. Çoluk çocuğunun bir senelik gıdasını hazırlamak, uzun emel olmaz. Bir senelik nafakaya, havâyıc-i aslıyye denir ki, lüzumlu eşyadan sayılır. Nisap hesabına katılmaz. Buna malik olan, zengin sayılmaz. Buna malik olmayan bekâr kimsenin kırk günlük gıda maddesi saklaması caizdir. Daha fazla saklamaları tevekkülü bozar. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İnsanların en iyisi ömrü uzun ve ameli güzel olan kimsedir.)
(İnsanların en kötüsü, ömrü uzun, ameli kötü olandır.)

(Ölmek istemeyiniz. Kabir azabı çok acıdır. Ömrü uzun olup İslâmiyete uymak, büyük saadettir.)
(Müslümanlıkta beyazlaşan kıllar, kıyamet günü nur olacaktır.)
Tûl-i emelin yani uzun yaşamayı istemenin sebepleri, dünya zevklerine düşkün olmak, ölümü unutmak ve sıhhatine, gençliğine aldanmaktır. 
Tûl-i emel hastalığından kurtulmak için, bu sebepleri yok etmek lazımdır. Ölümün her an geleceğini düşünmeli, sıhhatin, gençliğin ölüme mani olmadıklarını unutmamalıdır. Çok hastaların iyi olup yaşadıkları, çok sağlam kişilerin çabuk öldükleri her zaman görülmektedir.

***
Sual: Yemeğe başlamadan önce ve yemeği yiyip bitirdikten sonra, elleri yıkamanın hükmü nedir?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Fetâvâyi Hindiyyede deniyor ki:
"Yemeğe başlarken ve bittikten sonra elleri yıkamak sünnettir. Yemeğe başlarken Bismillahirrahmanirrahim demek ve yemek sonunda da Elhamdülillah demek sünnettir. Sağ el ile yemek, sağ el ile içmek sünnettir."

***
Sual: Hacca gitmek için vücub ve eda şartlarının bulunması ne demektir? Farz olduğu sene hacca gidilmezse günah olur mu?
Cevap: 
Vücub şartları bulunmakla beraber, eda şartları da kendisinde bulunan kimsenin, o sene hacca gitmesi farz olur. O sene, hac yolunda ölürse hac sakıt olur. Vekil gönderilmesi için vasiyet etmesi lâzım olmaz. O sene gitmez ise, günah olur. Hacca gitmeği, daha sonraki senelere bırakırsa fasık olur. Çünkü küçük günaha devam kebire [büyük günah] olur. Sonraki senelerde, hac yolunda veya evinde hasta veya hapis, sakat olursa, yerine başkasını, kendi memleketinden bedel göndermesi veya bunun için vasiyet etmesi lâzımdır. Bedel gönderdikten sonra iyi olursa, kendinin gitmesi de lâzım olur. Sonraki senelerde hacca giderse, tehir günahı af olur. İmam-ı Muhammede ve imam-ı Şafiiye göre, sonraki senelere bırakması caizdir.

Vücub şartlarından birisi bulunmayan kimsenin hacca gitmesi farz olmaz. Vücub şartlarını temin etmek lâzım değildir. Mesela, hacca gitmesi için, kendisine hediye olunan malı, parayı alması lâzım olmaz. Vücub şartları bulunup da eda şartından biri bulunmayan kimsenin hacca gitmesi farz olmaz ise de, bu acizlik ölünceye kadar devamlı ise, yerine bir Müslümanı vekil göndermesi veya öldükten sonra, yerine birinin gönderilmesi için vasiyet etmesi lâzımdır. (Tam İlmihal s. 340)

Hadesten taharet nedir?

Sual: Kitaplarda namazın farzları anlatılırken, hadesten taharetten bahsediliyor. Bu ne demektir ve namazla ne ilgisi vardır?
Cevap: 
Namaz kılacak kimsenin, gusül gerektiren bir durum olmuş ise gusül alması, abdesti yoksa abdest alması lazımdır ki buna hadesten taharet denir. Taharet, temizlik demektir. Namazda, bedenin, elbisenin ve namaz kılınacak yerin temiz olması farzdır. Hades ise, abdestsiz, gusülsüz olmak demektir. Abdestte ve gusülde, yıkaması farz olan yerde iğne ucu kadar ıslanmamış yer kalırsa, alınan abdest ve gusül sahih olmaz. Deriye yapışmış mum, iç yağı, hamur, çamur, balık pulu, oje, yağlı boya ve burnun dışında, gözün kenarında kalan kir, çapak altına su geçmez ise, abdest ve gusül sahih olmaz. Gasl, yıkamak, su dökerek, üzerinden akıtmak demektir. Abdest ve gusül aldıktan sonra, hiç olmazsa, yıkanan uzuvlardan iki damla yere damlamalıdır. Suyu, uzuvlara yağ gibi sürmek kafi değildir. Kar ve yaş bez, sünger sürmek, yıkamak olmaz.

***
Sual: Abdest alırken, bıyık ve sakal altındaki deriyi de yıkamak şart mıdır?
Cevap: 
Abdest alırken, gözlerin, ağzın, burnun içini, sık sakal ve pire, sinek tersi, kaş, bıyık altındaki deriyi yıkamak farz değildir. Bunların üstü yıkanır.

***
Sual: El ve ayaktaki çatlaklara, merhem sürüldüğü zaman, abdest alırken ne şekilde hareket edeceğiz?
Cevap:
El veya ayak tabanındaki yarığa, çatlağa su zarar verirse ve merhem de kullanılıyorsa, merhemin üstü yıkanır. Bu da zarar verirse, yara mesh edilir. Bu da zarar verirse, yara üzerindeki sargı mesh edilir. Bu da zarar verirse, başka mezhep taklit edilemez. Çünkü diğer üç mezhepte de bu hâl, zarurettir, affedilmiştir. Gusülde de böyledir. Zararı olmayanı yapmak lazımdır. Abdest alırken soğuk su zarar verip, sıcak su zarar vermezse, sıcak su ile abdest uzuvlarını yıkamak lazım olur. İlaç yaranın, yarığın kenarındaki sağlam deriye aşmış ise, bunun altını yıkamak lazım olur. Göz kapakları üstünü yıkamak da, göz ağrısı yaparsa, böyledir. Abdestten, gusülden sonra tıraş olunca, tıraş yerlerini yıkamak lazım olmaz. Tırnak kesmek de böyledir.

***
Sual: Yakınında su olduğunu bilmeyerek teyemmüm yapan kimsenin, teyemmümü kabul olur mu?
Cevap: 
Yakında su olduğunu bilmeyerek, teyemmüm yapılırsa, sahih olur.

***
Sual: Zekât ve hac, aynı zamanda farz olan kimse, önce hangisini yapmalıdır? Kadının, hac esnasında erkekler arasına karışması günah mıdır ve haccın sevabını giderir mi?
Cevap: 
Zekât ve hac farz olan kimse, önce hemen hacca gider. Hacdan arta kalandan zekâtını verir. Hacca gidemezse, hepsinin zekâtını verir. Hac vakti geldikten, yani farz olduktan sonra, hac parası ile, ihtiyacı olan eşyayı, yani ev, bir senelik yiyecek satın almak caiz olmaz. Hacca gitmesi lâzım olur. Hac vakti gelmeden önce satın alması caiz olur. Çünkü hac, vakti gelmeden önce farz olmaz.
Zekâtı, nisaba malik olduktan bir hicrî sene sonra, vermek farz olur. Zekât vermek farz olduğu bu zaman, herkes için başkadır. Bu zaman, hac zamanından evvel ise, malın, paranın hepsi için zekât verilip, geri kalan para ile hacca gidilir. Zekât vermek zamanı, hac zamanına rastlarsa veya hac zamanından sonra ise, önce hacca gidilir. Hacdan sonra, elde mevcut paranın zekâtı verilir.

Eda şartlarını temin etmek lâzımdır. Yalnız, kadının hacca gitmek için evlenmesi veya Şafii mezhebini taklit etmesi lâzım değildir. Çünkü zevc, zevcesini hacca götürmeğe mecbur değildir.

Hacca giden bir erkek ile muvakkat nikâhlanması da lâzım olmadığı (Dürr-ül-müntekâ)da yazılıdır.
Erkeksiz kadın hacca gidemez. Giderse, haccı kabul olur ise de, haramdır. Erkeği ile gidince de, otelde, tavafta, sa'y'da ve taş atarken, erkekler arasına karışması haramdır ve haccın sevabını giderdiği gibi, büyük günaha girer. Ebedi mahrem erkeği bulunmayan kadın, ihtiyarlayınca, göremez olunca veya iyi olmayacak bir hastalığa yakalanınca yerine vekil gönderir. Daha önce göndermez.

Bid'at sahibi, cahil din adamlarının hac zamanında kitaplara uymayan şeyler yaptıklarını ve bölücü sözler söylediklerini işitiyoruz. Bunları işiterek, hacca gitmeği terk etmemeli, bu mühim farzı yapmaktan mahrum kalmamalı, hacca gidince de, o mezhepsizlere uymamalı ve zararlı sözlerine aldanmamalıdır. (Tam İlmihal s. 342)

Cehennemde soğuk azap da vardır

Sual: Cehennemde azap çekenler, sadece ateşle mi azap görmektedir, Cehennemin soğuk yeri de var mıdır?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Kâdî zâde Ahmed Efendinin yazdığı Âmentü şerhi kitabında deniyor ki:
"Cehennemde bir yer vardır ki, Zemherir derler. Yani, soğuk Cehennemdir. Soğukluğu pek şiddetlidir. Bir an dayanılmaz. Kâfirlere, bir soğuk, bir sıcak, sonra soğuk, sonra sıcak Cehenneme atılarak, azap yapılacaktır."

Cehennemde soğuk Zemherir azapları bulunduğu, Kimyâ-i saâdet kitâbında, İmâm-ı Muhammed Gazâlî hazretlerinin Dürret-ül-fâhire kitabının tercümesi olan Kıyâmet ve Âhıret hâlleri kitabında da yazılıdır. Hadis-i şeriflerde de açıkça bildirilmektedir.

