BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

Mislî ve kıyemî mal

Sual: Kitaplarda, (Emanetçi, emanet edilen altın parayı aynen geri verir. Kaybetmiş veya telef etmişse, benzerini veremez, kıymetini öder. Bir altın lira gasp eden, bunu aynen öder. Bu yoksa benzerini veremez, kıymetini öder) deniyor. Niye benzeri verilemiyor da, kıymeti veriliyor?
CEVAP
Altın paraların biri eski veya yeni tarihli yahut antika olduğu için değeri farklı olabilir. Bunun için, emanet edilenin aynısını vermek gerekir. Benzeri de olsa, başka altın verilemez. Telef olduysa, kaybolduysa, yine benzeri verilemez, çünkü benzerinin kıymeti farklı olabilir. Emanet edilen altın paranın kıymeti, değeri ne ediyorsa onu vermek gerekir.

20 gram bilezik yerine, benzeri olan başka bilezik verilmez. Verilen bileziğin ağırlığı 20 gramdan farklı olabilir. Eğer ağırlığı 20 gramsa, belki ayarı değişiktir. Biri 22, öteki 18 ayar olabilir. Ayarı da, ağırlığı da aynı olsa, bu sefer, işleme, işçilik farkı olur. Onun için emanet edilen altının değeri ödenir.

Bir mal, ya mislî veya kıyemî olur. Mislî malı telef eden, benzerini, kıyemî malı telef eden, değerini öder.

Mislî, çarşıda aynı vasıfta benzeri bulunan mal olup, fiyatları farklı olmaz.

Ağırlıkla, hacimle ve uzunlukla ölçülenlerden fabrikada, tezgâhta yapılan şeyler ve sayıyla ölçülenlerden, aynı büyüklükte olanlar, mesela aynı büyüklükteki yumurtayla karpuz böyledir.

Kıyemî, çarşıda benzeri bulunmayan, bulunsa da fiyatları farklı olan maldır. Uzunlukla ölçülenlerden tarla, elde dokunan halı, ev, dükkân, irili ufaklı olan karpuz kıyemidir.

İkisine de bir örnek verelim:

Fabrika imalatı olup, modeli de markası da aynı olan bir halıyı telef eden, benzerini alıp verir, ama elde özel olarak dokunmuş bir halının aynısı başka yerde olmadığı için, değeri neyse onu öder.
 

Dostları çoğaltmak

Sual: Arkadaş ve dostları çoğaltmakta mahzur var mıdır?
CEVAP
İyi kimselerin çok olması elbette iyidir. Düşmanlarla mücadelede daha çok kuvvete sahip olmak, halk içinde daha çok sevilmek ve gerektiğinde ihtiyaçları temin için, daha fazla yardım görmek için fazla dost edinmek daha iyidir. Çünkü kişinin süs ve şerefi, dostlarının çokluğudur.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Dostunuz çok olsun! Çünkü Rabbiniz, kerimdir. Kıyamette dostları arasındaki kimseye azap etmekten hayâ eder.) [Şir'a]

(Tanıdığınız çok olsun! Kıyamette her biri şefaat eder.) [İbni Neccar]

Allahü teâlâ, Hazret-i Musa'ya vahyetti ki:
(Arkadaşlarına haset etmeyenin dostları çoğalır.) [İ.Gazali]

İnsanların âcizi, dost edinemeyen, bundan da âcizi, dostlarını kaybedendir. Dostları kaybetmemek için cömert olmalı, hediye vermelidir. Hadis-i şerifte, (Hediyeleşmek dostluğu artırır) buyurulmuştur. Dostluğun devamı için, hâl ve hareketlerle onu sevdiğini bildirmeli, dil ile de söylemelidir. Çünkü Peygamber efendimiz, (Dostunu seven, ona, "Seni Allah rızası için seviyorum" desin!) buyurmaktadır.

Arkadaşının dostu ile düşman olmamak veya düşmanı ile dost olmamak da vefadandır. Arkadaşın hatasını görüp de, onu ikaz etmemek dostluğa sığmaz. Hâfız-ı Şirazi, (Dostlara doğru söylemeli, düşmanları güler yüzle ve tatlı dil ile idare etmelidir) buyuruyor.

İyilerle arkadaşlık, dostluk kıymetli iken; kötülerle arkadaşlık da çok kötüdür. İnsanın dünyasını da, ahiretini de yıkar. (Kişinin dini, dostunun dini gibidir. O halde kiminle dostluk ettiğinize dikkat edin!) mealindeki hadis-i şerifi unutmamalıdır.

Hazret-i Ali, (Dostlarınızı çoğaltın! Onlar sizin için dünya ve ahiret sermayesidir) buyurmuştur. Dosttan gaye, iyi kimseleri çoğaltmak olmalı; yoksa sayıyı çoğaltmak değil. Çünkü iyi bir dost, hayırsız bin dosttan iyidir.

Dostları çoğaltacağım derken, düşman kazanmamalıdır. Hasan-ı Basri hazretleri, (Bin kişinin dostluğuna, bir kişinin düşmanlığını satın alma!) buyurdu. Şeytan, insana kötü arkadaş vasıtası ile günah işletir. Akıllı, ilim sahibi, iyi ahlaklı, cömert ve günahlardan kaçan kişilerle dostluk etmelidir! Kur'an-ı kerimde mealen, (Benim yolumda gidenlere uy!) buyuruluyor. Allahü teâlâ, Davut aleyhisselama, (Beni sevmeyenlerle dostluk etme! Bunlar senin düşmanındır. Kalbini karartır ve seni benden uzaklaştırır) buyurmuştur.

Dostluk yükünün ağır ve külfetli olmaması, dostlar arasında cereyan eden çekişme ve ihtilafların az olması için az sayıda dost edinmek daha iyidir. Bazı âlimler de fazla dost edinmeyi uygun görmeyip demişler ki:


* Dost ateş gibidir; azı yarar, çoğu zarar.
* Dostu çok olanın, alacakları da çok olur.

* Birçok hastalık, fazla yiyip içmekten hasıl olur. Düşman da dostlar arasından çıkar, başka yerden gelmez. O halde dostları çoğaltma! Nice çok şey vardır ki, ikrah ve pişmanlık getirir. Nice az da vardır ki, rağbet ve nefaset getirir. Deniz çoktur; fakat tuzlu olduğundan susuzluğu gidermez. Yağmur suları azdır; fakat susuzluğu giderir.

Araştırmadan ve denemeden dostları çoğaltan, rastgele ağır taşları yüklenmeye çalışan ahmağa benzer. Araştırmak ve denemekten üşenmeyip dost edineceği kimsenin özelliklerini ince elekten geçiren, kıymetli taşları, mücevherleri seçen kimseye benzer. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Akıllı kimse, en sağlam dostuna karşı bile ihtiyatlı olur.) [Deylemi]

(Dostuna tanıdığın hak ve saygıyı o sana tanımıyorsa, onunla arkadaşlıkta fayda yoktur.) [El-Askeri]

Düşman kazanma
Sual: Bir arkadaş, "Bu zamanda dost kazanmaya çalışma, ama düşman kazanma" diye bir söz nakletti. Dost kazanmak zararlı mı da öyle söyleniyor?
CEVAP
Hayır öyle değil. Burada düşman kazanmamanın önemi vurgulanıyor. Bir düşman kazanmak, bin dost kazanmaktan kötüdür denmek isteniyor. Burada ehemi mühime tercih vardır. Yani önemli olanı önce yapmak gerekir. Mecelle'de, (Defi mefasid, celb-i menafiden evladır) buyuruluyor.Yani zarardan korunmak, menfaat sağlamaktan önce gelir. Demek ki önce zarar yok edilir. Zarar yok edilmeden fayda temin edilemez. Düşmanın zarar vermesine veya yeni düşman kazanmaya fırsat vermemelidir.
Faydasız şeylerden el çek, her şeye uzanma
Bu zamanda dostu bırak, önce düşman kazanma
Düşman kazanmamak, dost kazanmaktan iyidir
Çünkü zararı yok etmek, faydalıdan önce gelir.
 

Kâfire, kâfir denmez mi?

Sual: Hıristiyanlar, (Hristiyanlıktan başka dinde olanlar, Cennete giremez) dese, bu söz bizim hoşumuza gider mi? Gitmez elbette, o halde, (Sadece Müslümanlar Cennete girer) dersek onlar da elbette hoşlanmaz, üstelik Müslümanlıktan da, uzaklaştırmış olmaz mıyız?
CEVAP
Hristiyanlar Cehenneme gidecek dersek, Hristiyanlar elbette hoşlanmaz. Onlar hoşlanmayacak diye biz İslamiyet'i, Allah'ın âyetlerini ve Resulünün hadis-i şeriflerini inkâr mı edeceğiz? Söylemeyecek miyiz?

Peygamber efendimiz İslamiyet'i tebliğ ederken hakaretlere mâruz kalmadı mı? Müşriklere, (Putlara tapmayın) dediği zaman, onlar üzülmedi mi? Yahudilere, Hristiyanlara (Gelin Müslüman olun) dediği zaman, onlar üzülmedi mi? Bu yüzden müşriklerle ve Ehl-i kitabla savaşlar olmadı mı? Kelleler uçmadı mı? Dini tebliğ için ne gerekiyorsa, dinden taviz vermeden yapılmalıdır.

Allahü teâlâ, Resulullah efendimiz, Eshab-ı kiram ve Ehl-i Sünnet âlimleri, dinin emirlerini boşuna mı anlattılar? Onlar, Hristiyanların ve diğer kâfirlerin üzüleceğini bilmiyorlar mıydı? Biz onlardan daha iyisini mi yapağız? Bütün bunlar, Hristiyanlar ve diğer kâfirler üzülsünler diye değil, iman edip Müslüman olsunlar, böylece Cennet nimetlerine kavuşsunlar, sonsuz Cehennem azaplarından kurtulsunlar diye yapılıyor. Yani bunlar, onlara merhamet edildiği için yapılıyor.

Sadece Müslümanların Cennet'e gireceği, âyet-i kerimelerle sabit olduğu gibi, bunu Allah'ın Resulü de bildiriyor. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Cennete sadece Müslüman olan girer.) [Buhari, Müslim]

Yanlış yargı
Sual: (Ateist ve dinsiz Cehenneme gidecektir) deniyor. Bu yargı, yanlış değil mi? Kimin Cennete, kimin Cehenneme gideceğini yalnız Allah bilmez mi?
CEVAP
Ateist iman ederse Cennete gidebilir, Müslüman da küfre düşüp Cehenneme gidebilir. Bunu kimse bilemez elbette, fakat (Ateist iman etmeden ölürse Cehenneme gider) demenin mahzuru yoktur, çünkü bunu Allahü teâlâ bildiriyor. Söyleyen yargıda bulunmuyor. Kitaptan naklediyor. Mesela Allahü teâlâ, (Kâfirler ebedî Cehennemde kalacaktır) buyuruyor. Bir kimsenin de, kâfirlerin sonsuz Cehennemde kalacağını söylemesi, bunu nakletmesi demektir. Kendiliğinden bir şey söylemiş olmuyor.

Güzel yalan, çirkin doğru
Sual: Helal olan yalanla, haram olan doğru nedir? Güzel yalana ve çirkin doğruya bir örnek verir misiniz?
CEVAP
Yalan söylemek haramdır, ama savaşta düşmana karşı helâl, hatta yerine göre farz olur. Müminleri zarardan kurtarmak için, dini korumak, İslamiyet'in bir emrini yerine getirmek için olursa sevabdır. Fitneye sebep olan doğru ise günahtır. (Fitne çıkaran doğru söz, günahtır) ve (Fitneye mani olan yalan, fitneye sebep olan doğrudan iyidir) denmiştir.

Doğru tek değil mi?

Sual: Dört mezhepten birine uymak Allah'ın emri mi? Hiçbirine uymasak, özgürce hareket etsek, ne olur sanki? Zaten doğru tektir. Aynı konuda dört doğru olmaz. Dört olması şüpheyi çekmez mi?
CEVAP
Hak ile doğruyu karıştırmamalı. Doğru tektir, hak ise çoktur. Farklı ictihadlar haktır, yani geçerlidir, onlarla amel edilir, dört mezhebin dördü de haktır. Hükümde isabet edilmemiş bile olsa, Allah'ın emrine uygundur. İctihad, ictihadla nakzedilemeyeceği için, hangisinin doğru olduğu da zaten bilinemez. Bugün bir mutlak müctehid olsa bile, ancak kendi ictihadını bildirir, diğerlerine ve öncekilere yanlış diyemez. Mesela Hazret-i Mehdi gelince, mezhepler unutulmuş olacak ve ictihad edecek, onun mezhebine uyulacaktır, ama önceki ictihatlara yanlış demeyecek, kendi ictihadını bildirecektir. İctihadında isabet etmemiş bile olsa, ona uymak dinin emridir, çünkü bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Müctehid, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevab alır.) [Buhari]

İsabet edemeyen yani doğruyu bulamayan da sevab alıyor. Sevabı veren Allahü teâlâdır. O hükümle amel edilmesini isteyen de Allahü teâlâdır. Demek ki, isabet edilmese de yine sevab alındığına göre, farklı ictihadla amel etmenin mahzuru olmadığı ve farklı ictihadın rahmet olduğu meydana çıkıyor. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:

(Âlimlerin farklı ictihadları rahmettir.) [Beyheki, Deylemi, İ. Münavi, İbni Nasr]

Ehl-i sünnetin dört mezhebine hak denmesi, bu rahmetten dolayıdır. İmanda, itikadda ise, ayrılık olmaz. Bütün Müslümanlar, Resulullah'ın ve Eshab-ı kiramın yolu olan Ehl-i sünnet itikadında birleşmek zorundadır. Bir âyet-i kerime meali:

(Dinde [bozuk] fırkalara ayrılanların cezalarını, Allah verecektir.) [Enam 159]

Bu âyet-i kerimeyi açıklayan hadis-i şerifin meali de şöyledir:

(Dinlerini parçalayıp, fırkalara ayrılanlar, bid'at sahipleridir. Her günah işleyenin tevbesi vardır. Bid'at sahipleri müstesnadır. Onlar, [Hak yolda olduklarını sanarak] tevbe etmezler. Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktır.) [Taberani, Kurtubi]

Ehl-i sünnet âlimleri, İmam-ı Eş'ari ile İmam-ı Matüridi arasında farklı ictihadları, Ehl-i sünnet itikadına aykırı bulmamışlardır. Yani Matüridi itikadında olan bir Müslüman, bir veya birkaç konuda Eş'ari itikadı gibi inansa, Ehl-i sünnetten çıkmaz. Tersi de böyledir. Eş'ari itikadına göre inanan kimse, bir veya birkaç hususta Matüridi gibi inansa, Ehl-i sünnetten çıkmış olmaz.