Din cahilleri, İslâmiyete, yalan ve iftira ile saldırırken; "Peygamberler, hep sıcak memleketlerde geldiği için, Cehennem azabının ateş olduğunu söylemişler, hep ateşle korkutmuşlar. Kutuplarda, soğuk memleketlerde gelselerdi, buz ile azap yapılacağını söylerlerdi" diyorlar. Bunlar, hem çok cahil, hem de ahmaktırlar. Zaten Kur'ân-ı kerimden haberleri olsaydı, İslâm büyüklerinin sözlerini duysalardı ve biraz akılları olsaydı, hemen Müslüman olurlardı. Hiç olmazsa, böyle ulu orta, yalanları yazmaktan, belki sıkılırlardı. Dinimiz, hem Cehennemde soğuk azaplar olduğunu bildiriyor, hem de Peygamberlerin yalnız sıcak memleketlere değil, yeryüzünde, sıcak ve soğuk, her memlekete gönderildiğini haber veriyor. Kur'ân-ı kerim, Peygamberimize sorulan suallere, soranların bilgilerine ve anlayışlarına göre cevap vermektedir. Ahiretteki bilinmeyen varlıkları da, dünyada gördüklerine, bildiklerine benzeterek anlatmaktadır. Mekkeliler, kutupları, buz memleketlerini duymadıkları için, Cehennemin soğuk azaplarını onlara bildirmek, faydasız olurdu. Kur'ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bu inceliğe uygun haberlerin bulunması, şimdiki inkâr edenlerin daha çok sapıtmasına sebep olmaktadır.

***
Sual: Bir kimsenin, imanlı olarak ahirete gideceği, önceden belli olur mu yoksa son nefeste mi belli olur?
Cevap: 
Mümin ve kâfir, son nefeste belli olur. Birçok kimse, bütün ömrünce kâfir kalıp, sonunda imana kavuşabilir. Bütün ömrü iman ile geçip, sonunda tersine dönen, imansız giden de olur. Kıyamette, insanların son nefesteki hâline bakılır.

***
Sual: Bir kimseye haccın farz olması için, o kimsede ne gibi şartların bulunması gerekir?
Cevap:
Bir kimseye haccın farz olması için, haccın vücub şartları diye bildirilen şartların o kimsede bulunması lazımdır ki bunlar sekiz tanedir:

1- Müslüman olmak.
2- Kâfir memleketinde olanın da, haccın farz olduğunu işitmesi lazımdır.
3- Akıllı olmak.
4- Bülüğ çağında olmak, ergenliğe ulaşmak.
5- Hür olmak, köle veya hapiste olmamak.
6- Geçim ihtiyacından fazla olarak hacca götürüp getirecek ve geride kalanlara yetecek kadar, helal parası olmak. Haram malı olana, hacca gitmek değil, bunları sahiplerine ödemek farzdır. Haram mal ile hacca giden, hac yapmamak azabından kurtulur ise de, hac sevabı kazanamaz. Bu durum, gasbedilen yerde namaz kılmaya benzer. Böyle kimselerin ibadetlerine mani olmamalıdır. Zira günahlar ibadetlere mani değildir.

Parasının helal olduğunda şüphesi olan, sevap kazanmak için, Yahya Efendi fetvasında yazılı olduğu gibi, bir kimseden ödünç alıp bununla hacca gitmelidir. Borcunu şüpheli parası ile ödemelidir.

7- Hac vakti gelmiş olmak. Hac vakti, arefe ve bayram günleri olmak üzere, beş gündür. Yolda geçen zaman da düşünülerek, vücub şartları, bu zaman başında mevcut olan kimsenin ömründe bir kere hacca gitmesi farz olur.
8- Hacca gidemeyecek kadar, kör, hasta, çok ihtiyar ve sakat olmamak.

***
Sual: Sadece namaz, oruç gibi bedenle yapılanlar mı ibadet olmaktadır yoksa mal ile yapılanlar da ibadet sınıfına girmekte midir?
Cevap: 
Dinimizin yapılmasını emrettiği ibadetler üç kısımdır:

1- Yalnız beden ile yapılan ibadettir. Namaz kılmak, oruç tutmak, Kur'ân-ı kerim okumak, zikretmek böyledir. Hiç kimse, başkası yerine, bedenle yapılan ibadeti yapamaz ve bu ibadetler için kişi, kendi yerine başkasını vekil de edemez.
2- Yalnız mal ile yapılan ibadetlerdir. Zekât, sadaka-i fıtır, toprak mahsulleri zekâtı, kefaretler, fakirleri doyurmak ve giydirmek böyle ibadetlerdir. Bir kimsenin özrü olsun veya olmasın, bunun mal ile yapılacak ibadetlerini başkası, bunun izni ve malı ile yapabilir.
3- Hem beden, hem mal ile yapılan ibadetlerdir. Farz olan hac böyledir. Bir kimse hayatta iken, ancak devamlı özrü olduğu zaman, bunun emri ve malı ile yerine başkası vekaleten hac yapabilir.

Kötülükler çoğalınca hicret etmek

Sual: Bir yerde kötülükler çoğalır, açıkça, çekinmeden günahlar işlenirse, burada bulunan bir Müslümanın, böyle olmayan bir yere gitmesi, göç etmesi mi gerekir?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Kenz-i mahfî kitabında deniyor ki:

"Cehalet yani bidat ve fısk, günah işlemek çoğalan yerlerde oturmak nehiy, menolundu. Dinini muhafaza, korumak için hicret eden Cennet ile müjdelendi. Bir mahallede salih, ârif kimse kalmayıp, fesat, kötülük ve bidat artınca, başka mahalleye hicret etmek veya böyle bir şehirden başka şehre hicret etmek vacip olur. Bütün şehirlerde, Müslümanlara saldırılıyorsa, başka İslâm memleketine hicret edilir. Böyle bir idare yoksa, insan haklarına riayet edilen, ibadet etmek serbest olan bir memlekete yerleşmek lazım olur. Zira onların, isyan edenlerin arasında bulunan, gelecek belaya ortak olur. Enfâl suresinin 25. âyet-i kerimesinde mealen; (Zulmedenlere ve etmeyenlere birlikte gelen fitne ve beladan korkunuz, sakınınız) buyuruldu."

***
Sual: Su ile abdest alamayan kimse, neleri kullanarak teyemmüm yapabilir, kısaca nelerden teyemmüm yapılır?
Cevap: 
Teyemmüm, taş, toprak, kireç, kükürt, kaya tuzundan yapılır. Yanıp kül olabilen şeylerden, sıcaktan eriyen maden, yağlı boya, camdan, üzeri sırlı porselenden, kar ve buzdan, undan, teyemmüm yapılmaz. Üzerinde toprak tozları bulunan her şeyden teyemmüm yapılır. Üzerinde toprak tozları bulunan şeylerin, ele bulaşacak kadar tozlu olmaları lazımdır. Yaş çamur ile teyemmüm yapılmaz. Maliki mezhebinde kar ve buzdan teyemmüm yapmak caizdir.

***
Sual: Herhangi bir ibadetin farzlarından birisi yapılmamış ise, o yapılan ibadet kabul olur mu?
Cevap:
Bir ibadetin farzlarından biri terk edilirse, o ibadet sahih olmaz. Sahih olmayan ibadet de kabul olmaz. Hatta o ibadetteki farz, bilmeyerek terk edilince de, sahih olmaz. Bilerek terk edilince, günah da olur.

***
Sual: Abdesti alırken, kıbleye dönerek mi almak gerekir?
Cevap: 
Abdest alırken üzerine su sıçratmamak, abdesti kıbleye karşı almak, abdest alırken hiç kimseden yardım istememek, abdestten artan, kalan sudan içmek, abdestten sonra, kurulanmak, abdest alırken kelime-i şehadet söylemek, abdestten sonra üç kere Kadir suresini okumak ve iki rekat namaz kılmak müstehabtır.

İslâmın beş şartından en üstünü

Sual: İslâmın beş şartından en üstünü hangisidir? İslâmın bu beş şartından birini kabul etmeyen, yahut alay eden, saygı göstermeyen kâfir mi olur?
Cevap:
 İslâmın beş şartından en üstünü, (Kelime-i şehadet) söylemek ve manasına inanmaktır. Bundan sonra üstünü, namaz kılmaktır. Daha sonra, oruç tutmak, daha sonra, hac etmektir. En sonra, zekât vermektir. Kelime-i şehadetin en üstün olduğu, sözbirliği ile bellidir. Geri kalan dördünün üstünlük sırasında, âlimlerin çoğunun sözü, yukarıda bildirdiğimiz gibidir. Kelime-i şehadet, Müslümanlığın başlangıcında ve ilk olarak farz oldu. Beş vakit namaz, bisetin onikinci senesinde ve hicretten bir sene ve birkaç ay önce mirac gecesinde farz oldu. Ramazan-ı şerif orucu, hicretin ikinci senesinde, Şaban ayında farz oldu. Zekât vermek, orucun farz olduğu sene, Ramazan ayı içinde farz oldu. Hac ise, hicretin dokuzuncu senesinde farz oldu.

Bir kimse, İslâmın bu beş şartından birini inkâr ederse, yani inanmaz, kabul etmezse, yahut alay eder, saygı göstermezse, neuzibillah, kâfir olur. Bunlar gibi, helal ve haram olduğu, açık olarak ve sözbirliği ile bildirilmiş olan başka şeylerden birini de kabul etmeyen, yani helale haram diyen veya harama helal diyen de kâfir olur. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 17)

***
Sual: Allahü teâlânın sıfatlarını öğrenmemek, bilmemek özür olur mu? Sıfat-ı zâtiyye nelerdir?
Cevap: 
İslâm âlimleri buyurdu ki, (Mükellef) olan, yani âkıl ve baliğ olan, kadın, erkek her Müslümanın, [Allahü teâlâyı tanıması, bilmesi, yani] Allahü teâlânın sıfat-ı zâtiyyesini ve sıfat-ı sübûtiyyesini, doğru bilmesi ve inanması lâzımdır. Herkese ilk farz olan şey budur. Bilmemek özür olmaz. Bilmemek günah olur.

Allahü teâlânın (Sıfat-ı zâtiye)si altıdır. Bunlar: Vücut, Kıdem, Beka, Vahdaniyet, Muhalefet-ün lil-havadis ve Kıyam-ü bi-nefsihi'dir. Vücut, kendiliğinden var olmak demektir. Kıdem, varlığının öncesi, başlangıcı olmamaktır. Beka, varlığı sonsuz olmaktır, hiç yok olmamaktır. Vahdaniyet, hiç bir bakımdan şeriki, naziri, benzeri olmamaktır. Muhalefet-ün lil-havadis, hiçbir şeyinde, hiçbir mahluka, hiçbir bakımdan benzemez demektir. Kıyam-ü bi-nefsihi, varlığı kendindendir, hep var olması için, hiçbir şeye muhtaç değildir, demektir. Bu altı sıfatın hiç biri, mahlukların hiçbirinde yoktur. Bunların, mahluklara hiçbir surette teallukları, bağlantıları da yoktur. Bazı âlimler, Vahdaniyet ve Muhalefet-ün lil-havadisin aynı olduklarını söyleyerek, (sıfat-ı zâtiyye beştir) demişlerdir]. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 11)

Sosyal adalet nasıl sağlanır?

Sual: Sosyal adalet ne demektir?
Cevap: 
Sosyal adalet, çok eskiden beri düşünülen ve bütün dinler, rejimler, ictimai mezheplerce ileri sürülen ve gerçekleştirilmesi vaat edilen bir husustur. Bir topluluğun düzenli ve ahenkli olması ve fertler, zümreler arasında nefret ve düşmanlık bulunmaması, ancak sosyal adaletin varlığı ile mümkündür.

(Sosyal adalet), herkesin, çalışması, bilgi ve kabiliyeti ve gördüğü iş nispetinde ve derecesinde hakkını alması; hiç kimsenin ezilip sömürülmemesi demektir. Sosyal adalet, en küçük bir iş görene de, hayat hakkı tanımaktadır. Çalışan herkesin asgari bir geçim şartına erişmesi, sosyal adaletin ilk şartıdır. Sosyal adalet, sosyal eşitlik demek değildir. Herkesin aynı gelire sahip olması adalet değil, adaletsizlik olur. Bir sınıfta, çalışan çalışmayan, bilen bilmeyen bütün öğrencilerin sınıf geçmesi gibi. Mutlak eşitlik, ne tabiatta, ne toplulukta, hiçbir yerde yoktur.

Hukuktaki eşitlik, aynı durum ve şartlar içinde bulunan herkesin aynı muameleye tâbi tutulması manasındadır. Sosyal bakımdan, yani iktisat cihetinden tam bir eşitlik aramak ve istemek, hem gereksiz, hem imkansızdır. Çünkü, adalet kavramı ile bağdaştırılamaz. Mesele, çalışmak ve kazanmak imkanını herkese aynı şekilde vermektir. Mevcudu kelle hesabı, eşit şekilde paylaştırmak demek değildir.
Herkesin çalışmasının karşılığını görmesi, hakkını elde edebilmesi davasıdır. Sosyal adalet, milli gelirin en uygun şekilde taksimini sağlar, istismarı, sömürücülüğü ortadan kaldırır. 
Sermayenin çok küçük ve belirli bir zümre elinde toplanmasını önler. Herkese kendi ölçüsünde hayat hakkı verir. Sınıf ve zümreleri arasında düşmanlık bulunmayan bir topluluk meydana getirir. Böyle bir toplulukta vatandaşlar, hâl ve istikbal bakımından kendilerini emniyette hissederler.

Sosyal adalet, milliyetçi görüşle ve liberalist tarafı biraz daha fazla olan karma bir ekonomi ile gerçekleştirilebilir. Sosyal adaleti, her asırda, her yeni çağda gerçekleştirecek biricik çare, İslâm dininin gösterdiği adil ve serbest iktisat yoludur. İslâm dini, sosyal adaleti tam tecelli ettirir. (Hak Sözün Vesîkaları s. 385)

***
Sual: Allahü teâlânın sıfat-ı sübûtiyyesi nelerdir? Bunlar sonradan olma mıdır yoksa kadim midir?
Cevap: 
Allahü teâlâ zatı ile vardır. Varlığı kendi kendiyledir. Şimdi var olduğu gibi, hep var idi ve hep var olacaktır. Varlığının önünde ve sonunda yokluk olamaz. Çünkü, Onun varlığı lâzımdır. Yani (Vacib-ül vücut)dur. O makamda, yokluk olamaz. Allahü teâlânın kâmil, noksan olmayan sıfatları vardır. Bunlara (Ülûhiyyet sıfatları) denir. Bunlar, hayat [diri olmak], ilim [bilmek], sem' [işitmek], basar [görmek], kudret [gücü yetmek], irade [istemek], kelâm [söylemek] ve tekvin [yaratmak]dır. Bu sekiz sıfata, (Sıfat-ı sübûtiyye) ve (Sıfat-ı hakikiyye) denir. Bu sıfatları da kadimdir. Yani, sonradan olma değildir. Kendinden ayrı olarak, ayrıca vardır. Ehl-i sünnet âlimleri böyle bildirmektedir. "Allahü teâlâ, onların çalışmalarını meşkûr eylesin!". Ehl-i sünnetten başka, yetmişiki fırkadan hiçbiri, Allahü teâlânın ayrıca sıfatları olduğunu bilememiştir. Âyet-i kerimeler ve hadîs-i şerifler, Allahü teâlânın kemâl sıfatları olduğunu açıkça bildirmektedir. Bunda şüphe etmek caiz değildir. Şüphe etmek küfre sebep olur. (Tam İlmihal s. 103)

***
Sual: İmanın devamlı olması için ne yapılması gerekir?
Cevap: 
İmanın, bizde bâkî kalıp çıkmamasının şartı ve sebebi altıdır:

1- Biz gaibe iman eyledik. Bizim imanımız gaibedir, zahire değildir. Zira biz, Allahü azîm-üş-şanı, gözümüzle göremedik. Lakin görmüş gibi inandık, iman ettik. Bundan asla şüphemiz yoktur.
2- Yerde ve gökte, insanda ve cinde ve meleklerde ve Peygamberlerde "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât", gaibi bilen yoktur. Gaibi ancak Allahü azîm-üş-şân bilir ve dilediklerini dilediklerine bildirir. [Gaib demek, duygu organları ile veya hesap, tecrübe ile anlaşılmayan demektir. Gaibi ancak Onun bildirdikleri bilir.]
3- Haramı haram bilip, itikat etmek.
4- Helalı helal bilip, böyle itikat etmek.
5- Allahü azîm-üş-şânın azabından emin olmayıp, daima korkmak.
6- Her ne kadar günahkar olsa da, Allahü azîm-üş-şânın rahmetinden ümit kesmemek.

Bu altı şeyden birisi, bir kimsede bulunmasa da, beşi bulunsa, yahut birisi bulunsa da, beşi bulunmasa, o kimsenin imanı ve İslâmı sahih değildir. (İslam Ahlâkı s. 184)

Fakire nisap miktarı zekât vermek

Sual: Fakire, nisap miktarı veya daha fazla zekât verilebilir mi? Yiyeceği olmayan, çalışacak durumda olan yiyecek veya parasını isteyebilir mi?
Cevap: 
Fakirin, hiç olmazsa, bir günlük ihtiyacını karşılayacak kadar vermek müstehabtır. Borcu olmayan ve çoluk çocuğu bulunmayan fakire, nisap miktarı veya malını nisap miktarına tamamlayacak kadar zekât vermek mekruhtur. Çoluk çocuğu olan fakire, bunların her birine bölünce, nisap miktarı düşmeyecek kadar, çok zekât vermek caizdir. Zekâtı, borcu olana vermek, fakire vermekten daha iyi olduğu (Bezzâziyye) fetvasında yazılıdır. Malını israf edene, haramda kullanana zekât vermek lâyık olmadığı (Dürr-i Yektâ)da yazılıdır. Alacaklarını ve malını eline geçiremeyen, elindeki bononun ödeme zamanı gelmeyen zengin kimse, faizsiz ödünç veren bulamazsa, ihtiyacı kadar, zekât alabilir.

Malına kavuştuğu zaman, almış olduğu zekâtı, fakirlere dağıtmaz. Hâlbuki fakir, ihtiyacından fazla, nisaptan az zekât alabilir. Altın ile gümüşün ve ticaret eşyasının zekâtının fakire veya fakirin vekiline teslim edilmesi lâzımdır. Başka yerlere, kurumlara verilen zekât, Müslüman fakirin eline geçmezse, zekât ödenmiş olmaz.

Bir günlük yiyeceği bulunan kimsenin ve hiç yiyeceği yok ise de, sağlam, çalışacak, ticaret edecek hâlde olan kimsenin, yiyecek, içecek veya bunları almak için para istemesi, dilenmesi haramdır. Bunun varlığını bilerek, istediğini vermek de haramdır. İstemeden verilmesi ve verileni alması caizdir. Bu kimsenin yiyecek, içecekten başka ihtiyaçlarını meselâ, elbise, ev eşyası, kira paraları istemesi caiz olur. Aç veya hasta olanın, oturacak evi olsa da, yiyecek istemesi caizdir. Bir günlük yiyeceği olan, olmasa da, çalışabilecek hâlde olan kimse, ilim öğrenmekle [veya öğretmekle] meşgul ise, yiyecek istemesi, yine caiz olur. Parasını harama sarf edene ve israf edene sadaka verilmez. (Tam İlmihâl s. 308)

***
Sual: Akika ne demektir, niçin yapılmaktadır, doğan her çocuk için akika kesilir mi ve dinimizdeki hükmü nedir?
Cevap: 
Akika, çocuk nimetine karşılık, Allahü teâlâya şükretmek niyeti ile hayvan kesmektir. Çocuğa nafaka vermesi vacip olan kimsenin, yedinci günü isim koyması ve başını kazıyıp, saçının ağırlığı kadar, erkek için altın veya gümüş, kız için gümüş sadaka vermesi ve kendi malından, erkek için iki, kız için bir akika hayvanı kesmesi, Hanefi mezhebinde müstehabdır. Akika hayvanı, kurbanlık hayvan gibi olmalıdır. Sonra da hatta her zaman kesilebilir. Kurban Bayramında da kesilebilir. Resûlullah efendimizin nübüvvetten sonra, kendisi için akika kestiği Şir'a kitabında yazılıdır. Ölü olarak doğan çocuğa isim konmadığı gibi akika da kesilmez.