Evliya zatları sevmek

Sual: (Evliya zatlara bağlanan feyzlere kavuşur, kurtulmasına sebep olur) deniyor. Mesela bir kimse İmam-ı Rabbani hazretlerine nasıl bağlanır?
CEVAP
Bağlanmak, o zatı sevmek demektir. Sevmek de, itaat etmek demektir. İtaat etmek de onun yolunda bulunmak demektir. Kitaplarını okuyup, onun bildirdiği şekilde inanıp amel etmek demektir. Büyük zatları seven, o zattan gelen feyzlere kavuşur.

Feyz nedir? Feyze kavuşan nasıl anlar? Feyz, nur demektir. Feyz gelince, kalb temizlenir. Okuduğunu anlamaya, ibadetlerin tadını duymaya, kusurlarını görmeye ve günahlardan sakınmaya başlar. Feyz gelmesi için salihlerle beraber bulunmak, dinin emrine uymak şarttır. Fâsıklarla karşılaşmak, onlarla beraber olmak, kalbde zulmet hâsıl eder, feyz gelmesine engel olur. Feyz geldiğinin alameti, günahtan sakınmak, feyzin kesildiğinin alametiyse, hiç üzülmeden günah işlemektir. Feyz gelen kalb, dünya hayatını hayal gibi görür.

Aynı namazda aynı sureyi okumak
Sual: Namazda Kur'an okumak, namaz haricinde Kur'an okumaktan daha sevab olduğu için, akşam ve sabah namazlarından sonra okunması sünnet olan Haşr suresinin sonunu, yalnız kılarken, sabah ve akşam namazında okumak uygun olur mu?
CEVAP
Evet, uygun, fakat her zaman okumamalı.

İmamın aynı namazların aynı rekâtlarında, aynı âyetleri okumayı âdet edinmesi mekruhtur. Yalnız kılanlar için de, her namaz için böyledir denildi. Ara sıra başka âyet de okumalıdır. Namazda kısa bir sure, mesela Fil veya Kevser suresini okumak, uzun bir âyet okumaktan daha sevabdır. (İbni Abidin)
 

Hedefin tespiti

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Hedef iyi tespit edilirse, ona göre ibadetler, işler, hizmetler rayına oturur. Hedef, Rabbimizin rızasıdır. Başkasının razı olup olmaması önemli değildir. İnsanların kıymet verdiğine kıymet veren, kıymetsizdir. Allahü teâlânın kıymet verdiğine kıymet veren, kıymetlidir. Herkes tercihine göre muamele görecektir. Allahü teâlâ âhirette, çok ümitle gelen bazı kullarını maalesef cezalandıracak, onlara şöyle hitap edecek:

(Ey kulum, yaptığın işleri, benim rızam için mi, yoksa insanların takdir etmesi veya para için mi yaptın? İnsanlar için yaptın, insanlar da seni takdir etti, para da kazandın, maksadına kavuştun, ama benim için ne yaptın? Dostlarımı benim için sevdin mi? Düşmanlarıma benim için düşmanlık ettin mi?)

Düşmanlara düşmanlık, kalble olur, yoksa kimseyle kavga edilmez, tartışılmaz, kimseye hakaret edilmez, ama Allah düşmanlarının sevgisi kalbe sokulamaz. Sevgi, Allah sevgisidir ve Allah için olan sevgidir. Düşmanlık, nefs için olmaz. Allah için olur. Yoksa Allah'a küfreden, yani Onun gönderdiği İslamiyet'e, Peygamber efendimize, Kur'an-ı kerime inanmayan kişilere, kalbinde sevgi besleyen, Cehennemde onlarla beraber olur.

Allahü teâlâ bizim işimize değil de, o işi ne niyetle yaptığımıza bakar. Dinimizde niyet, yapılan işten daha önemlidir. Nasıl koskoca bir geminin, her tarafı şatafatlı, her tarafı lüks, her tarafı güzel olsa, ama pusula yönleri yanlış gösterse, geminin kaptanı da, bütün teşkilatı da, hiç işe yaramaz Bir yere gidemez. Küçücük bir alete ihtiyaç var. İşte kalbdeki niyet, pusula gibidir. Beden, beyin ne kadar kıymetli olsa da, yapılan iş ne kadar kıymetli görünse de, niyet bozuksa, maksadı Allah rızası değilse, insan ancak kendisini veya çevresini aldatabilir, ama sonunda hüsrana uğrar.

Peygamber efendimiz, (Ameller niyete göredir. Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Allahü teâlâ sizin suretlerinize, işlerinize değil, kalbinize ve niyetinize bakar) buyuruyor.

Her mümin, eve giderken evinin istikametini, işe giderken işinin istikametini tayin ettiği gibi, ahirette gideceği yerin istikametini de şimdiden tayin etmelidir. Orada Cennetten ve Cehennemden başka yer yoktur. Ona göre yol azığı hazırlamalıdır. Eve giderken şaşırmıyoruz, başkasının evine gitmiyoruz, mümkün değil. Ancak aklı olmayan, körkütük sarhoş olan şaşırabilir. Aklı yerinde olan, aklını kullanan herkes, adresi şaşırmadan bir yeri bulabiliyor. İşte insan da dünyada, aklını iyi kullanmalı, mal, mülk, şan ve şöhret sevgisiyle sarhoş olmamalı, yani ahirete giderken yolunu şaşırmamalıdır.

Taklid ederken

Sual: Zaruret veya ihtiyaç halinde, bir konuda, diğer üç mezhepten birini taklit ederken, o mezhebin şartlarına uymak gerekir mi?
CEVAP
Evet. Herkes, kendine kolay gelen, dört hak mezhepten birine uyabilir. İhtiyaç halinde, bir işini bir mezhebe, başka işini başka mezhebe göre yapabilir. Ancak bir işin hepsini, bir mezhebin o konudaki bütün şartlarına uyarak yapması gerekir. (Redd-ül-Muhtar)

Bir işi bir mezhebe göre yaparken, bu mezhebin, bu işin sahih olması için koyduğu şartlardan, yapılabilmesi mümkün olanların hepsini yapması gerekir. Bunlardan biri yapılmazsa, bu iş sahih olmaz. (Hulasat-üt-tahkik)

Bir işi bir mezhebe göre yaparken, başka bir mezhebi de taklid etmek gerekiyorsa, iki mezhepte de bâtıl olacak bir şey yapmamak şarttır. Mesela abdestte, Şâfiî'yi taklid ederek uzuvlarını ovmayan kimse, kadına eli dokununca, Maliki'ye göre abdest bozulmaz diyerek namaz kılsa, bu namazı bâtıl olur, çünkü kadına dokunduğu için Şafii'ye göre, uzuvlarını ovmadığı için de Maliki'ye göre abdesti sahih değildir. (Tahrir)

Bir iş için, başka mezhep taklid edildiği zaman, o mezhebin bu iş için koyduğu şartların, [uyabildiklerinin] hepsine uymak gerekir. Bu şartlardan biri eksikse ibadet sahih olmaz, çünkü meşakkat olunca, mezheplerin kolaylıklarını yapmak, zaruret olmadıkça, ancak bütün şartları yerine getirmekle caiz olur. (Mizan-ül-kübra)

İsmail Nablüsi hazretleri buyuruyor ki: İhtiyaç olunca, başka mezhebi taklid ederek işini yapabilir, fakat bu iş için, o mezhepte olan şartların hepsini yerine getirmesi gerekir. (İkd-ül-ferid)

Dünyalığa, şehvetine kavuşmak için, başka mezhebi taklid caiz değildir. (Ukud-üd-dürriyye)

Muhammed Bağdadi hazretleri buyurdu ki: Başka mezhebi taklid etmek için üç şart vardır:

1- Kendi mezhebine göre başladığı bir işi, başka mezhebe uyarak tamamlayamaz. Mesela, Şafii'nin şartlarına uymadan, sadece Hanefi'ye göre aldığı abdestle, Şafii'ye göre namaz kılamaz.

2- Taklid ettiği iki mezhep de bu işe, bâtıl dememeli. Bir Şafii, (Şafii'de abdest uzuvlarını ovmak farz değil, Maliki'de de kadına dokunmak abdesti bozmaz) diyerek, yabancı kadına dokunarak ve uzuvlarını ovmadan aldığı abdestle namaz kılarsa, bu iki mezhebe göre de namazı sahih olmaz, çünkü yabancı kadına dokunmak, Şafii'de abdesti bozar. Ovmak ise Maliki'de farzdır.

3- Mezheplerin kolaylıklarını toplamak caiz değildir. Mesela, Hanefi'de velisiz veya Maliki'de, tanıdıklara duyurmak şartıyla, şahitsiz yapılan nikâh sahihtir, ama hem velisiz, hem de şahitsiz olan bir nikâh sahih olmaz. (Taklid risalesi)
 

Emr-i marufun önemi

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Yuşa aleyhisselam zamanında, Allahü teâlâ bir kavmi helak etti. O kavmin içerisinde kırk bin salih Müslüman, altmış bin de âsi, günahkâr insan vardı. Melekler, (Ya Rabbi, âsileri helak edelim, ama Abideleri [çok ibadet edenleri] ne yapalım?) diye sordular. Allahü teâlâ, (Onları da beraber helak edin) buyurdu. Melekler, merak edip hikmetini sordular. Allahü teâlâ, (Bunlar, benim kötü dediklerime kötü demediler. Kötülerle yiyip içtiler ve dost oldular. Onlara emr-i maruf yapmadılar. Onlar ateşe giderken, kurtarmaya çalışmadılar, dinimi tebliğ etmediler. Yüzlerini bile ekşitmediler. O halde, hepsini helak edin) buyurdu.

Dolayısıyla insan, sadece kendini değil, ailesini, etrafını, bulunduğu cemiyeti, beraber bulunduğu insanları kurtarmaya çalışmalı. Kurtarmak demek, Rabbimizin dinini onlara doğru tebliğ etmek demektir. Yoksa kurtaran Allahü teâlâdır, biz sadece vasıta olmaya çalışıyoruz. Hidayet Allah'tandır.

Allahü teâlâ, insanları bu dünyaya kendisine ibadet etmeleri için gönderdi. (İnsanları ve cinleri yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım) buyurdu. Yani beni tanısınlar, beni Rab olarak kabul etsinler, benim dediklerime uysunlar diye yarattım demektir, çünkü bütün kâinatı insanların hizmetine verdiğini bildiriyor. Yerde, gökte ne varsa, hepsinin faydası insanlaradır. Bu kadar şerefli, bu kadar kıymetli olan insan, yaratılış gayesini unutursa çok aşağı olur.

Bir vücudun bir yerinde ufak bir yara olsa, sıkıntısını bütün beden çeker, hasta olur. Biz tek ümmetiz. Tek ümmet demek, bir vücut demektir. İnsan, tek başına kendini nasıl kurtarabilir? Kişi hücrelerden meydana geldiği gibi, bu cemiyet de hücreler gibi, fertlerden meydana gelmiştir. Herhangi bir ülkedeki Müslümanların başına gelen olaylar bizi üzmüyorsa, bizde bir bozukluk var demektir. O Müslümanların feci hali, çektikleri acılar bizi yakmıyorsa, imanda bir bozukluk var demektir.

Bir topluluğun içerisinde, Allahü teâlânın razı olduğu bir makbul kulu olsa, onun hürmetine hepsini affeder. Öyle merhametli ki, aynı yoldaki ve inançtaki insanlar huzuruna geldiği zaman, Allahü teâlâ, o toplumun içerisinde, iyileri ayırıp kötüleri reddetmez. İnsan dünyada kiminle beraberse ahirette de onlarla beraber olacaktır. Bunun için, yapılacak iş, iyilerle beraber olmak, iyilerin arasında bulunmaktır.

Allahü teâlâ daima iyilerle karşılaştırsın! İyi işler bize nasip etsin! İyilerle beraber olmak, onlarla dost olmak nasip eylesin, düşmanların şerrinden, nefsimizin ve şeytanların şerrinden bizi korusun!
 

Sıkıntıda ibadet

Sual: Sıkıntılı, hastalıklı hâlde ve güçlükler içinde ibadet etmek, rahat, sağlıklı ve kolay yapılan ibadetten daha mı kıymetlidir?
CEVAP
Evet, daha kıymetlidir. Ancak, daha çok sevab olsun diye o sıkıntılı ortamı kendisinin meydana getirmemesi, o ortamın kendisinin elinde olmadan meydana gelmesi gerekir.

Fitne, fesat zamanında yapılan hizmetler de, çok kıymetlidir. Hele başka maniler de araya katılırsa, bunları dinlemeyip yapılan ibadetin sevabı o kadar çoktur ki, ancak Allahü teâlâ bilir, çünkü maniler karşısında ibadeti yapmak güçlüğü, sıkıntısı, o ibadetlerin, şanını, şerefini göklere çıkarır. Bir engel olmayarak, kolay yapılan ibadetler, o kadar faziletli olmaz.

Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Mümin, hastalanıp ibadet edemeyince, Allahü teâlâ, günahları yazan soldaki meleğe, "Onun günahlarını yazma" emri verir. Sevabları yazan sağdaki meleğe de, "Ona sıhhatliyken yaptığı amellere verilen sevabların en güzelini yaz, ben onun durumunu bilirim ve onu bu hale ben getirdim" buyurur.) [İbni Asakir]

Demek ki, elde olmadan gelen sıkıntılar içindeki ibadetin kıymeti çok fazla oluyor.

İki elin bir hareketi
Sual: (İki elin bir hareketi namazı bozar) deniyor. Bu her zaman böyle midir?
CEVAP
Kitaplarda, (İki elle bir hareket de, bozar denildi) deniyor. Denildi ifadesi, bu kavlin zayıf olduğunu gösterir. Ancak amel-i kesir olursa o zaman bozar. Şunlar ise mekruhtur:

1- İki ele dayanarak kalkmak veya iki ele dayanarak oturmak mekruhtur.

2- Secdeye inerken pantolon paçalarını iki elle çekmek mekruhtur.

3- İki elin parmaklarını namazda birbirleri arasına koymak mekruhtur.

4- Rükûa eğilirken ve kalkarken iki eli kulaklara kaldırmak mekruhtur.

5- Namazda, secde yerinden taşı, toprağı elleriyle süpürmek mekruhtur.

İki elle yapılması âdet olan bir iş amel-i kesirdir. Yani çok iş yapılmış olur. İki elle yapılan bir iş, bir elle de yapılsa, yine namazı bozar. Mesela, sarık sarmak, elbise giymek, düşmekte olan pantolonunu çekip kayışını bağlamak gibi iki elle yapılması gereken işler, bir elle de yapılsa, amel-i kesir olur, namazı bozar. Bir kadının açılan başörtüsünü, az bir hareketle örtmesi mümkün olmazsa, kapatmaya uğraşması amel-i kesir olup, namazı bozar. Bir elle yapılması âdet olan az bir iş, iki elle de yapılsa namazı bozmaz. Mesela, yanında duran elektrik düğmesine basmak veya söndürmek yahut açık kapıyı iki elle iterek kapatmak gibi işler buna dâhildir.

Murakabe nedir?
Sual: Murakabe nedir?
CEVAP
Sözlük manası, kontrol etmektir. Istılah manası ise, kulun, bütün hâllerinde, Allahü teâlânın kendini gördüğünü bilmesi ve Onu unutmaması demektir. Bir diğer manası da, nefsi kontrol etmek, ondan gâfil olmamaktır.

Nefsin her an gözetilmesi, kontrol edilmesi lâzımdır. Ondan gâfil olursak, nefs, şehvet ve tembelliği ister. Murakabenin esası, her yaptığımızı, her düşündüğümüzü Allahü teâlânın bildiğini unutmamaktır. İnsanlar birbirinin dışını görür. Allahü teâlâ ise, dışını gördüğü gibi, içini yani niyetini, düşüncesini bilir. Bu durumu bilenin, işleri ve düşünceleri elbette dine uygun olur.

Murakabe, Allahü teâlânın her an insanı görmekte ve bilmekte olduğunu düşünmektir. Bu da, doğru namaz kılmakla hâsıl olur. (H. S. Vesikaları)

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Evliyanın çoğu her gece, o gün yapmış olduğu işlerini, sözlerini, hareketlerini, düşüncelerini, her birinin niçin olduğunu anlarlar. Kusurlarını ve günahlarını temizlemek için, tevbe ve istiğfar ederler. Her gece yatarken yüz defa, (Sübhanallahi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber) okuyan, muhasebe yapmış, kendini hesaba çekmiş sayılır. (1/309)
 

Namaz suresini bilmeyen

Sual: Sapıklığı ile ünlü bir yazar, (Yeni Müslüman olmuş, fakat Arapça olarak namaz surelerini bilmeyen bir Fransız, bir Alman veya bir Türk, namazı, surelerin ve duaların tercümelerini kendi diliyle öğrenip kılabilir) diyor. İbadet dilini değiştirmek caiz olur mu?
CEVAP
Asla caiz olmaz. (Fetava-i fıkhiyye)

Çok kimse bilir ki, Kur'an-ı kerimi ezberlemek, kendi dilindeki bir kitabı ezberlemekten çok daha kolaydır. Sure ve dua bilmeyen kimse, bunları bir kâğıda yazıp namaz kılarken karşısına koyar. Öğreninceye kadar böyle okuyarak namazını kılar.

İmam-ı a'zam hariç, İmameyn'e yani İmam-ı Muhammed ile İmam-ı Ebu Yusuf'a göre Mushaf'a veya kâğıda bakarak okumak, Ehl-i kitaba yani Yahudilere ve Hıristiyanlara benzemek kastıyla olursa mekruh olur, fakat Ehl-i kitaba benzemek kastı olmadan okumak, mekruh da olmaz. (Dürr-ül-muhtar, Halebi, Mülteka, Hindiyye, Mecmua-i Zühdiye)

Hiç dua ve sure bilmeyen kimse, buna göre, namazda kağıda bakarak okuyabilir. Şâfiî mezhebinde ise, Mushaf'a veya yazılı kâğıda bakarak okumanın, zaten hiç mahzuru olmaz. Yeni Müslüman olanın veya hiç sure ve dua bilmeyenin, hangi mezhepte olduğu da önemlidir. Kendi mezhebinde caiz olmayan şey, başka mezhepte caizse, o mezhebi taklit ederek o işi yapmakta mahzur olmaz.

Namazı bozan şeyler
Sual: Dışarıdan müdahale etmekle namazı bozanlar nelerdir?
CEVAP
Bazıları şöyledir:

1- İmamdan başkasının duasına âmin demek bozar. Yanımızdaki biri, işitebileceğimiz kadar sesle Fatiha okusa, biz onun okuduğu Fatiha'ya âmin dersek namaz bozulur. Yahut biz yalnız namaz kılarken, yanımızda cemaatle namaz kılınsa, o cemaatin imamı Fatiha'yı okuyunca bizim âmin dememiz namazı bozar, çünkü o kendi imamımız değildir. Yahut biri yanımıza gelip, Allah senin günahlarını affetsin dese, biz de âmin desek namazımız bozulur. Hoparlörden çıkan ses, fen yönüyle de imamın kendi sesi olmadığı için, bu sese âmin demek de namazı bozar.

2- Başkasının sözüyle yerini değiştirmek, mesela imamla beraber iki kişi namaz kılarken, üçüncü bir kişi gelip, imamın yanındaki duran kimseye, arkaya gel dese veya omzuna vursa, o da gelen kimseye uyup geriye gelse namazı bozulur. Kendi arzusuyla, gelirse bozulmuş olmaz.

3- Namaz kılarken yanına gelen biri, biraz çekil de, ben de yanına sıkışayım dese, o da, onun sözüyle yer açsa namazı bozulur, çünkü namazda başkasının emriyle hareket etmiştir.

4- İmamından başkasının yanlışını düzeltmek namazı bozar. Mesela başka birisi Kur'an-ı kerim okurken yanlış okusa, namaz kılan da, kelimenin doğrusunu söylese namazı bozulur, çünkü kendi imamından başkasına cevap verilmiş oluyor. Kendi imamı yanlış okusa düzeltmek yahut âyetin devamını getiremese, ona hatırlatmak bozmaz.

5- Birisi çağırınca veya bir şey sorunca, (La havle ve la kuvvete illa billah) veya (Sübhanallah) yahut (La ilahe illallah) demek namazı bozar. Namazda olduğunu bildirmek için söylerse, namaz fasid olmaz. Sorana cevap maksadıyla söylerse bozulur. Bu inceliğe dikkat edilmelidir.

6- Diliyle veya eliyle başkasının selamını almak bozar. Birisi, biz namaz kılarken, bilerek veya bilmeyerek bize selam verse, biz de alsak veya elimizle aldığımızı bildirsek, mesela elimizi göğsümüze koysak veya başımıza kaldırsak, cevap olacağı için namaz bozulmuş olur.

7- Aksırıp (Elhamdülillah) diyene, (Yerhamükallah) demek bozar, çünkü onun hamd etmesine cevap verilmiş oluyor.

8- Bir musibet, kötü bir haber işitince, (İnna lillah ve inna ileyhi raciun) demek bozar, çünkü o habere cevap verilmiş oluyor.

9- Allahü teâlânın ismi işitilince, (Celle celalühü) gibi bir söz söylemek bozar, çünkü bu da dışarıdan birine cevap vermek sayılıyor.

10- Resulullah efendimizin ismini işitince, (Sallallahü aleyhi ve sellem) demek veya başka salevat getirmek namazı bozar, çünkü bu da dışarıdan birine cevap vermek demektir.

Ateist ve bakteri

Sual: (Zariyat suresinin 49. âyetinde, her şeyin çift yaratıldığı bildiriliyor. Bakterilerin ve diğer tek hücreli canlıların erkek ve dişi olmaması, buna aykırıdır) diyen ateiste nasıl cevap verilir?
CEVAP
Ateistin yanlışı, çift denince sadece erkek ve dişiyi anlamasından kaynaklanıyor. Bu, sadece canlılarla ilgili bir şey değildir, âyet-i kerimede her şey tabiri geçiyor, kâinattaki her şey için, çift tabiri kullanılmıştır. İmam-ı Kurtubi hazretleri buyuruyor ki:

Her şeyi çift yarattık demek, her şeyi iki tür ve birbirinden farklı iki çeşit halinde yarattık demektir. Erkekle dişi, yeryüzüyle gökyüzü, güneşle ay, geceyle gündüz, aydınlıkla karanlık, düzlükle dağlık, cinlerle insanlar, hayırla şer, sabahla akşam gibi farklı şeyler demektir. (Cami'ul Ahkâm)

Erkekle dişi, yerle gök, güneşle ay, denizle kara, yazla kış, hayatla ölüm, tatlıyla ekşi, aydınlıkla karanlık gibi şeyler demektir. (Celâleyn, Medarik)

Görüldüğü gibi, burada bildirilen, sadece cinsiyet bakımından çift olmak değildir. Soğukla sıcak, geceyle gündüz, kötüyle iyi, doğruyla yanlış, haramla helal, çirkinle güzel, cinlerle insanlar, tek hücreliyle çok hücreli gibi, birbirinin zıttı veya farklı cinste olan her şey kastedilmiştir.

Ateistler, akıllarının almadıkları böyle şeyleri eleştiriyorlar. Doğrusu bildirildiği halde, yine ateistliklerine devam ediyorlar. Zaten doğruyu öğrenmek için çalışmıyorlar, Allah kelamı olduğuna inanmadıkları Kur'an-ı kerimde, hata arıyorlar. Asırlardır ısısı ve ışığı eksilmeyen ve her gün düzenli dönen Güneş ile kâinatı yoktan yaratan Allahü teâlâ, hiç yanlış bir şey bildirir mi? Biz açıklayamasak bile, o şey yanlış olur mu? Değil bir karınca, bir ot, bir arpa bile yaratmaktan âciz olan ateistin, uçsuz bucaksız gökleri, göklerdeki gezegenleri, karaları, denizleri, yer altındaki madenleri, soğuk ve sıcak suları, sayısız insanı, cin, melek, hayvan ve bitkileri yaratan Allahü teâlânın kelamında yanlış araması kadar bir ahmaklık olur mu?
 

Zorunlu taklid

Sual: Diğer üç mezhepten birini taklit etmenin zorunlu ve caiz olduğu durumlar nelerdir?
CEVAP
Birkaç örnek verelim:

1- Şafii'ye göre zekâtın, Kur'an-ı kerimde bildirilen sekiz sınıfın her birine verilmesi gerekir. Bunlardan, müellefe-i kulub sınıfı [ve zekât toplayan memur sınıfıyla, kölelikten kurtarılacak borçlu sınıfı] bugün yoktur. Bunları bulup zekât vermek imkânsız olduğu için, Şafiilerin bu sınıflardan sadece birine verebilmek için, Hanefi'yi taklid etmeleri gerekir. (Mektubat-ı Rabbani 3/22)

2- Hacda kadınlara dokunarak, abdestinin bozulma ihtimali olan Şâfiîlerin, Hanefî veya Mâlikî'yi taklid etmesi gerekir. Bu konudaki taklidi kabul edip de başka konularda taklid olmaz demek çok yanlıştır. İhtiyaç olunca, her konuda olur.