Akika hayvanının etlerinden, kesen yiyebilir ve pişmiş veya çiğ olarak zengin, fakir herkese verebilir.
Akika kesmek, Şâfii ve Maliki mezheplerinde sünnet-i müekkededir. Şâfii ve Hanbeli mezheplerinde, kemikleri atılmaz, kırılmaz. Oynak yerlerinden ayrılıp toplanır. Bir temiz, beyaz bez içinde gömülür. Hanefi ve Maliki mezheplerinde kemikleri kırılabilir.

Akika, çocukları belalardan, hastalıklardan korur. Kıyamette, anaya, babaya, ayrı bir şefaat ederler. Mevâhib-i ledünniyyede deniyor ki:

"Hicretin sekizinci yılında İbrahim dünyaya gelince, yedinci günü, Resûlullah efendimiz İbrahim'in başını tıraş ettirip, saçının ağırlığı kadar gümüş sadaka verdi ve akika olarak iki koç kesti. Saçlarını gömdü."

***
Sual: Selam verirken öncelik kime aittir, selam vermenin sünnet olan şekli nasıldır?
Cevap:
Selam vermekte sünnet şöyledir ki, önce büyük küçüğe, şehirli köylüye, devedeki ata binmiş olana, attaki merkepte olana, merkep üstündeki yaya yürüyene, ayakta olan oturana, az olan çok olana, efendi hizmetçisine, baba oğluna, ana kızına verir. Rütbe ve nimeti çok olan önce verir. Nitekim, mirac gecesi, önce Allahü teâlâ selam verdi.

***
Sual: İki Müslüman karşılaştığında, ikisi de aynı anda selam verirse, tekrar cevap vermeleri gerekir mi?
Cevap: 
İki Müslüman, birbirine aynı anda selam verirse, her ikisinin de, birbirine cevap vermesi farz olur. Birbirinden sonra selam verirlerse, ikincinin verdiği selam cevap yerine geçer.

İhtiyaç eşyasının içine neler girmektedir?

Sual: İhtiyaç eşyası ne demektir, neler ihtiyaç eşyasının içine girmektedir?
Cevap: 
İhtiyaç eşyası demek, kıymetleri ne kadar çok olursa olsun, bir ev, bir aylık yiyecek, her yıl üç kat elbise, çamaşır, evde kullanılan eşya ve aletler, binecek vasıtası, meslek kitapları ve ödeyeceği borçlarıdır. Bu eşyanın mevcut olması şart değildir. Eğer mevcut iseler, zekât, fıtra ve kurban için nisap hesabına katılmazlar. Ticaret için olmayan, ihtiyacından artan eşya, kiradaki evler, evindeki süs eşyası, yere serili olmayan halılar, kullanılmayan fazla ev eşyası, sanat ve ticaret aletleri, burada ihtiyaç eşyası sayılmaz. Bunlar fıtra ve kurban için, nisap hesabına katılır. Oturduğu ev büyük ise, ihtiyacından fazla, kullanılmayan odaların nisaba katılmaması sahihtir.

***
Sual: Bazı kimseler, "oruç uzun günlere geldiği için, niyetlenmeyin, kısa günlerde kaza edersiniz" diyorlar. Böyle söylemek doğru olur mu?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Behcet-ül-fetâvâda deniyor ki:
"Ramazan-ı şerif, yaz aylarından birine geldiği zaman, din adamı şekline giren birisi, Müslümanlara; 'Oruca niyet etmeyip, oruç tutmaz iseniz ve kışın kısa günlerde kaza ederseniz, caiz olur. Ramazanda oruca niyet etmeden, yer içerseniz, kefaret lazım olmaz' diyerek gençlere, talebeye, işçiye oruç tutturmazsa, bu kimse şiddetle cezalandırılır. Böyle söylemesi menedilir."

***
Sual: Dinimizde sadece zekât verecek durumda olana mı zengin denir?
Cevap:
Sadaka-i fıtır ve kurban nisabına malik olana da zengin denir. Bunların sadaka-i fıtır vermesi vacip olur. Mükellef yani akıllı, baliğ ve mukim iseler, kurban kesmeleri de vacib olur. Bunların zekat alması haram olur ve fakir olan kadın mahrem akrabasına, çalışamayan fakir erkek akrabasına yardım etmesi de vacib olur.

***
Sual: Fıtra için buğday ve un vermekte zorlanan bir kimse, bunların yerine ekmek de verebilir mi?
Cevap: 
Bir kimseye, fıtra için, buğday, un vermek de güç olursa, bunların kıymeti kadar, ekmek veya mısır verebilir. Ekmek ve mısır verirken, ağırlığa değil, parasına, kıymetine bakılır.

***
Sual: Vaktinde kılınmayan teravih namazı, daha sonra kaza edilebilir mi?
Cevap: 
Kılınmayan teravih namazı kaza edilmez. Kaza edilirse, nafile kılınmış olur, teravih olmaz.

İnsanlarda nefis yaratılmasaydı

Sual: Allahü teâlâ, kötülüklerin kaynağı olan nefsi yaratmasaydı, insanlar onun aldatmasından kurtulur, kimse kötülük yapmaz, herkes Cennete giderdi. Böyle olsaydı daha iyi olmaz mı idi?
Cevap: 
Bu dünyada, yaratılan her şeyde, Allahü teâlânın hem rahmet sıfatı, hem de gadab sıfatı zuhur etmektedir. Su, insanların, hayvanların ve bitkilerin yaşamaları için lazım olduğu gibi, denizde binlerce insan boğulmakta, sel suları evleri yıkmaktadır... Ateş, ekmek, yemek pişirmek, kışın ısınmak için lazım olduğu gibi, içine düşeni yakmaktadır... Elektrik, çok yerde işimize yaradığı hâlde, yangına sebep olmakta, insana çarpınca, hemen öldürmektedir. Her şey de böyledir. Nefis de bunlar gibidir. Hem faydalı, hem zararlı tarafları vardır. Nefsin yaratılması, insanların yaşaması, üremesi ve dünya için çalışmaları ve ahiret için cihat sevabı kazanmaları içindir. Allahü teâlâ, nefsi böyle nice faydaları için yarattı...

Allahü teâlâ bütün insanlara acıyarak, nefse hakim olup, zararlı arzularını önlemeleri için, akıl da yarattı. 

Akıl, insan beyni vasıtası ile, his uzuvlarından, şeytandan ve nefisten kalbe gelen arzuları inceleyerek, iyilerini kötülerinden ayıran bir kuvvettir. Allahü teâlâ, ayrıca Peygamberler göndererek, hangi şeylerin faydalı, hangi şeylerin zararlı olduklarını ve nefsin bütün arzularının kötü olduğunu bildirdi. Akıl, nefsin isteklerini, Peygamberlerin iyi dedikleri şeylerden ayırıp, kalbe bildirir, kalp de, aklın bildirdiğini tercih ederse, nefsin arzularını yapmayı irade etmez, beyin vasıtası ile, hareket uzuvlarına bunu yaptırmaz. Kalp, İslâmiyetin iyi dediklerini, tercih eder ve yaptırırsa, insan saadete kavuşur.

Kalbin, iyiden, kötüden birini tercih etmesine Kesb denir. İnsanın hareket organları, dimağına, beynine, dimağ da kalbine tabidir. Kalp, dimağ, beyin vasıtası ile his organlarından ve ruh vasıtası ile taraf-ı ilahiden ve akıldan, melekten, hafızadan, nefisten ve şeytandan gelen tesirlerin toplandığı bir merkezdir. Kalp, akla uyunca, nefsin yaratılmış olması, insanların sonsuz nimetlere kavuşmalarına mani olmaz. Kalbin nefse aldanmaması, ona uymaması, nefis ile Cihad olur. Nefis, insanların cihad sevabına kavuşmalarına, meleklerden üstün olmalarına sebep olmaktadır.

***
Sual: Taat ve ibadet etmek ne demektir? İslamiyete uymadan Allahü teâlâya kulluk yapılamaz mı?
Cevap: 
Hüccet-ül-islâm İmam-ı Gazalinin (Eyyühel Veled) kitabında buyruluyor ki: Nasihatların hülasası, özü, Allahü teâlâya kulluk ve itaat etmenin ne demek olduğunu bildirmektir. Taat demek ve ibadet demek, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma tâbi olmak demektir. Yani, bütün sözlerini ve hareketlerini Onun emirlerine ve nehiylerine uydurmak demektir. Yani her söylediğin ve her yaptığın ve söylememen ve yapmaman, hep Onun emri ile olmaktır. Şunu iyi bil ki, ibadet şeklinde yaptığın işler, eğer Onun emri ile olmadı ise, ibadet olmaz, belki günah olur. Eğer namaz ve oruç iseler de böyledir. Nitekim biliyorsun ki, Ramazan Bayramının birinci günü ve Kurban Bayramının her dört günü oruç tutmak günahtır, isyan etmektir. Halbuki, oruç bir ibadettir. Fakat, emir ile olmadığından günah oldu. Bunun gibi, başkasından zor ile alınan elbise içinde veya böyle bir yerde namaz kılmak da günahtır. Halbuki namaz bir ibadettir. Fakat, emir ile olmayınca isyan oluyor. Bunlar gibi, bir kimsenin, nikâhlı ailesi olan bir kız ile her türlü oyun ve latifeler yapması ibadettir, yani sevabdır.

Bunun sevabı hadîs-i şerif ile bildirilmektedir. Halbuki yapılan şey oyun ve eğlencedir. Fakat emir ile olduğundan sevabdır. Görülüyor ki, ibadet demek, yalnız namaz kılmak, oruç tutmak değildir. İbadet demek, İslamiyetin emirlerine uymak demektir. Çünkü, namaz ve oruç, İslamiyete uygun olunca, ibadet olurlar. (Hak Sözün Vesîkaları s. 363)

Din, Ehl-i sünnet âlimlerinden öğrenilir

Sual: Dinimizi doğru olarak kimden, nerelerden ve hangi kitaplardan öğrenmeliyiz?
Cevap: 
İslâm dininin inançlarını, emirlerini ve yasaklarını doğru olarak bildiren binlerle kıymetli kitap yazılmış, bunların çoğu yabancı dillere çevrilerek, her memlekete yayılmıştır. Bu doğru kitapları yazan İslâm âlimlerine Ehl-i sünnet âlimi denir. Buna karşılık, yalnız kendi zevklerini düşünen, kısa görüşlü ve mevki, para ile satılmış olanlar, her zaman, İslâmın faydalı, feyizli ve ışıklı yoluna saldırmış, Ehl-i sünnet âlimlerini lekelemeye, İslâm dinini değiştirmeye, Müslümanları aldatmaya uğraşmışlardır. İnananlarla inkâr edenler arasındaki bu mücadele her asırda olmuş ve kıyamete kadar da olacaktır.

Ehl-i sünnet âlimleri, bütün bilgilerini Eshab-ı kiramdan öğrendiler. Onlar da, Resulullah efendimizden aldılar. Eshab-ı kiram, İslâmiyeti bildirmek için, uzak memleketlere dağıldılar. Bunun için, kitap yazmaya vakit bulamadılar. İkiyüz seneden sonra gelen âlimler arasında, din bilgilerine kendi görüşlerini, zamanlarındaki fen bilgilerini ve eski filozofların sözlerini karıştıranlar oldu. Böylece, yetmişiki bozuk Bid'at fırkası meydana geldi.

Hangi fırkadan olursa olsun, nefsine uyan ve kalbi bozuk olan Cehenneme gidecektir. Her mümin, nefsini tezkiye yani nefsin yaratılışındaki küfrü ve günahları temizlemek için, her zaman çokça Lâ ilâhe illallah ve kalbini tasfiye yani nefisten, şeytandan, kötü arkadaşlardan ve zararlı bozuk kitaplardan gelmiş olan küfürden ve günahlardan kurtulmak için Estağfirullah okumalıdır. İslâmiyete uyanın duaları muhakkak kabul olur. Namaz kılmayanın, günah işleyenin ve haram yiyip içenin İslâmiyete uymadığı anlaşılır. Bunların duası kabul olmaz ve böylelerinden din de öğrenilmez.

***
Sual: Bir Müslüman, kendi mezhebine göre yapamadığı bir ibadeti, başka mezhebi taklid ederek yapabilir mi?
Cevap:
Bir işin yapılmasında haraç, güçlük bulunursa, yani kendi mezhebine göre yapmasına imkân olmayan bir işi, başka mezhebe uyarak yapmak caiz olur. Fakat, ikinci mezhebin o işe bağlı olan şartlarını, yani farzlarını ve müfsitlerini gözetmesi de lazımdır. Hanefi mezhebi âlimlerinin, böyle işlerde, Maliki mezhebini taklit etmeye fetva verdikleri, ibni Âbidînde yazılıdır..

****
Sual: Din nereden öğrenilir?
Cevap:
Peygamberler vasıtası ile, Allah tarafından bildirilmiş olan yaşamak yoluna (Din) denir. İnsanların yaptığı yaşamak yoluna (Kanun) denir. Din, anadan, babadan ve kitaptan öğrenilir. Dinsiz insan olamaz. Her insan, dininin emirlerine uygun olarak yaşar. Dinine uyanın, dünyada rahat yaşayacağına ve ahirette Cennete giderek, sonsuz saadete kavuşacağına, başka dinde olanların, dünyada sıkıntı çekeceklerine ve ahirette Cehennem ateşinde sonsuz yaşayacaklarına inanır. Herkes, dinini övmektedir. Propagandalarla, reklamlarla herkesi kendi dinine çağırmakta, böylece kendi dininin doğru olduğuna inanmakta ve herkesi inandırmaktadır. İnsanın dünya ve ahiret saadeti, dinine bağlı olduğu için, insan, anasından, babasından öğrendiği dinine bağlı kalmamalı ve propagandalara ve reklamlara aldanmamalı, mevcut dinlerin hepsini incelemeli, doğru olduğunu anladığı dine sarılmalıdır.

Hakikat Kitabevinin çıkardığı kitaplar, bütün dinleri tarafsız olarak bildiriyor. Uzun senelerin tetkiki neticesinde, bütün dinleri okuyucularına haber veriyor. İslam dininin ise, hiç değiştirilmemiş hak din olduğunu, bütün insanlara saadet yolunu gösterdiğini, inanılacak dinin yalnız İslâmiyet olduğunu bildiriyor. Tahsilli, akıllı her gencin, Hakikat Kitabevinin kitaplarını muhakkak okumalarını tavsiye ederiz. Aklı ile, ilmi ile, vicdanı ile karar vererek, saadete kavuşmaları, yalan ve hileli yazılar ile okuyucularını aldatanların tuzaklarına düşmemeleri, dünyada ve ahirette felâketlere, sonsuz azaplara uğramamaları için dua ederiz. (Hak Sözün Vesîkaları s. 399)

Her davete gidilir mi?

Sual: Davet edilen yere gitmenin lazım olduğu söyleniyor, anlatılıyor ve yazılıyor. Peki her davet olunan yere gidilir mi?
Cevap: 
Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbat kitabında buyuruyor ki:

"Müslümanların haklarını gözetmek lazımdır. Hadis-i şerifte; (Müslümanın Müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selamına cevap vermek, hastasını yoklamak, cenazesinde bulunmak, davetine gitmek ve aksırıp elhamdülillah diyene, yerhamükellah diyerek cevap vermek) buyuruldu. Fakat, çağırılan yere gitmek için, şartlar vardır. İhyâ kitabında diyor ki; "Yemek şüpheli ise, sofrada ipek kumaş, altın, gümüş varsa, tavanda ve duvarlarda canlı resimleri varsa, çalgı çalınıyorsa, oyun oynanıyorsa, böyle olan yere gidilmez. Zalimin, bidat sahibinin ve kötü kimselerin, övünmek için çok para harcamış olanın davetine de gidilmez." Şir'at-ül-islâm kitabında; "Riya, gösteriş için yapılan davete gidilmez" deniyor. Muhît kitabında da; "Oyun oynanan, çalgı çalınan, Müslümanlar çekiştirilen, içki içilen davete gidilmez" denmektedir. Metâlib-ül-mü'minîn kitabında da böyle yazılıdır. Böyle mâniler bulunmayan davete gitmek lazımdır." İbni Âbidînde de deniyor ki

"Haram olan şeyler, odada ise gidilir. Sofrada ise gidilmez. Bilmeyerek gidildiyse, kalbi ile beğenmeyerek oturulur veya bir bahane ile geri dönülür. Çünkü haram işlememek için, sünnet terk edilir. Gıybet söylemek veya dinlemek, çalgıdan ve oyundan daha büyük günahtır. Söz ve makam sahibi ise, sofrada günaha mani olmalı veya geri dönmelidir."

***
Sual: Uzaktan gelen misafire, her gün ikramda bulunmak gerekir mi?
Cevap: 
Mâ-lâ-büdde kitabında deniyor ki:
"Gelen misafire üç gün ziyafet vermek, müekked sünnettir. Sonraki günlerde müstehabdır."

***
Sual: Selam verirken eğilmek, dinimiz açısından uygun mudur?
Cevap: 
Bu konuda Berîka kitabında deniyor ki:
"Selam verirken ve selam alırken eğilmek günahtır. Hadis-i şerifte; (Karşılaştığınız zaman, birbirinize eğilmeyiniz, kucaklaşmayınız!) buyuruldu. Allahü teâlâdan başkası için rüku ve secde yapmak haramdır." İbni Nüceym Zeyneddîn Mısrî hazretleri Segâir ve Kebâir kitabında, el ile selam vermek günahtır diyor. İsmail Sivasî hazretleri, bunu açıklarken; "Çünkü, el ile selam vermek, kâfirlerin âdetidir" diyor.

Resûlullahın mübarek kabrini ziyaret etmek

Sual: Resûlullah efendimizin mübarek kabrini nasıl ziyaret etmelidir? Medine'ye girerken ihrama girilir mi?
Cevap: 
(Dürr-ül-muhtâr)da diyor ki, (Farz olan hac önce yapılmalı, sonra Medine ziyaret edilmelidir. Ziyareti önce yapmak da caizdir. Nafile hac yaparken, önce, yolun düştüğü şehre gidilir. Medine'ye girince, yalnız kabr-i Nebiyi "aleyhisselâm" ziyareti niyet etmelidir. Mescid-i Nebide bir namaz, başka yerlerdeki bin namazdan daha üstündür. Oruç, sadaka, zikir ve Kur'ân-ı kerim okumak gibi ibadetler de böyledir. Medine'ye girerken ihrama girilmez. Mekke'de ihramlı iken olan yasaklar, Medine'de yasak değildir. Kadınların da, tenha zamanlarda, örtülü olarak ziyaret etmeleri caizdir).
(Merâkıl-felâh)da ve haşiyesinde diyor ki, (Medine şehri uzaktan görülünce, salat ve selam getirilir. Sonra, (Allahümme hâzâ harem-ü Nebiyyike ve mehbıt-ü vahyike femnün aleyye biddühûl-i fîhi vec'alhü vikâyeten lî minennâr ve emânen minel azâb vec'alnî minelfaizîne bi-şefâ'atil-Mustafâ yevmelmeâb) denir. 
Şehre veya mescide girmeden önce gusül abdesti alınır. Güzel ve alkolsüz koku sürünülür. Yeni, temiz elbise giyilir. Şehre yürüyerek girmek iyi olur. Eşyalarını bir yere yerleştirdikten sonra, o yerlerin kıymetini ve yüksekliğini düşünerek, boynu bükük, kalbi kırık olarak; (Bismillâh ve alâ Milleti Resûlillah) der ve hicret gecesi gelmiş olan (İsrâ) sûresinin sekseninci âyetini ve namazda okunan salevat-ı şerifleri okuyarak ve (Vagfir lî-zünûbî veftah lî ebvâbe rahmetike ve fadlike) diyerek mescide gelir. Bab-ı selamdan veya bab-ı Cibril'den mescide girip, minber yanında iki rekât (Tehıyyetül-mescid) namazı kılar.