Taklidin caiz olduğu durumlara örnekler:

1- Şafii'de sütkardeş olmak için, ayrı ayrı 5 kere, doya doya emmek gerekir. 1-2 kere emen bir Hanefi, (Şafii'de sütkardeş olmaz) diye, sütkardeşiyle evlenemez. Ancak, evlendikten sonra sütkardeş oldukları meydana çıkmışsa, o zaman bir yuvanın yıkılmaması için, Şâfiî taklid edilebilir.

2- Üç talakla boşanan kadın, başka bir erkekle evlenip, o erkek de, bunu boşamadıkça, eski kocasıyla evlenemez. Böyle bir durumda, ilk nikâhları Şâfiî'ye uygun yapılmamışsa, Şâfiî taklid edilerek, Şâfiî'ye uygun nikâh yapmaları caiz olur. (Redd-ül-muhtar)

3- Şâfiî'de, fitre için, buğdayın veya diğer maddelerin kıymeti kadar altın, gümüş vermek caiz değildir. Hanefî taklid edilerek, buğday yerine, değeri kadar altın veya gümüş vermenin caiz olduğu Şemseddin-i Remli'nin fetvasında yazılıdır. (S. Ebediyye)

4- Hanefî'de lavman, orucu bozar. Ancak şiddetli kabızlık çeken, bu sıkıntıdan kurtulmak için Maliki'yi taklid ederek, oruçluyken lavman yaptırırsa, oruca devam edebilir, çünkü Maliki'de lavman orucu bozmaz. (Mizan-ül-kübra)

5- Hanefî'de, ödünç verirken ödeme tarihi belirlemek caiz değildir. İhtiyaç olunca, ödeme tarihi koyabilmek için, Mâlikî'yi taklid etmek caiz olur. (Eşbah)

6- Şâfiî'de, ölü için iskat yapılmaz. Hanefi taklid edilerek iskat yapılabilir. (Neful-enam)

7- Şâfiî'de, oruca imsak vaktinden önce niyet etmek şarttır. Uyumak, unutmak gibi herhangi bir sebeple bunu yapamayan bir Şâfiî, orucunu kurtarmak için, (Bu orucumu Hanefî'ye uyarak tutuyorum) derse oruç sahih olur. Bozulmaktan kurtulmuş olur.

8- Bir işi yapmakta harac olursa, zayıf kavle uyulur. Buna uymakta da harac olursa, başka mezhep taklid ederek yapılır. (İbni Abidin, Hadika)
 

Allah’ın adaleti

Sual: Ateist, (Tanrı, dünyaya gelirken, bana sormadığı, benim görüşümü almadığı halde, yaptıklarımdan beni sorguya çekmesi, adaletine uygun mudur) diyor. Nasıl cevap verilebilir?
CEVAP
Adaletin ne olduğunu bilmediği için ateist böyle konuşuyor. Allahü teâlânın adaletiyle kulların arasındaki adalet çok farklıdır. Yanlış olarak kullara benzetildiği için, ateist işin içinden çıkamıyor. Kendisinin sorguya çekilmesini adaletsizlik olarak görüyor.

İnsanlar arasındaki adalet, bir âmirin, ülkesini idare için koyduğu kanunlar içinde hareket etmesidir. Zulüm ise, bu kanunun dışına çıkmaktır.

Her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâ, hâkimler hâkimi, her şeyin asıl sahibi ve tek yaratıcısıdır. Üstünde bir âmiri, sahibi yoktur ki, Onu bir kanun altında bulundursun. Bundan dolayı, (Allah'ın yaptığı şu iş, adalete uymuyor) denilemez.

Adaletin bir başka tarifi ise kendi mülkünde olanı kullanmak demektir. Zulüm ise, başkasının mülküne tecavüzdür.

Kâinat ve içinde bulunan her şeyin yaratıcısı Allahü teâlâ olduğuna, Ondan başka yaratıcı bulunmadığına, hiçbir kimse, hiçbir şeye sahip olmadığına göre, Rabbimizin yaptığı işler, hiç kimsenin malına, mülküne tecavüz değildir. Allahü teâlâ ne yaparsa yapsın, Onun yaptığı işler için, (Adalete uymuyor) denilemez. Yasak ettiği bir şeyi, daha sonra serbest bırakabildiği gibi, önceden serbest ettiği bir şeyi de daha sonra yasaklayabilir. Mülk Onundur, dilediği gibi kullanır. Kimsenin bir şey sormaya hakkı yoktur. Canlı-cansız, insan-hayvan hepsi Onun mülküdür. Dilediği gibi tasarruf eder, hiç kimse bir şey soramaz. Bize konuşma özelliğini veren de odur. Mülk Onundur. Her şeyi ve herkesi yoktan var eden Odur. (Şöyle yapanı Cehenneme, şöyle yapanı Cennete koyarım) diyerek imtihana soktu. Kazananı Cennete, kaybedeni Cehenneme attı. Aslında imtihan yapmadan da, istediğini Cennete, istediğini de Cehenneme koyabilirdi. Mülk Onundur, başkasının malına mülküne tecavüz yok ki, adalete aykırı densin! Allahü teâlâ, yarattıklarının hepsini Cehenneme atsa, yine adaletsizlik olmaz. Başka birisinin malını atmıyor ki, adalete uymasın. Ama O merhamet etmiş, (Şunları yapanı Cennete koyarım) demiş, bu da Onun bir ihsanıdır. Cehenneme atsaydı, bir şey diyebilir miydik, itiraz edebilir miydik? Ateist gibi itiraz edilse de eline ne geçerdi?

Allahü teâlâ dileseydi, ateisti, kedi köpek olarak da yaratabilirdi. Niye beni hayvan yarattın demeye hakkı olmazdı. Bakkaldan çay ve şekeri alırız, kimimiz onunla çay içeriz, kimimiz de helva yapar, yeriz. Şekerin bir şey demeye hakkı var mı? Ne diye falanca bakkaldan aldığını çayda içtin de, beni helva yaptın diyebilir mi? Madem şeker benim malımdır, mülkümdür; onu dilediğim gibi kullanırım. Başkasının, bu şekerle niye helva yaptın demeye hakkı olamaz.

Bir insan domates alır, bununla salata yapar, tuzlu veya tuzsuz yer, domates buna müdahale edemez. Çöpe atılsa da bir şey diyemez. Bütün meyve ve sebzeler böyledir. Hayvanlar da böyledir. Bir kuzuyu keser, kızartır, yeriz, sucuk yaparız, köpeğe veririz. Kokutup çöplüğe atarız. Kuzu bize, niye öyle yaptın diyemez, çünkü mal bizimdir. Kuzuya sorsak, elbette beni kesme der. Yılana sorsalar, ben yılan değil, aslan olmak isterdim veya insan olmak isterdim diyebilir. Yılanın, beni niye inek yaratmadın, beni niye kadın yaratmadın demeye hakkı yoktur.

Asırlar önce, kölelik devri vardı. İnsan kölesini istediği gibi çalıştırırdı. Köleye hiç sorulmazdı. Sorulsa, niye çalışmak istesin, elbette hür olmak isterdi. İşte bütün insanlar da, Allahü teâlânın kuludur, kölesidir. Yoktan yaratılmıştır. Köle nasıl denileni yapmaya mecbursa, biz köleler de bizi yoktan yaratan Rabbimizin emirlerini yapmak zorundayız. Yapmam diyen şiddetli azaba duçar kalır. Yapan ise sonsuz nimete kavuşur.

Allahü teâlânın, insanları yaratmadan önce de, yarattıktan sonra emir verirken de, kimseye bir şey sorması gerekmez. Sorulsa, insanlar niye kul, köle olsunlar ki, hepsi, ben hükümdar, hatta tanrı olmak isterim der.

Kadının, beni niye kadın yarattın, erkeğin beni niye erkek yarattın demeye hakkı olmadığı gibi, hiç kimsenin de, bizi niye yaratıp dünyaya getirdin, niye bunları emrettin, niye bunları yasakladın demeye hakkı yoktur. Bir buğday tanesini yaratmaktan âciz olan insan, kâinattaki her şeyi yoktan yaratan Allah'a karşı nasıl böyle konuşabilir?

Allah'a inanmıyorum diyen ateist, bir arpa, bir üzüm bir karınca yaratabilir mi? Öyle ise inanmam demesi çok yanlıştır, yarın cezasını da ağır şekilde çekecektir. Kendi vücudunun yaratılışına, aya, güneşe bir baksa, muazzam güce sahip bir yaratıcının olduğunu görür. Hazret-i Ali bir ateiste diyor ki:

(Biz inanıyoruz. Diyelim ki, senin dediğin gibi tekrar dirilmek olmasaydı bile, inanıp ibadet etmekle bizim hiç zararımız olmazdı. Bizim inancımız doğru olduğu için, sen sonsuz olarak ateşte yanacaksın.)

Ateist, her ne kadar, ateistim, yani hiçbir şeye tapmıyorum dese de, mutlaka bir şeye tapıyordur. Nefsine, şeytana, aklına, malına, ilmine, gücüne kuvvetine, güzelliğine tapıyordur. Kitaplarda, (Allah'tan başka şeylere tapan, onlarla beraber Cehenneme atılır) buyuruluyor.

Ateist ölünce, kendi inancına göre, yok olacak. İslamiyet'e göre ise, o Cehennemde sonsuz azap görecektir. İnanan da, sonsuz nimetler içinde yaşayacaktır. Aklı, bilgisi olan bir insan, bu ikisinden elbette, ikincisini seçer. Sonsuz azapta kalmak, bir ihtimal bile olsa, bunu hangi akıl kabul eder? Hâlbuki âhiret hayatı, bir ihtimal değil, binlerce Peygamberin haber verdiği, apaçık bir gerçektir. O halde, biraz aklı ve ilmi olanın, Allah'a ve ahirete inanması gerekir.
 

Haç Müslüman olur mu?

Sual: (Boynuna haç, beline zünnar yani papaz kuşağı takılıp bir kere secdeye gidilirse veya namaz kılınırsa, haç ve zünnar Müslüman olmuş olur. Artık bunlarla namaz kılmakta sakınca olmaz. Diğer küfür alametlerinin hepsi böyledir) diyenler oluyor. Haç ve zünnar Müslüman olur mu? Cebe bir şişe şarap konsa, onunla namaz kılınsa, şarap Müslüman mı olur?
CEVAP
Haç ve zünnar, küfür alametidir. Bunlar secdeye gitmekle, zemzemle yıkanmakla küfür alameti olmaktan çıkmaz. Haç denilen putu, papazların zünnar denilen kuşaklarını ve diğer küfür alametlerini, namaz kılarken kullanmak da küfür olur. Şarapla namaz kılmak sahih olmaz ve şarap cepte olunca Müslüman falan olmaz.

İcma nedir?
Sual: İcma nedir? İcma'ı inkâr küfür müdür?
CEVAP
Eshab-ı kiramın söz birliğine icma denir. Bir şeyi, Eshab-ı kiram, sözbirliğiyle bildirmediyse, Tabiinin sözbirliği bu şey için icma olur. Tabiin de bu şeyi sözbirliğiyle bildirmediyse, Tebe-i tabiinin sözbirliğiyle bildirmeleri, bu şey için icma olur, çünkü bu üç asrın âlimleri yani müctehidleri, hadis-i şerifle övülmüştür. Bunlara Selef-i salihin denir. (S. Ebediyye)

İcma'a uymak farzdır. İcma'ı inkâr ise küfürdür. Hazret-i Ebu Bekir'le Hazret-i Ömer'in hilafetlerini inkâr eden kâfir olur. Cenaze namazının farz-ı kifâye olduğunu inkâr eden de kâfir olur, çünkü bunları inkâr eden, icma'ı inkâr etmiştir. (Redd-ül-muhtar)

Eshab-ı kiramın, açıkça ve her asrın icma'ı ile haber verilmiş olan icmaları, âyet-i kerime ve mütevatir olan hadis-i şerif gibi kuvvetlidir, inkâr eden kâfir olur. Eshab-ı kiramdan bazısının icma edip, diğerlerinin sükût ettikleri icma da, kesin delildir. Gerek Eshab-ı kiram, gerekse âlimler topluluğu, sapıklıkta, yanlış bir şey üzerinde sözbirliği yapmazlar. Bir hadis-i şerif meali:

(Ümmetimin âlimleri, dalalette, sapıklıkta birleşmez.) [İbni Mace, İ. Ahmed, Taberani]

Kur'an-ı kerimde de, Eshab-ı kirama ve salih âlimler topluluğuna uymayanların Cehenneme gideceği bildirilmektedir. Bir âyet-i kerime meali:

(Doğru yol açıkça belli olduktan sonra, Resulullah'a karşı çıkıp, müminlerin [Eshab-ı kiramın ve âlimlerin] yolundan ayrılanı döndüğü sapık yolda bırakır, Cehenneme atarız.) [Nisa 115]

Eshab-ı kirama cemaat dendiği gibi, âlimler topluluğuna da cemaat denir. Üç hadis-i şerif meali:

(Cemaatten bir karış ayrılan, cahiliye ölümüyle ölmüş olur.) [Buhari]

(Sürüden ayrılanı kurt, cemaatten ayrılanı şeytan kapar. Sakın cemaatten ayrılmayın!) [Tirmizi]

(Allahü teâlânın rızası, icma'dadır.) [İbni Asakir]

Ya hep ya hiç

Sual: (Kıyafeti dar olan kadın, bana göre boş yere başını örtmesin ve diğer ibadetleri boşuna yapmasın. Ya hepsini yapsın veya hiç yapmasın) demek, uygun olur mu?
CEVAP
Çok yanlıştır. Din kitaplarına aykırı, indî bir sözdür. Din hakkında şahsi görüşün değeri olmaz. Bana göre böyle olmalı denmez. Bize göre veya size göre demenin ve şahsi düşüncenin dinde yeri yoktur. Din, nakle dayanır. Söylenilen şey, hangi kitapta yazıyorsa onu bildirmesi gerekir.