Minberin direği sağ omuzu hizasına gelmelidir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" burada kılardı. İki rekât da şükür namazı kılar. Duadan sonra, kalkıp edeple Hucre-i saadete gelir. Muvâcehe-i saadet duvarına karşı, arkasını kıbleye dönerek, Resûlullahın mübarek yüzüne karşı, iki metre kadar uzakta, edeple durur. Resûlullahın kendisini gördüğünü, selâmını, dualarını işittiğini ve cevap verdiğini, amin dediğini düşünür. (Esselâmü aleyke yâ seyyidî, yâ Resûlallah...) diyerek kitaptaki uzun duayı okur.

Emanet olan selamları söyler. Sonra salevat okuyup, dilediği duayı yapar. Sonra yarım metre sağa gelip, (Esselâmü aleyke yâ halîfete Resûlillah...) diye başlayan kitaptaki uzun duayı okuyarak hazret-i Ebû Bekre selam verir. Sonra, yarım metre sağa gidip, hazret-i Ömer'e de kitaptaki uzun duayı okuyarak selam verir. Sonra kendine ve ana babasına ve dua etmesini istemiş olanlara ve bütün Müslümanlara dua eder. Sonra yine Resûlullahın mübarek yüzü karşısına gelir.

Kitaptaki duayı okur ve dilediği duaları da yapar. Sonra Ebû Lübabe hazretlerinin kendini bağlayarak tövbe etmiş olduğu direğe gelir. Burada ve Ravda-i mutahherada nafile, kaza kılar. Tövbe ve dua eder. Dilediği zamanlarda (Mescid-i Kuba) ve (Mescid-i kıbleteyn), Uhud şehitleri ve Baki'deki mezarları ve birçok meşhur mübarek yerleri de ziyaret etmelidir). (Tam İlmihal s. 348)

Boğularak, yanarak ölenler şehittir

Sual: Suda boğularak veya yangında yanarak ölenler, eğer imanları varsa şehit olarak mı ölürler?
Cevap: Boğularak, yanarak, garip, kimsesiz olarak, duvar ve enkaz altında kalarak ölenler, ishalden, bulaşıcı hastalıklardan, lohusalıkta, sara hastalığında, cuma gecesinde ve gününde, din bilgilerini öğrenmekte, öğretmekte ve yaymakta iken ölenler, âşık olup, aşkını, iffetini, namusunu saklarken ölenler, zulüm ile hapsolunup ölenler, Allah rızası için müezzinlik yaparken, İslamiyete uygun ticaret yaparken, çoluk çocuğuna din bilgisi öğretirken ve ibadet yapmaları için çalışırken vefat edenler, her gün yirmibeş kere "Allahümme bârik lî filmevt ve fî-mâ ba'd-el-mevt" okuyanlar, duhâ, kuşluk namazı kılanlar, her ay üç gün oruç tutanlar, yolculukta da vitir namazını terk etmeyenler, ölüm hastalığında, kırk kerre "Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü min-ez-zâlimîn" okuyanlar, her gece Yasîn okuyanlar, abdestli olarak yatanlar, devamlı olarak dinini korumak için dünyalık verenler, gıda maddeleri getirip ucuza satanlar, soğukta gusül abdesti alınca hastalanıp ölenler, her sabah veya akşam devamlı olarak üç kere "E'ûzü billâhissemî'il'alîmi mineş-şeytânirracîm" ile Haşr suresinin sonunu okuyanlar ahiret şehidi olurlar.

***
Sual: Allahü teâlânın gönderdiği bütün peygamberler, günah işlemekten korunmuşlar mıdır ve bedenî kusurlar kendilerinde bulunmaz mı?
Cevap: Peygamberler, insanları, Allahü teâlânın beğendiği yola kavuşturmak, doğru yolu göstermek için gönderilmişlerdir. Resûl demek, yaratılışı, huyu, ilmi, aklı, zamanında bulunan bütün insanlardan üstün, kıymetli, muhterem bir zat demektir. Hiçbir kötü huyu, beğenilmeyecek hâli yoktur.

Peygamberlerde ismet sıfatı vardır ki, Peygamber olduğu bildirilmeden önce ve bildirildikten sonra, küçük ve büyük hiçbir günah işlemezler. Peygamber olduğu bildirildikten sonra, Peygamber olduğu yayılıncaya, anlaşılıncaya kadar, körlük, sağırlık ve benzerleri ayıp ve kusurları da olmaz. Her Peygamberde yedi sıfatın bulunduğuna inanmak lazımdır ki bunlar; Emânet, sıdk, tebliğ, adâlet, ismet, fetânet ve emnül-azl'dır ki Peygamberlikten azledilmezler. Fetânet, çok akıllı, çok anlayışlı demektir.

***
Sual: Herhangi bir sebeple mezar açıldığında, mezardaki cenazeyi tekrar kefenlemek gerekir mi?
Cevap: Mezardan çıkarılmış, çıplak görülen bir ölü, kokmamış ise, sünnet üzere kefenlenip gömülür. Kokmuş ise, bir beze sarılıp gömülür.

Hiçbir şey tesadüfen olmamıştır

Sual: Bazı kimseler, bir yaratıcının olduğunu inkâr etmek için, "her şey rastgele, tesadüfen meydana gelmiş" diyorlar. Bu sözlerin gerçeklikle bir alakası var mıdır?
Cevap: 
Dünyanın her yerinde ayrı ayrı manzaralar var. İnsan bakmaya doyamıyor. Bunlar kendi kendisine mi var olmuştur? Halbuki her varlık, hep hesaplı ve düzenli, sanki her şey aynı bir makineden çıkmış gibi.

Her şey fizik, kimya, biyoloji, astronomi kanunlarına bağlı. Hele, insanın yaratılışındaki ahenk ve nizam, insanı hayrete düşürmektedir. İçimizdeki organların, bir makinenin parçaları gibi, birlikte çalışması, anlayanları hayran bırakmaktadır. Meşhur İngiliz biyoloğu Darwin bile; "Gözün yapısındaki intizamı, incelikleri düşündükçe, hayretten tepem atacak gibi oluyor" demiştir. Bütün varlıklar, birbirlerine değişmez kanunlarla bağlıdır. Din sahipleri, "bunları yaratan, bilen, bir Hâlık, Yaratan var" diyor. Hiçbir dine inanmayanlar ise, "her şey rastgele, tesadüfle var olmuş" diyorlar.

Yaratıcı, Peygamberleri ile haber de gönderiyor. (Her şeyi ben yarattım. Hepinizin sahibi benim. Bana inanırsanız, sizi Cennetime koyacağım. Sayısız nimetler vereceğim. Sonsuz zevk ve saadet içinde yaşayacaksınız. Peygamberlerime inanmayanlara Cehennemde sonsuz azap yapacağım) diyor. Cennet ve Cehennem yok ise, Peygamberlere inanmış olanlar, aldanmış ise, bunlar hiç zarar görmeyecek.

Fakat Peygamberlerin sözleri doğru olduğundan, bunlara inanmayanlar ve bunların sözlerini değiştirenler, sonsuz azap göreceklerdir.

***
Sual: Nuh peygamber zamanında, yeryüzünün tamamı su ile mi doldu, her şey yok mu oldu?
Cevap: 
Nuh aleyhisselam zamanında "tufan" olup, bütün dünyayı su kapladı. Yeryüzünde bulunan insanların ve hayvanların hepsi boğuldu. Fakat Nuh aleyhisselam ile gemide bulunan müminler kurtuldu. Nuh aleyhisselam gemiye binerken, her hayvandan birer çift almış olduğundan, hayvanlar da, bunlardan üredi. Nuh aleyhisselamın gemide, Sâm, Yâfes ve Hâm olmak üzere üç oğlu vardı. Şimdi yeryüzünde bulunan insanlar, bu üçünün soyundandır. Bunun için, Nuh aleyhisselama "ikinci baba" denir.

***
Sual: Abdest alırken başın tamamı mı meshedilecektir?
Cevap: 
Hanefi mezhebinde, başın dörtte birini mesh etmek farz her tarafını, bir kere mesh etmek ise sünnettir.

Aşırı değil orta hâlde olmalı

Sual: Müslümanlardan bazısı, dinin emirlerini yapma konusunda çok aşırı gitmekte ve etrafındakilere de sıkıntı vermektedir. Böyle yapmak, davranmak dinimiz açısından doğru olur mu?
Cevap: 
Bu konuda Mumammed Ma'sûm hazretleri, Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

"İşlerinizi, sözlerinizi ve ahlakınızı, dinini bilen ve seven, dindar âlimlerin sözlerine ve kitaplarına uydurmalısınız. Salih kullar gibi olmalısınız ve onları sevmelisiniz. Uykuda, yemekte ve söylemekte aşırı gitmeyip orta derecede olmalısınız. Seher vakti yani gecelerin sonunda kalkmaya gayret etmelisiniz. Bu vakitlerde istiğfar etmeyi, ağlamayı, Allahü teâlâya yalvarmayı ganimet bilmelisiniz.

Salihlerle düşüp kalkmayı aramalısınız. (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) hadis-i şerifini unutmayınız! Şunu, iyi biliniz ki, ahireti isteyenlerin dünya lezzetlerine düşkün olmaması lazımdır.

Mubah olan lezzetleri bırakamazsanız, hiç olmazsa, haramlardan ve şüphelilerden kaçınınız ki, ahirette kurtulmak umulsun. Fakat, her türlü altın ve gümüş eşyanın ve çayırda otlayan hayvanların ve ticaret eşyasının zekâtını ve topraktan, tarladan, ağaçtan alınan mahsullerin uşrunu da herhâlde vermek lazımdır. Bunların verilecek miktarları, fıkıh kitaplarında bildirilmiştir.

Zekâtı ve fıtraları, İslâmiyetin emrettiği kimselere seve seve vermelidir. Akrabayı ziyaret etmeli, mektupla gönüllerini almalıdır. Komşuların haklarını gözetmelidir. Fakirlere ve borç isteyenlere merhamet etmelidir. Malı, parayı, İslâmiyetin izin vermediği yerlere harcetmemeli, izin verilen yere de, israf etmemelidir. Faizden, kumarlı ve kumarsız oyunlardan sakınmalıdır. Parayı oyunlara, haramlara, çalgılara, süslenmeye, gösteriş yapmaya, öğünmeye, mal toplamaya kullanmamalıdır. Bunlara dikkat edince, mal, zarardan kurtulur ve dünyalıklar, ahiretlik hâlini alır."

***
Sual: Herhangi bir konuda münakaşa etmek, tartışmak, insanlar arasındaki dostluğu, samimiyeti giderir mi?
Cevap: 
Kimse ile münakaşa etmemelidir. Çünkü münakaşa, dostluğu giderir, düşmanlığı arttırır. Hiç kimseye kızmamalıdır. Hadis-i şerifte; (Gadab etme, kızma!) buyuruldu. Fitne, fesat zamanında, ineğe tapanları görünce, ineğin ağzına saman vermeli, onları kızdırmamalıdır.

Kalbe gelen düşünceler

Sual: İnsanın kalbine düşünceler nereden gelir? Kötü düşünceler yalnız şeytandan mı gelmektedir?
Cevap: 
İnsan, bir iş yapacağı zaman, evvela kalbine bir hatara [fikir, düşünce] gelir. Bunu yapmak ister. Bu isteğine (Niyet) denir. Bu işi yapmaları için uzuvlarına [organlarına] emreder. Emir vermesine (Kast, teşebbüs) denir. Uzuvların iş yapmalarına (Kesb) denir.

Kalbin yaptığı işlere (Ahlak) [huy] denir. Kalbe hatara altı yerden gelir: Allahü teâlâdan gelen hataralara (Vahiy) denir. Vahiy, yalnız Peygamberlerin kalplerine gelir. Meleklerin getirdikleri hataralara (İlham) denir. İlham Peygamberlerin "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât" ve salih Müslümanlarına kalplerine gelir. Salih Müslümanların verdikleri hataralara (Nasihat) denir. Vahiy, ilham ve nasihat, daima iyi ve faydalıdır. Şeytandan gelen hataralara (Vesvese), insanın kendi nefsinden gelen hataralara (Heva), kötü arkadaşın telkin ettiği [aşıladığı] hataralara (İğfal) denir.

Nasihat her insana verilir. Vesvese ve heva, kâfirlerin ve fasık Müslümanların kalplerine gelir. İkisi de, fena [kötü] ve zararlıdır. Allahü teâlânın razı olduğu, beğendiği şeylere (İyi) denir. 

Beğenmediklerine (Fena) denir. Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için, iyi ve fena şeyleri (Kur'ân-ı kerim)de bildirmiştir. İyileri yapmağı emretmiş, fenaları yasaklamıştır. Bu emir ve yasaklara (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Bir kalp, iyi arkadaşların nasihatlarına ve akla tabi olup, ahkâm-ı islâmiyyeye uyarsa, nurlanır, temiz olur.

Dünyada ve ahirette saadete, huzura kavuşur. Fena kimselerin, zındıkların iğfal edici, aldatıcı sözlerine, yazılarına ve nefse, şeytana uyup, ahkâm-ı islâmiyyeye uymayan kalp, kararır, bozulur. Nurlu, temiz kalp, ahkâm-ı islâmiyyeye uymağı sever.

Kararmış kalp, kötü arkadaşa, nefse, şeytana uymağı sever. Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için, dünyanın her yerinde yeni doğan çocukların kalplerini temiz olarak yaratmaktadır. Bunları, sonra anaları, babaları ve fena arkadaşları karartmakta, kendileri gibi yapmaktadır. (İslam Ahlâkı s. 170)

Uzun zaman için kiraya vermek

Sual: Babaları vefat etmiş yetimlerin tarlasını bir seneden fazla olarak kiralamak uygun değil midir?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Dürr-ül-muhtâr ve Redd-ül-muhtârda deniyor ki:
"İcarenin yani kiralamanın sahih olması için, ücretin ve menfaatin bildirilmesi şarttır. Mekânın ve tarlanın menfaati, zaman bildirmekle belli olur. Sanat sahiplerinin, menfaati, zamanı ve işi birlikte söylemekle, nakil vasıtalarında ise, bu iki şarttan herhangi birini söylemekle belli olur. Vakfın, yetimin, Beyt-ül-mâlın olan tarla, üç seneden, ev, dükkân ise, bir seneden fazla kiraya verilemez.

Uzun zaman kiraya verilmeleri için, Hanbeli mezhebi taklid edilmelidir. Fakat, kira şartlarının hepsinin Hanbeli mezhebine uygun olması lazım olur. Altından ve gümüşten olan ziynet eşyası, süs olarak kullanmak için ve elbise, kumaş, giymek için kiraya verilir."

***
Sual: Çeneden aşağıda kalan sakalı, abdest alırken yıkamak gerekir mi?
Cevap: 
Sık sakalın üstünü yıkamak farzdır. Çeneden sarkan sakalı ve sarkan saçı yıkamak farz değildir. Dudağın görünen kısmını yıkamak lâzımdır.

***
Sual: Abdest alırken kol dirseklerini ve ayakların topuk kemiklerini de yıkamak mı gerekir?
Cevap: 
Kolun dirseklerini ve ayağın iki tarafındaki tümsek topuk kemiklerini yıkamak farzdır. Çıplak ayağı yıkamayıp, mesh etmek caiz değildir. Mesh, başka yerde kullanılmadık yaşlığı, mesh edilecek yere değdirmek, sürmektir. Yaş bez, yağmur, kar sürünmesi ile de olur. Sarkan saçı değil, başı mesh etmek lazımdır. Başı nezleli olup da, mesh zarar verirse mesh etmez.

***
Sual: Maliki mezhebinde, mestin altını da mesh etmek gerekir mi?
Cevap: 
Malikide mestin altını ve üstünü tamamen mesh etmek lazımdır. Bunun için, yaş sağ el ayası, sağ mestin ucuna konup topuğa doğru çekilir. Sol el ayası da, altına konup, çekilerek, topuğun iki tarafı baş ve küçük parmaklar ile kavranır. Sonra, sol el ayası sol mestin üstünden ve sağ el ayası altından çekilip, kavranır. Mestin temiz olması, Malikide de farzdır.

***
Sual: Elin üzerinde kabuk bağlamış çıbanı, abdest alırken yıkamak gerekir mi?
Cevap: 
Kabuk altındaki çıban yıkanmaz. Tırnak üzerinde kalan kına da böyledir. Ojenin altını yıkamak farzdır. Dar yüzüğü, altına su gitmesi için oynatmak lazımdır.

***
Sual: Taat ve ibadet etmek ne demektir? İslamiyete uymadan Allahü teâlâya kulluk yapılamaz mı?
Cevap: 
Hüccet-ül-islâm İmam-ı Gazalinin (Eyyühel Veled) kitabında buyruluyor ki: Nasihatların hülasası, özü, Allahü teâlâya kulluk ve itaat etmenin ne demek olduğunu bildirmektir. Taat demek ve ibadet demek, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma tâbi olmak demektir. Yani, bütün sözlerini ve hareketlerini Onun emirlerine ve nehiylerine uydurmak demektir. Yani her söylediğin ve her yaptığın ve söylememen ve yapmaman, hep Onun emri ile olmaktır.
Şunu iyi bil ki, ibadet şeklinde yaptığın işler, eğer Onun emri ile olmadı ise, ibadet olmaz, belki günah olur. 
Eğer namaz ve oruç iseler de böyledir. Nitekim biliyorsun ki, Ramazan Bayramının birinci günü ve Kurban Bayramının her dört günü oruç tutmak günahtır, isyan etmektir. Halbuki, oruç bir ibadettir. Fakat, emir ile olmadığından günah oldu. Bunun gibi, başkasından zor ile alınan elbise içinde veya böyle bir yerde namaz kılmak da günahtır. Halbuki namaz bir ibadettir. Fakat, emir ile olmayınca isyan oluyor. Bunlar gibi, bir kimsenin, nikâhlı ailesi olan bir kız ile her türlü oyun ve latifeler yapması ibadettir, yani sevabdır. Bunun sevabı hadîs-i şerif ile bildirilmektedir. Halbuki yapılan şey oyun ve eğlencedir. Fakat emir ile olduğundan sevabdır. Görülüyor ki, ibadet demek, yalnız namaz kılmak, oruç tutmak değildir. İbadet demek, İslamiyetin emirlerine uymak demektir. Çünkü, namaz ve oruç, İslamiyete uygun olunca, ibadet olurlar. (Hak Sözün Vesîkaları s. 363)

Kurban kestikten sonra, arefe olduğu anlaşılırsa

Sual: Kurban kestikten sonra, arefe olduğu anlaşılırsa kurban kabul olur mu? İhtiyatlı hareket etmek için, kurbanları, hesap ile bulunan bayramın ikinci günü mü kesmek gerekir?
Cevap: 
Şahitler ile, meşru olarak bayram olduğu hüküm olunup ve bayram namazı kılınıp, kurban kestikten sonra, arefe olduğu anlaşılırsa, namaz ve kurban kabul olur. Ramazan ve bayram aylarının şahitlerle meşru olarak anlaşılmadığı yerlerde, (Işık usulü) ile Zilhicce ayının birinci günü ve buradan da onuncu günü, yani kurban bayramının birinci günü hesap edilir.