(Ya hep ya hiç) imanda olur. İmanın azı çoğu olmaz. İman ya vardır, ya yoktur. İmanın şartlarından birini bile inkâr küfür olur. Ama ibadetlerin birini yapmayan veya  günahlardan birini işleyene kâfir denmez. Bazı ibadetleri yapamayana veya bazı günahlardan kaçamayana, sen şu günahı işliyorsun, artık ibadete lüzum yok denmez. Günah küçük olsa da, kaçmaya çalışmalı. Bir günaha alışan, ötekilerini de işlemek isteyebilir. Bir günah, öteki günahları davet eder. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Bütün günahlara tevbe edip hepsinden kaçmak büyük nimettir. Bu yapılamazsa, bazı günahlara tevbe etmek de nimettir. Bunların bereketiyle belki bütün günahlara tevbe etmek nasip olur. (Bir şeyin bütünü ele geçmezse, hepsini de kaçırmamalı) buyuruldu. (2/66)

Birkaç günaha müptela olan kimse, birinden vazgeçmek isterse ona, (Diğerlerini bırakmadığına göre, bu günaha da devam et) denmez. Günah miktarı ne kadar azaltılırsa o kadar iyi olur, çünkü Allah'tan korkarak bir günahtan vazgeçmek iman alametidir.

Çeşitli günahları olan kimse, birini bırakırsa, onun bereketiyle, Allahü teâlânın, merhamet ederek, diğer günahlardan da sakınmayı nasip etmesi umulur. (Ruh-ul-beyan)
 

Misvak kullanmak

Sual: Misvak kullanmanın, birçok faydasının olduğunu duydum. Bir de, ölürken kelime-i şehadeti hatırlamaya sebep olduğu doğru mudur?
CEVAP
Evet, ölürken kelime-i şehadeti hatırlamaya, imanla ölmeye sebep olur. (Dürr-ül-muhtar, Merakıl-felah haşiyesi, Siracül-vehhac, Miftah-ul-Cennet)

Şirinlik muskası
Sual: Bir kadının, kocasının kendisini sevmesi için, büyü yaptırması caiz midir?
CEVAP
Cami-üs-sagîr kitabında, (Bu haramdır, helâl değildir) denilmiştir. (Hindiyye)

Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, karşılığında bir şey istemeden, Kur'an-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak caizdir. (S. Ebediyye)

Kâfire muska
Sual: Kâfire muska yazmak caiz olur mu?
CEVAP
Muskanın faydasına inansa bile, kâfire âyet-i kerimeyle, mübarek isimlerle muska yazmak caiz olmaz. Haram olur. (Fetava-i fıkhiyye)

Allah kimi sever?
Sual: Allah'ın sevdiği bir kul olmak için ne yapmak lazımdır?
CEVAP
İtikadı doğru olup, dinin emir ve yasaklarına riayet eden her Müslümanı Allahü teâlâ sever.

Aşağıdaki vasıflarda olan Müslümanları da, o huylarından dolayı sever. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Allahü teâlâ, güler yüzlü olanı sever.) [Beyhekî]

(Allah muhsindir, muhsinleri [iyilik edenleri] sever.) [Taberani]

(Allahü teâlâ, güzeldir, güzeli [güzel işleri] sever. Cömerttir, cömertliği sever. Temizdir, temizliği sever.) [İ. Adiy]

(Allahü teâlâ, yumuşak davrananı sever.) [Müslim]

(Allahü teâlâ, çok affedicidir, affetmeyi sever.) [Hâkim]

(Allahü teâlâ, tektir, teke riayet edeni sever.) [İbni Nasr]

(Allahü teâlâ, yaptığı işi hakkıyla [temiz, güzel] yapanı sever.) [Beyhekî]

(Allahü teâlâ, yardım isteyenin yardımına koşulmasını sever.) [İ. Asakir]

(Allahü teâlâ, tevbekâr genci sever.) [Ebu-ş-Şeyh]

(Allahü teâlâ, gençliğini Allah'a itaat yolunda geçiren genci sever.) [Ebu Nuaym]

(Allahü teâlâ, meslek sahibi olan ve mesleğinde maharetli mümini sever.) [Taberani]

(Allahü teâlâ, eski dostluğunu devam ettireni sever.) [Deylemî]

(Allahü teâlâ, mazlumun ve darda kalanın yardımına koşanı sever.) [Beyhekî]

(Allahü teâlâ, ısrarla dua edenleri sever.) [Beyhekî]

Zaman gittikçe kötüleşir

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dünyayı yaşanmaz hale getiren, insanlardır. Dünyanın yani taşın toprağın ne suçu var! İnsanın insana yaptığı kötülüğü, hiçbir kedi kediye, hiçbir aslan aslana yapmıyor. Dinimizde kalb kırmak haramdır, 70 defa Kâbe'yi yıkmaktan daha büyük günahtır. Böyle büyük bir günahı, imanı en zayıf olan Müslüman bile, hatırından geçirmez. Adam öldürmek, içki içmek ve hırsızlık bile, kalb kırmanın yanında hafif kalır.

Âhir zamanda yaşayan Müslümanların işi zordur. Onların iki mesuliyeti vardır. Biri, Müslümanın kendisini, çoluk çocuğunu ateşten kurtarmak mesuliyeti, biri de, fitneye sebep olmadan İslamiyet'i yayma mesuliyetidir. Emr-i marufu terk etmek büyük günahtır. Emr-i maruf yapayım derken bir de fitneye sebep olursa, o zaman daha büyük günah olur.

Zaman gittikçe kötüleşecek, bu fırsat da her zaman olmayacak, (Bir zaman gelecek fitneler o kadar yayılacak ki, hakiki Müslümanlar fitneye bulaşmamak için dağlara kaçacak, yiyecek bir şeyler bulamayıp, ot yiyecekler. O gün oklarınızı, yaylarınızı kırın! Kılıçlarınızı taşa vurun! Fitneye karışmayın) hadis-i şerifinde bildirilen günler de elbette gelecektir.

Fitne çıkarmadan emr-i maruf yapma fırsatı varsa, bunu iyi değerlendirmek gerekir. Yapılacak bir hayırlı hizmeti, yarın yaparım diyerek geciktiren, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından bir kitap fazla vermeyi, yarın veririm diyerek erteleyen, o gün kaybeder. Hiç kimsenin yarına çıkacağı belli değildir.

Dünya karanlığa gidiyor, çünkü Peygamberler güneş gibidir. Eskiden güneşler batar, yeni bir güneş doğardı. Bin senede olsa bile, muhakkak güneş gelirdi. O resulün gelmesi yeterliydi. İsterse, inanan bir kişi olsun, bütün dünya onun bereketine kavuşurdu. Bütün insanlar güneşin varlığını inkâr etse, güneşin nurunu söndüremez. Güneş güneştir, o yine, feyzini, bereketini, nurunu verecektir. Peygamber efendimiz vefat edince, son nübüvvet güneşi de battı. Bir daha güneş doğmaz, fakat ortalık da birdenbire kararmaz. Nasıl güneş battığı zaman biraz alacakaranlık olur, ondan sonra biraz daha kararır, gittikçe kararmaya devam eder. Karartı arttıkça da, yıldızlar çıkar, ay çıkar, ama hiçbiri güneşin yerini tutamaz. Bununla beraber ayın ve yıldızların ışığı zifiri karanlıktan korur. İşte, âlimler, evliya zatlar ve bunların kitapları da, ay ve yıldızlar gibidir. Karanlıkta yolumuzu aydınlatırlar. Onlar da kaybolursa, yolumuzu bulmamız imkânsızlaşır.
 

İmanı korumak için

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Kıyametin yaklaşmasıyla karanlıklar artar. Karanlık arttıkça, insanların çarpışması da artar, o ona çarpar, o ona çarpar. Ortalığı karartan ise haramların, bid'atlerin ve küfrün zulmetidir. Öyle ki, İmam-ı Rabbani hazretleri, asırlar önce, kendi zamanı için, (Bid'atler o kadar çoğaldı ki, dünya karardı) buyuruyor. O zaman bid'atler ortalığı karartmıştı. Âhir zamanda ise, küfrün zulmeti ortalığı karartıyor.

(Âhir zamandaki ümmetim, emirlerin onda birini yapsalar, kurtulurlar) hadis-i şerifindeki onda birden maksat, imanı koruyup, doğru imanla ölmektir. Bunu başaran kurtulur, çünkü ahir zamanda en büyük felaket, imansız ölmektir. İmansız ölen, sonsuz Cehenneme gider. Bu zamanda helal ve haram o kadar karıştı ki, çok kimse haramları bilmiyor. Haramın birini hafif gören imanını kaybeder.

Peygamber efendimiz, (Âhir zamanda gelecek ümmetimin en büyük derdi, imanı korumak ve kurtarmaktır. En büyük felaketi ise imanı kaybetmektir) buyuruyor. İbadetler, bizi kurtarmaz, ama imanı korumaya yardımcı olduğu için çok kıymetlidir. Bu, şuna benzer: Mesela, müthiş bir fırtına var. Bu fırtınadan mum ışığını korumak için, onun sönmemesi için, 20-30 tane içi içe cam muhafazaya koymak lazımdır. Açıkta kalan mum hemen söner. Bu yüzden, âhir zamanda daha çok ibadet yapmak gerekir. İmanı kurtarmak için, daha çok ihlaslı olmak gerekir. Hâlbuki eskiden imanı kurtarmak, bu kadar zor değildi, çünkü o zamanlar böyle bir fırtına yoktu. Cam olmasa bile, mum yine yanıyordu. Her taraf sükûnet içindeydi. Mumlar sönmeden yanıyordu, üstelik mum çoktu. Bugün nur kalmayınca, küfürler ve haramlar tabiî bir hâl aldı. İşte bu durum çok tehlikelidir. Çok daha kötü günler gelecek, zaman gittikçe kötüleşecektir.

Kâfir olarak ölmenin yanında, günahkâr olarak ölmek büyük saadettir. Günahkâr, er geç kurtulur. (Büyük günahı olanlara şefaat edeceğim) ve (İmanla öl, gerisine karışma) hadis-i şeriflerine uyarak imanı kurtarmaya çalışmalı. Bu da Ehl-i sünnet itikadında olmak ve haramlardan sakınıp ibadetleri yapmakla mümkün olur. İmanımızı muhafaza için, Peygamber efendimizin bildirdiği, (Allahümme innî e'ûzü bike min en-üşrike bike şey-en ve ene a'lemü ve estağfirü-ke li-mâ lâ-a'lemü inneke ente allâmülguyûb) duasını, sabah akşam okumalı. (Allah'ım bilerek şirk koşmaktan sana sığınırım. Bilmeyerek koştumsa beni affet, Sen her şeyi bilirsin) manasındadır. (La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah) diyerek imanı sık sık tazelemeli. Küfre sebep olan söz ve işlerden uzak durup, imanı korumaya çalışmalı. Allahü teâlâ hepimizi küfür felaketinden muhafaza etsin, iman selameti versin!
 

Bu din edep dinidir

Sual: "Peygamberimizin yaşadığı zaman ve koşullarla ilgili boyutu yöresel olup, evrensel değildir. Bunun için Peygamberimizin kendi örf-âdetleri ve o zamanki uygulamaları din açısından bizi bağlamaz" demek caiz midir?
CEVAP
Bizi bağlamaz sözü çok çirkin ve nahoştur. Çünkü imam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
Peygamber efendimizin âdet olarak yaptığı şeyleri yapmamak bid'at değildir. Bunları yapıp yapmamak, ülkelerin ve insanların âdetlerine bağlı olup, dini hükümler değildir. Her ülkenin âdeti başka başkadır. Hatta bir ülkenin âdeti zamanla değişir. Bununla beraber, âdete bağlı şeylerde de [bir mazeret yoksa] Resulullaha tâbi olmak, dünya ve ahirette insana çok şey kazandırır ve çeşitli saadetlere yol açar. (Mekt. 2/55)

Bu din edep dinidir. Sualdeki çirkin ifadede her ne kadar örf ve âdetler kastediliyorsa da, Allahü teâlâya ve Onun âlemlere rahmet olarak gönderdiği Resulüne karşı edebi muhafaza etmeli. Muhatap şu veya bu zât değil, Allah ve Resulüdür. Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
(Resulullahta sizin için [uyulması gereken] güzel örnekler vardır.) [Ahzab 21]

(Resulüm, kendi arzusu ile konuşmaz. Onun [dini hükümlere ait her] sözü vahiydir.) [Necm 3, 4]

(Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]

(Resulüm de ki; "Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin!") [Al-i İmran 31]

Böyle yüce bir Peygamberin, sünnet-i zevaid olarak yaptıkları, giyiniş şekli, yürümesi, konuşması, sakal bırakması, sarık sarması, sağdan başlaması gibi âdetleri bizi bağlamaz demek çirkin bir söz değil midir?

Flört etmek uygun mu?

Sual: Evlenecek tarafların, iyi niyetle, birbirlerini daha iyi tanımaları için, flört etmeleri, nikâhsız beraber yaşamaları niye uygun değildir?
CEVAP
Evlenecek gençlerin flört denilen bir arkadaşlığa asla ihtiyaçları yoktur. Hatta flörtün birçok sakıncası da vardır:

Flörtte tuzak vardır. Flörtte çok defa, kız, erkek tarafından kandırıldıktan sonra terkedilir.

Flört, gençlerde gafilce tecrübelere yol açar. Bu tecrübelerin çoğu, kötü şekilde sonuçlanır. Tecrübe için insan, cebine barut koyup kendini tehlikeye atmaz. Ateşle barut bir arada durmaz. Yılan acaba nasıl sokar diye yılanla oynanmaz.

Flört, akıl mantık hislerini alt üst eder. Flörte alışan, sık sık arkadaş değiştirir. Kızı kandırıp terkeden erkek hain, kandırılan kız da maskara durumuna düşer. Flörtte çok defa, iffet elden gider. Namuslu Müslüman bir kız için bundan büyük felâket olamaz. Flört, birçok gençleri serseri, müsrif ve perişan eder. Gençler arasında aşağılık kompleksi, kıskançlık, kin, nefret, karamsarlık, düşmanlık, anarşi ve çeşitli ruhî bunalımlar doğurur.

Flört arzusu, tenhada buluşmaya davet eder. Sonunda, birçok gencin başı belâya girer. Bu arkadaşlıkta iş eğlenceye dökülünce, genç erkeğin güveni sarsılır. Önce kızı zorlar, arzusuna kavuşunca da kızı ayıplar, ahlâksız diye ona hakaret eder. Genelde bu hissî eğlencelerden sonra hep soğukluk olur.

Genç erkek, kokladığı çiçekten hemen doyar, sonra başka bir renk, başka bir çiçek arar. Artık bu sahne onu avutmaz, ondaki esrar, onu çeken cazibe, bağ ve düğümler çözülmüştür. O artık başka bir cazibe, daha esrarlı bir düğüm ister, başka eğlenceleri kovalar. Bu bakımdan flört hususunda kız veya kadın, çok hassas olmalıdır.

Başından böyle işler geçmemiş bir gence, bunlar anlamsız gelir. Çünkü birisine gönlünü kaptıran genç, kendisine verilecek nasihati, deli saçması kabul eder. Onun için Peygamber efendimiz, (Sevgi insanı sağır ve kör eder) buyurdu.

Sağıra ne anlatsanız duymaz. Köre bütün renkleri gösterseniz, birini diğerinden ayıramaz. Seven kimsenin de gözüne bir şey görünmez. Morfinman gibi olur. Her bakımdan yanlış da olsa, yine onunla evlenmeyi ister.

Atalarımız da demişler ki:
Âşık ile delinin farkı, biri gülmez, biri ağlamaz.
Aşk başta karar etse, akıl firar eder.
Aşk bir deryadır, dalmayan bilmez.
Bir yiğit ne kadar kahraman olsa, sevdiğine yenilir.
Sevda geçer yalan olur, sonu sokar yılan olur.

Flört sonucu evlenen gençlerin çoğu sonunda pişman olmuştur. Bu bakımdan salih ana babanın tavsiyelerine mutlaka uymalıdır! Ana baba, oğlunun veya kızının evleneceği kişiye, evlâtlarının gözü ile bakmaz. Acı tecrübelerin verdiği firasetle bakar. Atalarımız, (Ulu sözü dinlemeyen uluyakalır) demişlerdir.

Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Hasan Herken de, (Flörtle evlenenler, boşanmaya daha yatkın oluyorlar) diyor. (Net Gazete)

Bütün bu mahzurlarından başka asıl önemli olan, dinimiz, nikâhsız gezip tozmayı haram etmiştir. Haram edilen bir şeyde ise, fayda aranmaz. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Allahü teâlâ haramda şifa tesiri yaratmadı.) [Buhari, Hâkim]

Evlenecek olsalar bile, dini nikahı olmayan erkekle kadın, dinen birbirine yabancıdır. Bu konudaki birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Erkeğin kadına, kadının da erkeğe [şehvetle] bakması haramdır.) [Taberani]

(Harama bakmak, şeytanın zehirli okudur. Allahü teâlâdan korkup yabancı kadına bakmayana, zevkli bir iman nasip olur.) [Ramuz]

(Kişinin başına demirden bir şişin batırılması, nikah düşen bir kadına dokunmasından daha hafif kalır.) [Taberani, Beyheki]

(Yabancı kadınla kucaklaşan, şeytanla beraber zincire vurulup ateşe atılır.) [Şir'a]

(Kadınlarla bir arada yalnız kalmaktan sakının. Allah'a yemin ederim ki, bir kişi bir kadınla yalnız kalınca, aralarına şeytan girer. Bir kimsenin çamurlu bir domuzla sıkışmış durumda olması, o kimse için kendine helal olmayan bir kadına dokunmasından daha hafiftir.) [Taberani]

(Ey gençler, namusunuzu koruyun, zina etmeyin! İyi bilin ki, namusunu koruyana Cennet vardır.) [Hakim]

(Kötülükten korunmak için, nikahlı yaşayın ve iffetli olun!) [İbni Asakir]

(Ey kadınlar, ancak mahreminiz olan erkeklerle konuşun, mahreminiz olmayanlarla konuşmayın!) [İbni Said]

(Yabancı kadına şehvetle bakmak göz zinasıdır, onu tutmak el zinasıdır, ona gitmek ise ayakların zinasıdır.) [R.Nasıhin]

Facebook'ta eş aramak
Sual: Facebook ve benzeri sitelerde, kitap tanıtımı veya başka maksatlarla kurulan gruplar var. Buralarda, karşı cinsle tanışıp konuşuluyor, hatta internet üzerinden Messenger'da sesli ve görüntülü görüşülüyor. Bu görüşmeler, evlenmek gayesiyle olursa caiz olur mu?
CEVAP
Kesinlikle caiz olmaz. Bu da bir flört çeşididir. Flört yaparak eş bulunmaz. Görüştüğümüz uygun birisi bile olsa, bu yolla bulmak caiz olmaz. Hele genç kızların, böyle sitelere üye olmaları hiç uygun değildir. Kötü niyetli veya cahil kimselerin oyununa gelmelerine, evden kaçarak buluşmalarına bile sebep olabilir. Hiç kötü bir şey olmasa bile, görüşmenin kendisi kötüdür.
 

Evlilik görüşmesi

Sual: Müslüman bir erkek ile kız, evlenmeden önce, aralarındaki görüşmeler nasıl olmalı, neler konuşulmalı ve neler sorulmalı? Bunların yanında, başka bir kimsenin olması gerekir mi?
CEVAP
Kız ile erkeğin oturup pazarlığa girişmeleri doğru değildir. Yani sünnet olan o görüşme pazarlık yeri ve zamanı değildir. Birbirine uygun olup olmadıkları, zaten aileler arasında konuşulur, sorulup araştırılır. Her bakımdan evlenmeleri uygun görülürse, kız ile oğlanın görüşmesi ondan sonra olmalıdır. Namaz kılıyor mu, yeterli geliri var mı, hangi okulu bitirdi, mizacı, huyu nasıldır, ehliyeti var mı, oğlan annesi ile mi oturacak gibi öğrenilmesi istenen şeyler, daha önce aileler arasında konuşulup halledilir. Yani aileler araştırıp, evlenmeye mani halleri olmadıkları meydana çıktıktan sonra, gençlerin, fiziki olarak birbirini görmeleri sağlanır. Bu da çok kısa olabilir.

Görüşme, halvete mani olacak şekilde olmalıdır. Mesela, odanın kapısı, hafif aralıklı olmalı veya kızın mahrem bir erkek akrabası bulunmalı, yahut erkeğin mahrem bir kadın akrabası olmalı. Mesela annesi, bacısı, halası, teyzesi, ninesi olabilir. Kızın veya oğlanın babası da, içeride durabilir.

Oğlanla kız birbirlerinin dengi ise, buna büyüklerin tavsiye ve tecrübeleri de eklenince, artık ince eleyip sık dokumak uygun olmaz.

Eskiden, çocuklarını evlendirecek olanlar, büyük bir zata sorarlar, o da, uygun dedikten sonra evlendirirlermiş. Zamanla, sormadan iş yapıyor denilmesin diye sormalar başlamış. Uygun denmesine rağmen, (Kız istemiyor, oğlan beğenmiyor) diyerek o zatın sözüne uymuyorlarmış. Bu aileler, tekrar, (Başka bir talip var mı) diye sordurunca, o zat da, (Bizim bulduğumuzu beğenmiyorlar, kendileri at pazarından baksınlar) dermiş.

Şu halde, kime danışıyorsak, söz dinleyeceksek danışmalıyız, dinlemeyeceksek hiç danışmamalıyız.

Mükemmel İnsan Nasıl Olur

Sual: Bir Müslüman olarak insanlara karşı nasıl davranmalıyız?
CEVAP
Herkes çevresinde ve işyerinde çeşitli karakterde insanlarla karşılıyor. Bir Müslüman olarak onlara karşı hareketlerimizi bilmemiz gerekir. İmam-ı Gazali hazretleri insanları dört kısma ayırmaktadır:
1- Yiyip içmek ve zevk etmekten başka bir şey bilmeyenler.
2- Şiddet, zulüm ile hareket edenler.
3- Hile ile etrafındakileri aldatanlar.
4- Güzel ahlak sahibi olan, gerçek Müslümanlar.

Unutmamak gerekir ki, her insanın kalbinden Allahü teâlâya giden bir yol vardır. Bütün mesele, bu yoldan İslam nurunun insanlara ulaştırılmasıdır. O nuru kalbinde hisseden bir insan, hangi kısımdan olursa olsun, yaptığı kötülüklere pişman olur ve doğru yolu bulur.

Eğer bütün insanlar, İslam dinini kabul etseler, dünyada kötülük, hile, savaş, anarşi ve zulüm kalmazdı. Bunun için, tam ve mükemmel bir Müslüman olmaya gayret etmek ve Müslümanlığın esasını ve inceliklerini izah ederek, ve kendimiz de yaşayarak bütün dünyaya yaymak, herkesin boynuna düşen bir borçtur. Bunu yapmak cihad olur.

Hangi dinden olursa olsun bütün insanlara, dinimizin emrettiği şekilde, daima tatlı dil ve anlayışla hitap etmelidir. Müslüman olmayanın yüzüne karşı, kâfir, dinsiz diyerek, onun kalbini incitmenin günah olduğu, böyle söyleyenin cezalandırılması gerektiği, fıkıh kitaplarında yazılıdır. Maksat, herkese İslam dininin yüceliğini anlatmaktır. Bu cihad da, ancak tatlı dille, sabır, ilim ve imanla olur.

Bir kimseyi bir şeye inandırmak isteyenin önce kendisinin ona inanması şarttır. Mümin ise, hiçbir zaman sabrını kaybetmez ve inandığını anlatmakta zorluk çekmez. İslam dini kadar, açık ve mantıki hiçbir din yoktur. Bu dinin esasını anlayan, herkese bu dinin biricik hak din olduğunu kolaylıkla ispat edebilir.

Kâfir olmak, yani Müslüman olmamak, her zaman ve her yerde kötüdür. Çünkü küfür, insanı dünyada ve ahirette felakete götüren zararlı bir inanış ve bozuk bir yaşayıştır. Bununla beraber, başka dinden olan kimselerin hepsini, kötü huylu bir insan kabul etmemelidir. İçlerinde iyiliğe elverişli kimseler bulunabilir.

Allahü teâlâ, İslam dinini, insanların dünyada rahat ve huzur içinde, kardeşçe yaşamaları ve ahirette sonsuz azaplardan kurtulmaları için göndermiştir. Kâfirler, yani Müslüman olmayanlar, bu saadet yolundan mahrum kalmış zavallı kimselerdir. Bunlara, acımalı ve incitmemelidir! Bunları gıybet etmek bile haramdır. Bunlar, şeytanın veya Müslümanlıktan haberi olmayanların aldattıkları zavallı kimselerdir. Bunların çoğu, Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, yanlış yola saptırılmış insanlardır. Biz bunlara sabır ile, tatlı dille, akıl ve mantık ile doğru yolu göstermeliyiz!

İslam dini, ırk, milliyet, siyasi inanç, dil ve tahsil seviyesi ayırmaksızın, her insanın şeref ve itibarına hürmet eder. Herkes aynı haklara, aynı itibara sahiptir. Ferdin, muayyen bir topluluğun, hatta yalnız Müslümanların değil, bütün insanlığın, hür ve medeni bir hayat seviyesine ulaşmasını emreder. Bu sebeplerden dolayı da, yabancılar arasında Müslümanlık yayılmaktadır. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde bütün insanları doğru yolda bulunmaya davet ediyor. Doğru yola kavuşan insanın, geçmişteki bütün günahlarını affedeceğini vaad buyuruyor.