Bayramın birinci günü, bu hesap ile bulunan gündür. Yahut, bir gün sonradır. Bir gün evvel olamaz. Çünkü, gökte, ay, doğmadan önce görülemez. İhtiyatlı hareket etmiş olmak için, kurbanları, hesap ile bulunan bayramın ikinci günü kesmelidir. Sevabı mevtalara gönderilecek olanı ise, hesap ile bulunan birinci günde kesmelidir. Çünkü, arefe günü de kesilebilir. Kurban kesmeyen Müslüman, ölürken, bıraktığı maldan kendi için kurban kesilmesini, vârisine vasiyet etmelidir.

Vasiyet edilen kurban, bayram günleri kesilir. Bunun etinden, kesen kimse, fakir olsa da yiyemez. Etinin hepsini fakirlere vermesi lâzımdır. Vasiyet etmemiş meyyit için, vârisi veya başkaları, her zaman kendi malından hayvan kesip sevabını o kimseye hediye edebilir. Sevabı, kesenin olur. Meyyite de hediye edilir. Bunların etinden, kesen de yiyebilir. (Tam İlmihal s. 326)


***
Sual: Her hafta tıraş olan, tırnağını kesen bir kimse, kurban kesecekse, Zilhicce ayından itibaren, saçını tıraş etmesi, tırnağını kesmesi uygun değil midir?
Cevap: 
Her hafta saç, sakal ve bıyık tıraş etmek, tırnak kesmek, koltuk, kasık temizlemek sünnettir. İbni Âbidînde konu ile alakalı olarak deniyor ki:

"Zilhicce ayının ilk on günü, bu sünnetleri geciktirmemelidir. Hadis-i şerifte; (Kurban kesecek kimse, Zilhicce ayı girince, saçını kesmesin ve tırnak kesmesin!) buyurulması, emir değildir. Bunları, kurban kesinceye kadar geciktirmenin müstehab olduğunu göstermektedir. Fakat daha fazla geciktirmek ve hele kırk gün uzatmak günah olur."

Görülüyor ki, kurban kesecek kimsenin, Zilhicce ayının birinci gününden, kurban kesinceye kadar, saçını, sakalını, bıyığını ve tırnağını kesmemesi müstehabdır. Fakat vacip değildir. Bunları kesmesi günah olmaz ve kurban sevabı azalmaz. Özür ile sakal tıraşı olanın, bu günlerde sakal uzatması fitneye sebep olur.

***
Sual: Kurbanlık hayvanı kesmeyip, hayrına, sadaka olarak herhangi bir kimseye diri olarak vermek, kurban kesmek gibi olur mu?
Cevap: 
Diri kurbanı veya parasını sadaka olarak vermek caiz değildir. Sadaka olarak verilirse, üçüncü günün akşamına kadar, ikincisini alıp keser. Bayram kurbanını üçüncü günün akşamına kadar kesmeyen kimse, kurbanı satın almışsa, canlı olarak kendini veya kıymetini, gümüş veya altın olarak fakirlere verir. Bayramdan sonra keser ise, etinden kendi yiyemez, hepsini fakirlere dağıtır. Bütün etinin kıymeti canlı kıymetinden az ise, değer farkını da sadaka verir. Satın almamış ise, orta derece bir kurban değerini fakirlere verir. Böylece, cezadan kurtulur ise de, kurban kesmek sevabını kazanamaz.

***
Sual: Kurbanlık hayvan, kusurlu çıkarsa, nasıl hareket edilir?
Cevap: 
Kurbanlık hayvanı satın alırken kusurlu ise veya kesmeye uygun olarak alınıp sonradan, kesmeye mani bir kusur hasıl olursa, zengin kimse bir başkasını alıp keser. Adak olan kurban kusurlu olursa, zengin de, fakir de onu keser. Adak ölürse, başka almaları icap etmez.

***
Sual: Kurbanlık hayvanın yünü ve sütü, fakire mi verilir?
Cevap: 
Kurbanlık hayvan kesilmeden önce, bunun yününden, sütünden istifade etmek caiz değildir. Yünü ve sütü fakire verilir.

Fitne çoğaldığında fitneye karışmamalıdır

Sual: Dedikoduların, fitnelerin, fesadın çoğaldığı zamanlarda, bir Müslüman nasıl hareket etmelidir?
Cevap: 
Böyle zamanlarda nasıl hareket edilmesi gerektiği hakkında, İmam-ı Rabbani hazretleri bir talebesine hitaben yazdığı mektupta buyuruyor ki:

"Yavrum, fitnelerin yayıldığı, fesatların çoğaldığı zamanlar, tövbe ve istiğfar zamanıdır. Kenara çekilmeli, fitnelere karışmamalıdır. Fitneler çoğalıyor. Gün geçtikçe yayılıyor. Peygamber efendimiz, (Kıyamet yaklaştıkça fitneler çoğalır. Gece başlarken karanlığın artması gibi olur. Sabah evinden mümin olarak çıkan çok kimse akşam kâfir olarak döner. Akşam mümin iken gece sefalarında imanları gider. Böyle zamanlarda evinde kapanmak fitneye karışmaktan hayırlıdır. Kenarda kalan, ileri atılandan hayırlıdır. O gün oklarınızı kırınız! Silahlarınızı, kılıçlarınızı bırakınız! Herkesi tatlı dil, güler yüzle karşılayınız! Evinizden çıkmayınız!) buyurdu."

Her Müslümanın, Ehl-i sünnet âlimlerinin böyle nasihatlerine uyması, mezhepsizlerin, sapıkların, din cahillerinin isyana teşvik eden, fitneyi körükleyen zararlı, uydurma tefsirlerine, kitaplarına aldanmaması lazımdır. Âdil veya zalim olsun, kendi devletine isyana, vatandaş kanı dökmeye, birbirine saldırmaya cihat değil, fitne, fesat çıkarmak denir. Peygamber efendimiz, (Fitne çıkarana Allah lanet etsin!) buyurmuştur. Müslüman, isyan etmez, fitneye karışmaz. İçinde yaşadığı ülkenin kanunlarına da karşı gelmez.

***
Sual: İnsanı sonsuz felaketten, Cehenneme gitmekten kurtaracak olan şey nedir?
Cevap: 
Ahirette azaplardan kurtulmak, ancak Muhammed aleyhisselama tabi olmaya bağlıdır. Muhammed aleyhisselamın bildirdiği ve gösterdiği yolda giden, Allahü teâlânın sevgisine kavuşur. Ona tabi olan, Allahü teâlâya sadık bir kul olmak saadetine erer. Dünyaya gelmiş olan 124 binden fazla Peygamberin en büyükleri, Ona tabi olmayı istemiştir. Musa aleyhisselam, Onun zamanında bulunsaydı, O büyüklüğü ile beraber, Ona tabi olmayı severdi. İsa aleyhisselamın gökten inip Onun dini yolunda yürüyeceğini herkes bilir. Onun ümmeti olan Müslümanlar, Ona tabi oldukları için bütün insanların hayırlısı ve en iyileri oldu. Cennete gireceklerin çoğu bunlar oldu ve Cennete herkesten önce gireceklerdir.

***
Sual: Yemek yerken nasıl niyet etmelidir?
Cevap: 
Yemekleri, keyif için, lezzet için yememeli, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmeye kuvvet bulmak için diye niyet etmeli öyle yemelidir.

Yaratılanı hoş gör Yaratan'dan ötürü

Sual: Yunus Emre'nin, (Yaratılanı hoş gör Yaratan'dan ötürü) sözü için bazıları, (Türk olmayanları hoş göremeyiz) diyorlar. Yunus Emre gibi, ırk farkı gözetmeden yetmiş iki milleti insan olarak değerlendirmek yanlış mıdır?
CEVAP
Yunus Emre gibi büyük zatların sözlerine yanlış demek doğru olmaz. O sözü ne maksatla söylediği anlaşılırsa yanlış olmadığı meydana çıkar. Dinimizde ırk üstünlüğü yoktur. Bir hadis-i şerifte, (İnsanlar [insan olarak] bir tarağın dişleri gibi eşittir) buyurulmuştur. (İbni Lâl)

Bir milletin diğerinden üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâ iledir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah indinde en üstününüz, takvâda en ileri olanınızdır.) [Hucurat 13]

İki hadis-i şerif:
(Arab'ın Acem'e, Acem'in Arab'a üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının karaya, karanın kırmızıya da üstünlüğü yoktur. Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâ iledir.) [İbni Neccar] (Acem, Arap olmayan demektir.)

(Irkçılık yapan, ırkçılık için savaşan ve ırkçılık uğrunda ölen, bizden değildir.) [Ebu Davud]
Dinimiz, (Üstünlük takvâ iledir) buyururken, bunun aksini söylemek bir Müslümana yakışmaz. Bunun için kâfir de olsa, bir kimseden kendini üstün görmek caiz değildir. Çünkü kâfir, Müslüman olup cennetlik olabildiği gibi, Müslüman da, Allah korusun küfre düşüp cehennemlik olabilir. Kâfire bu gözle bakarsak, kendimizi ondan üstün bilemeyiz. Kâfir olduğu için kalben sevmemek gerekir, ama o ayrıdır.

Diş taşları
Sual: Su geçirmediği ve çıkarılabildiği hâlde diş taşları gusle mâni olmuyor da, diş kovuğundaki hamur niye gusle mânidir?
CEVAP
Hamur bizim tarafımızdan konuyor. Diş taşı ise elimizde olmayan sebeple meydana geliyor. Diş taşı gibi, derideki sedef de kendiliğinden meydana gelip bunları kolayca yok eden bir ilaç da olmadığı yani harac olduğu için gusle mâni olmuyor. Tam İlmihâl'de de şöyle deniyor:

Tartar veya kefeki denilen ve dişlerin dibinde hâsıl olan kireçlenmeler, salgılardan, kendiliklerinden hâsıl oldukları için ve buna mâni olan ilaç bulunmadığı için, bunların mevcut olmasında zaruret vardır. İzale edilmesinde harac olanlar, derideki çıbanın, yaranın üstündeki zar, kabuk gibi olup, altlarını yıkamak, dört mezhepte de lazım olmaz. Bunun için başka mezhebi taklit gerekmez. (S. Ebediyye)