İslam ahlakı ile yaşamak 
Ateist genç diyor ki: 
Din insanları uyuşturur, tembel yapar, sağlıklı düşünemez, çalışmayı, ilerlemeyi engeller, binlerce yasak ve emirlerle insanı köle haline getirir. Kısaca yaşamı zindan eder. Hiçbir kayda ve şarta yani bir kurala bağlanmayan ise, huzur içinde yaşar.
CEVAP
Bu sözlerin hiçbir ilmi değeri yoktur. Kuralsız yaşamak insanlara mahsus değildir. Emir ve yasaksız toplum hayal edilemediği gibi, beraber yaşayan iki kişiye bile kurallar gerekir. Birisi uyurken ötekinin gürültülü şekilde çalışması uygun olur mu? Kuralsız toplum olmaz. Kuralsız oyun bile olmaz. Yolda yürümekte bile kural gerekir. Trafikteki kurallar olmasa ne olur? Elbette kargaşa olur.

İnsanların, sağlam ve rahat, neşeli yaşamaları ve ahirette sonsuz mutluluğa kavuşmaları için Allahü teâlâ, insanlara gerekli bütün nimetleri yarattı. Bunlardan nasıl yararlanacağımızı, nasıl kullanacağımızı, Peygamberleri aracılığı ile gönderdiği kitaplarında bildirdi. Bu bilgilere Din denir.
İslamiyet'in koyduğu kurallar, sadece ahirette değil, dünyada da rahat içinde yaşamaya sebep olur. Bir ateist bile, İslam ahlakına uygun yaşarsa, dünyada rahat ve huzur içinde olur. Mesela, bir eczanede yüzlerce ilaç vardır. Her ilacın kutusunda tarifesi vardır. İlacı, tarifeye uygun kullanan, yararını, tarifeye uymayan zararını görür. Yeni bir makine, cihaz imal edilince, içine prospektüsü [tarifesi] konur. O cihazı yapan, aletin sağlıklı çalışabilmesi için nelere dikkat edilmesi gerektiğini bilir. İnsanları yoktan yaratan da, onun sağlıklı çalışabilmesi için ne yapması gerektiğini elbette bilir. Kur'an-ı kerimde, (Yaratan hiç bilmez mi?) buyuruluyor. (Mülk 14)

İşte İslam ahlakına uygun yaşayan insan, inanmasa bile Allah'ın yarattığı nimetlerden fayda görür. Branşında uzman olan bilim adamı, incelediği zaman İslamiyet'in o hususta bildirdiği kuralın faydalarını bulur. Yabancı bir bilim adamı diyor ki: "Namazdaki hareketler beden için çok faydalı jimnastik hareketleridir. Gün gelecek, [Bağnaz olmayan] doktorlar bunu reçetelerine yazacaklardır." Oruç, zekat, sadaka [yardımlaşma], sünnet olmak, temizlik, az yiyip az içmek, az uyumak, istişare, kanaat, tevekkül, sabır, kul hakkı, adalet için yazılıp çizilenleri çok kişi biliyor. Bunların tam ve en iyi şekli İslam ahlakında vardır. Bir ateist bile bunları uygulasa dünyada faydasını görür. Müslüman olarak uygularsa, o zaman kalbinde sevgiden hasıl olan Allah korkusu da olacağı için, hiç kimse olmasa bile, hiç kimse anlamasa bile, hiç kimse yakalayamasa bile, bu kurallar dışına çıkmaz, başkasına zarar vermez. Veriyorsa, sevgisinde, kusur var demektir. Bunun suçu da kurallarda değil, kendisindedir.

Kurallara uyabilmek için beden ve ruh sağlığı çok önemlidir. Rahat, huzur buna bağlıdır. Bunun önemi gün geçtikçe daha iyi anlaşılmaktadır. Halbuki bu 1400 küsur yıldır İslam ahlakının temeli olup, emir ve tavsiyelerin başında yer almaktadır. Bir hadis-i şerifte İslami bilgilerin beden ve ahlak bilgisi olarak ikiye ayrıldığı, bu ilimler içinde bedeni koruyan sağlık bilgisi ile ruhu koruyan din ahlak bilgisinin önemi bildirilmektedir. Demek ki her şeyden önce, ruhun ve bedenin zindeliğine çalışmak İslamiyet'in emridir. Hatta İslamiyet, beden bilgisini, din bilgisinden önce öğrenmeyi emrediyor. Çünkü, bütün iyilikler, bedenin sağlam olması ile yapılabilir. İslamiyet'te ruh temizliği esastır. Yalancı, hilekâr, insanları aldatan, haksızlık eden, insanlara yardım etmeyen, büyüklenen, yalnız kendi çıkarını düşünen bir kimse, ne kadar ibadet ederse etsin, hakiki bir Müslüman sayılmaz.

Mükemmel insan 
Yukarıdaki yazımızda, bir ateistin bile, inanmadığı halde, İslam'ın güzel ahlakına uygun yaşadığında, dünyada rahata kavuşacağını bildirmiştik. Şimdi mükemmel insanı bildiriyoruz.

Mükemmel insan nasıl olur? Bazı vasıfları şöyledir:

Güler yüzlü, tatlı dilli, doğru sözlüdür. Kızmaz, kızsa da zararlı iş yapmaz. Büyüklenmez, son derece mütevazı, alçak gönüllüdür. Kendisine başvuran herkesi dinler ve imkan buldukça yardım eder. Vakarlı, kibar, ağır başlı, haysiyetlidir. Ailesini ve vatanını sever. Ana babasına, hocasına, âmirine karşı saygılıdır. Kumar oynamaz, uyuşturucu kullanmaz, sarhoş olmaz, yalan söylemez, hırsızlık, gasp yapmaz, kimsenin hakkına tecavüz etmez. Hiç kimsenin canına, malına, ırzına dokunmaz. Hasetçi değildir. Başkasının zararına sevinmez. Onlara karşı kin beslemez. Üç günden fazla dargın durmaz, küsmez. Yumuşaktır, fakat pasif değildir. Cömerttir, cimri değildir. Dedikodu etmez, suizanda bulunmaz. Sözünde durur kimseyle alay etmez, onlara zulmetmez. Hainlik etmez. Sahtekâr değildir. Fitne çıkarmaz, özür dileyeni affeder. Vaktini boş geçirmez. Lüzumsuz şeylerle uğraşmaz. Ancak faydalı şeylerle meşgul olur.

Yukarıdaki emir ve yasaklar sadece İslamiyet'te vardır. Müslüman, bu emir ve yasaklara uyduğu ölçüde mükemmel insandır. Tam uyabilirse mükemmelliği de tam olur. Allahü teâlânın evliya kulları böyledir. İslam dini kadar, açık ve mantıki hiçbir din yoktur. Bu dinin esasını anlayan, seven ve uygulayan bir kimse, dünya ve ahirette mutlu olur. Eğer bütün insanlar, İslam ahlakı üzere yaşasalar, dünyada ne kötülük, ne hile, ne savaş, ne şiddet ve ne de zulüm kalırdı. Bunun için, mükemmel bir insan olmaya gayret etmek lazımdır.

Yukarıdaki hususlar İslamiyet'in emirleridir. Yerimizin müsaadesi ölçüsünde birkaçını alalım. İyi insan, iyi ahlaklı insan demektir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Ahlakınızı güzelleştiriniz.) [İbni Lal]

(Sizin imanca en güzeliniz, ahlakça en güzel olanınızdır.) [Hakim]

(Ben güzel ahlakı bildirmek için gönderildim.) [Beyheki]

(Güzel ahlak, senden kesilen akrabanı ziyaret etmek, sana vermeyene vermek, sana zulmedeni affetmektir.) [Beyheki]

(Din, güzel ahlaktır.) [Deylemi]

(En faziletli mümin ahlakı en güzel olandır.) [Tirmizi]

(Mallarınızla herkesi memnun edemezsiniz. Güler yüz ve tatlı dil ile, güzel ahlakla memnun etmeye çalışınız!) [Hakim]

(Yumuşak davran! Sertlikten sakın! Yumuşaklık insanı süsler, çirkinliği giderir.) [Müslim]

(En iyi kimse, huyu en güzel olandır.) [Buhari]

(Yumuşak huylu kimseye, dünya ve ahiret iyilikleri verilmiştir.) [Tirmizi]

(Halka kolaylık, yumuşaklık gösteren Müslümanın Cehenneme girmesi haramdır.) [İ. Ahmed]

Bir kimse Resulullah efendimizden nasihat istedi, (Kızma, sinirlenme) buyurdu. Birkaç kere sorunca, hepsine de (Kızma, sinirlenme) buyurdu. (Buhari)

Güzel ahlak hakkında İslam âlimleri buyuruyor ki: 
Her binanın bir temeli vardır. İslam'ın temeli de güzel ahlaktır. Güzel ahlak; güler yüzlülük, cömertlik ve kimseyi üzmemek demektir. Güzel ahlakın en azı, meşakkatlere göğüs germek, yaptığı iyiliklerden karşılık beklememek, bütün insanlara karşı şefkatli olmaktır. Güzel ahlak, Yaratandan dolayı, yaratılanları hoş görüp, onların eziyetlerine sabırdır. Bir Müslümana çatık kaşla bakmak haramdır. Güler yüzlü olmayan mümin sıfatlı değildir. Herkese karşı güler yüzlü olmalı. Kısacası Müslüman, hasreti çekilen insan demektir.

Sır Saklamak

Sual: Sır saklamanın önemi nedir?
CEVAP 
Sır, gizli kalması ve herkese söylenmemesi gereken şeydir. Başkaları duyunca, ya mahcup oluruz veya o işi başaramayız. Bu bakımdan sır saklamak, başarının önemli sebeplerinden biridir. Sır sayılabilecek işler gizli tutulmalıdır.

Bir çok devlet adamı, başarılarının en mühim sebebinin sır saklamak olduğunu bildirmişlerdir.
Padişahlar daima öyle bir yol tutmuşlar ve öyle hayat sürmüşlerdir ki, sırlarını hiç kimse, hatta hanımları da bilmezdi. Fatih Sultan Mehmet Hanın, "Yapacağım işleri, sakalımın bir kılı bile bilse, onu kopartırım" dediği meşhurdur.

Sırrını söyleyen ekseriya pişman olur. İnsan, söylemediği sözün hakimi, söylediği sözün mahkumudur. Herkes kolay sır saklayamaz.

Hikmet ehli diyor ki:
Sır, insanın esiridir. Açıklayınca, insan ona esir olur.

Sırrını hiç kimseye söyleme! Akıllıya söylersen, seni zelil görür. Ahmağa söylersen, başkalarına söyleyerek sana hıyanet eder.

Sırrını söylersen, senin kendi gönlüne sığmadı demektir. Başkasının gönlüne sığmasını nasıl beklersin? Kendi sırrına senin gönlün dar gelirse, başkasının gönlü geniş gelir diye hiç bekleme. Otur kendini ayıpla!

Akıllı kimse, sır küpüdür.

Sırrını anlatmanı isteyene, sırrını söyleme, sırrını ifşa eder.

Ahmağın kalbi ağzında, akıllının dili kalbindedir. [Yani ahmak sır saklayamaz, akıllı sırrı ifşa etmez.]

Bir kişiye söylenen sır, sırlıktan çıkar.
Açma sırrını dostuna, [dostunun da dostu vardır] o da söyler dostuna.

Kerem sahibi ile, 
aran açılsa bile,
İyiliğini söyler, 
kötülüğünü gizler.


Kötülere gelince, 
dostluk sona erince,
İyiliğini gizler, 
kötülüğünü söyler.

Sırrı gizleyebilen insan, çok az olduğu için, sırrımızı başkalarına söylememiz uygun olmaz. Başkalarının bize söylediği gizli şeylerini de, adeta unutmalıyız, hiç kimseye söylememeliyiz! Cenab-ı Hakkın bir ismi de Settardır. Ayıpları, çirkin işleri gizler. İnsanların ayıplarını gizleyen kulunu da sever. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Arkadaşının aybını gizleyen, bir ölüyü diriltmiş gibi sevap kazanır. Allahü teâlâ böyle kimsenin dünya ve ahirette ayıplarını örter.) [Hakim]

Bir sözünün duyulması, o kimseye zarar verecekse, o kimse "Bunu kimseye söyleme" demese bile, o sözü gizlemelidir! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Bir kimse, etrafına bakınarak bir söz söylerse, o söz dinleyene emanettir.) [Tirmizi]

(İki kişiden birinin, diğerinin duyulmasından hoşlanmadığı, aralarında konuştukları bir şeyi, başkasına söylemesi helal olmaz.) [Hakim]

(Allah indinde, insanların en kötüsü, birbirinin sırrını başkasına söyleyen karı-kocadır.) [Müslim]
 

Paylaşım siteleri

Sual: Bazı arkadaşlar, Facebook gibi paylaşım sitelerine iyi niyetle üye olup, (Dinimize hizmet için, bu sitelere İslamiyet'i anlatan yazılar koyuyoruz) diyorlar. Bunun sakıncaları var mıdır?
CEVAP
Öyle sitelerde, dine ve kanuna aykırı olan birçok sayfalar, yazı ve videolar olabiliyor. Yani oralara üye olmak, birçok bakımdan uygun değildir.

Dine hizmet etmek isteyenlerin, uygun kitapları ve siteleri uygun gördüğü arkadaşlarına tavsiye etmeleri, böyle kitap ve sitelerden yazı alıp kendi grubundaki uygun arkadaşlara göndermeleri yeterlidir. Söylediğimiz mutlaka doğru olmalı, ama herkese her doğru söylenmez. Uygunsuz kimselere gönderilirse, fitneye sebep olunabilir. Din büyükleri, (Bu zamanda en kıymetli hizmet, fitneye sebep olmamaktır) buyuruyor. Hizmet ediyorum sanarak, bilmeden fitneye sebep olmamalıdır.

Evlatlık yabancıdır
Sual: Mutezile kafalı bir yazar, (Evlat edinilen çocuk, evlatlık alan karı kocaya mahrem olur) diyor. Evlatlık yabancı değil mi?
CEVAP
Elbette yabancıdır. Evlatlığı mahrem ve kendi öz evladı gibi bilmek, cahiliye âdetlerindendir. İslamiyet bu âdeti kaldırmıştır. Bir âyet-i kerime meali:

(Allah, evlatlıklarınızı öz oğullarınız kılmadı.) [Ahzab 4]

Anneye hizmet
Sual: Annem babamdan ayrılınca, başka biriyle evlendi. Babam annemle görüşmemi istemiyor. Gizlice görüşsem, işlerine yardım etsem günah olur mu?
CEVAP
Babanız duymadan gizlice görüşünce günah olmaz. Anneye hürmet ve hizmet, babadan önce gelir.

Ana veya babadan birine iyilik edince öteki incinirse, babaya hürmet ve itaat etmeli, anaya hizmet, yardım ve ihsan etmelidir. (Hazanet-ür-rivayat)

İman güzeldir

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlâ imanı, kıymetli ve güzel olarak yaratmıştır. Dolayısıyla, kimde iman varsa, o kimse, imanının kuvvetliliği nispetinde güzel ve kıymetlidir. İmanı olmayan, kim olursa olsun kıymetsizdir, çirkindir. O halde, insanın güzelliği, göz ve kaş güzelliği değil, iman güzelliğidir, kalb güzelliğidir. İmanı kuvvetli olan, daha güzeldir. Mesela âlimler, evliya zatlar ve takva sahiplerinin imanı daha güzeldir. Eshab-ı kiram çok güzel olduğu gibi, Peygamberler daha çok güzeldir. Peygamber efendimiz ise en güzeldir, çünkü her hücresi imandır, iman nuruyla nur olmuştur. O iman nurunun zerresi kimde varsa o güzeldir. Müminin mümine âşık olması, imanlarının güzel olmasındandır.

Yakup aleyhisselam, oğlu Yusuf aleyhisselam'a âşıktı. Onun imanına, Cennet güzelliğine âşıktı. Bir özellik olarak, Allahü teâlâ, Yusuf aleyhisselam'da Cennet güzelliğini fazla yarattı, fakat onu herkes göremedi, sadece babası gördü. Bu Cennet güzelliğinin ayrılığından dolayı, ağlaya ağlaya gözleri görmez oldu.

İmanın nuru arttıkça güzellik de artar. Asırlar geçmesine rağmen, evliya zatların hayatlarını okumaya, dinlemeye doyamıyoruz. İmanlının, imanlıyı sevmesi, kaşı gözü için değil, imana olan sevgisindendir. Bu, kalbin, ruhun sevgisidir. Bir de, fiziki olarak, göze kaşa olan sevgi vardır. Erkeğin yakışıklısına, kadının cazibeli olmasına da güzel deniyor, ama bu işin nefsani, şehvani, hayvani tarafıdır. Nefsani olan bu sevginin sonu vardır, onu elde edinceye kadardır, sonrası ise leştir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bunlar, şeker kaplanmış necaset gibidir) buyuruyor. Cazibesi güzel, ama biraz elinizi sürdünüz mü, leş gibi kokar.

Nitekim o cazibeye vurularak, nefsani sevgiye dayalı yapılan evlilikler, mahkeme kapısında, hapishanede veya mezarda bitiyor, çünkü o evliliğin temeli, nefsani ve cismanidir. Rahmani ve ruhani değildir. İmana, iman güzelliğine dayalı evlilikler ise, 50-60 yıl sonra bile tazeliğini kaybetmez, sanki yeni evlenmiş gibi, aralarında sevgi devam eder. Elbette, Allah için atılan temelle, başka şeyler için atılan temeller arasında çok fark olur.

Güzele bakmak sevabdır sözü, doğrudur. Ancak, güzel nedir, bunu iyi düşünmeli. Nefsin değil, ruhun ve kalbin kıymet verdiği şeyler önemlidir. Mesela, ana babanın yüzüne, merhamet ve şefkatle bakmak, ibadettir, sevabdır. Salihlerin yüzüne bakmak da güzeldir, sevabdır. Şehvani, hayvani olarak bakmak ise felakettir. O güzellik değil, rezalettir. Onun için, her şeye doyulur, ama iman güzelliğine doyulmaz. Zahiri çirkin de olsa, tadından geçilmez.
 

Yalın ayak namaz kılmak

Sual: Şâfiîlere göre namazda imam arkasında Fatiha okumak farz, Hanefîlere göre harama yakın mekruhtur. Şâfiîlere göre çıplak ayakla namaz kılmak sünnet, Hanefîlere göre ayakları örtülü kılmak sünnettir. Hanefî'de kanın çıkması abdesti bozuyor, Şâfiî'de bozmuyor. Kadına dokunmak Hanefî'de abdesti bozmazken, Şâfiî'de bozuyor. Bunlar gibi, birinin ak dediğine, ötekinin kara dediği çok mesele vardır. Allah'ımız bir, dinimiz bir, peygamberimiz bir değil mi? Niye böyle farklı hükümler oluyor?
CEVAP
Peygamber efendimiz, böyle farklı ictihadların rahmet olduğunu bildirmiştir. Bizzat kendisi de, rahmete sebep olmak için, böyle farklı uygulamalarda bulunmuş ve farklı hükümler bildirmiştir. Mesela  çıplak ayakla namaz kıldığı gibi, mestle ve nalın denilen pabuçla da kılmıştır. Müctehid mezhep imamları, bu delillere dayanarak ictihadlarını bildirmişlerdir.

Fetava-i Hüccet'te, (Kişinin nalın denilen pabuçla namaz kılması, Yahudilere muhalefet bulunduğu için, yalın ayakla kılmasından kat kat efdaldir) deniyor. (Halebi)

İbni Abidin namazın mekruhları sonunda buyuruyor ki:

Namazı, nalın veya mestle kılmak, çıplak ayakla kılmaktan efdaldir. Böylece, Yahudilere uyulmamış olur. Hadis-i şerifte, (Yahudilere benzememek için namazları, nalınla kılınız) buyuruldu. (Redd-ül muhtar)

Hanefîlerin ayakları örtülü olarak, Şafiîlerin de ayakları açık olarak kılmaları Sünnet'e uygun olur. Herkes, kendi mezhebinin hükmüyle amel ederse rıza-i ilahiye kavuşulmuş olur. Bir ihtiyaç yokken, başka bir mezhebin hükmüyle amel etmek mezhepsizlik olur.
 

Azaptan kurtarmak

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini seven, bu mübarek zatların yolunda olan Müslümanın ilk gayesi, ilk hedefi, insanların sonsuz azaptan kurtulmasına çalışmak olmalı. Bu yüzden, iman doğru olmalı. İmanı bozuk olan, Cehennemde geçici; imansız olan da sonsuz azap çekecek. Bunları Cehennem azabından kurtarmak için uğraşmalı. Bu da, doğru imanı öğrenip öğretmekle olur. Doğru imanı yani Ehl-i sünnet itikadını öğrenmeyen insanın ibadetleri onu kurtaramaz.

Bir müminin kendisi için yaptığı bütün ibadetlerinin sevabı, Allah yolunda cihada giden bir mücahide verilen sevab yanında, deryada damla gibidir. Eğer, Ehl-i sünnet âlimlerinin kıymetli eserlerinden bir kitap verip, emr-i maruf ve nehy-i münker yaparsa, yani birine İslamiyet'i öğretirse, cephede cihad eden mücahide verilen sevab, onun kazandığı sevabın yanında deryada damla gibidir.

(Fitne fesat yayıldığı zaman, sünnetime yapışana yüz şehid sevabı verilir) hadis-i şerifi gösteriyor ki, İslamiyet'in bozulduğu zamanda, din adamlarının ve kitapların bozulduğu, yanlışla doğrunun karıştığı bir zamanda, insanlar keşmekeş içindeyken, Ehl-i sünneti öğrenip, dinimize uygun amel edenler, yüz şehid sevabına kavuşurlar.

 Sabahları evden çıkarken Euzü Besmele çekip, Allahü teâlânın dinine hizmete, emr-i maruf yapmaya niyet eden Müslümanın, akşama kadar her adım ve nefesi, ibadet ve cihad olur.

Maddi bir çıkar düşünmeden ihlâsla yola çıkmalı, çünkü herkesin bir gayesi var. O gayeye göre, Cenab-ı Hak da ahirette ceza veya nimet verecek. Ehl-i sünnet yolundaki hizmetin başlangıcında gariplik ve fakirlik olur. Bunu hizmete engel bilmemeli, azimle çalışmalı. Dine hizmet edeni bekleyen üç tehlike:

1- Unvana sahip olmak ve itibarlı olmak. Bunlar kibre, zulme sebep olursa felakettir.

2- Malı, parayı sevmek. Malın paranın kendisi değil sevgisi felakettir.

3- Başarıyı kendinden bilmek. (Ben yaptım, ben olmasam bu işler yürümez) demek.

Kur'an-ı kerimde mealen, (Siz kendinizi değiştirmezseniz, Allahü teâlâ size verdiği nimeti değiştirmez) buyuruluyor. Dine hizmet için bu üç tehlikeden uzak durmalı, şu üç şeyi de uygulamaya çalışmalı:

1- Hizmet edenler birbirini aşk derecesinde sevmeli.

2- Hiçbir menfaat gözetmeden hizmete koşmalı.

3- Vakıf inancıyla çalışmalı, bu yolla özel mal, mülk sahibi olmamalı.

Kurban için vekâlet

Sual: Kurban için vekâlet nasıl verilir?
CEVAP
Maddeler halinde bildirelim:

1- Kurbanı başkasına kestirirken, (Allah rızası için bayram kurbanımı kesmeye seni vekil ettim) demek ve kalben de niyet etmek gerekir. Eğer kurbanı başkasına aldıracaksa, kurbanı alacak kimse de, başkasına kestirecekse, (Bayram kurbanımı almaya, aldırmaya, kesmeye ve kestirmeye seni umumi vekil ettim) der. Yahut kısaca, (Kurban işimi halletmek için seni umumi vekil ettim) demek de yetişir.

2- Bir kimse birine, (Kurban işimi hallet) dese, ona para vermese bile vekâlet vermiş olur. O kişi de bir hayvan alıp kesebilir.

3- Bir kimse, kendisine kurban kesmesi vacib olmasa da, vekil, vacib diye kesse, kurban yine nafile olarak sahih olur. Adak hayvanı, akika veya nafile kurban yanlışlıkla vacib diye kesilse mahzuru olmaz.

4- Kurban kesmeye vekil olan, sahibinden ayrıca izin almadıkça veya umumi vekil edilmedikçe, başkasını kendine vekil yapamaz. Umumi vekil ise başkasını, o da bir başkasını vekil yapabilir.

5- Vekâleten kurban kesene, kimi çok, kimi az para verebilir. Vekil asıl gibidir. Vekil, vekâlet aldığı kimseler adına kurban keser veya kestirebilir. Daha sonra vekil, ondan para ister veya istemez. İki kurbana yetecek para veren için de, iki kurban alır veya ona iki hisse verir. Yahut iyisinden bir kurban alır, çünkü umumi vekil, tam yetkilidir

6- Birden çok kişiye vekâlet vermek sahihtir. Bir işe vekil olan iki kişiden biri, tek başına yetkili olamaz. Ancak emaneti vermede, borcu ödemede, kurban kesme gibi işlerde, birisi tek başına yetkili olabilir, çünkü bu işlerde vekillerden birisinin, diğerinin görüşünü sormasına ihtiyacı yoktur. Bir kimse, kurbanını kesmek üzere dört kişiye vekâlet verse, bu vekillerden biri kesince, ötekilerin görüşünü almaya ihtiyaç yoktur. Kurban, dinimize uygun kesilmiş olur.

Son iki rekâtta
Sual: Son iki rekâtta, Fatiha okumayı unutanın, secde-i sehv yapması gerekir mi?
CEVAP
Farz ve kaza namazlarında, secde-i sehv gerekmez, çünkü farzların son iki rekâtında Fatiha okumak vacib değil, sünnettir. Nâfilelerde, sünnetlerde veya vitirde ise, her rekâtta Fatiha okumak vacib olup, biri unutulursa secde-i sehv gerekir. (Hindiyye)

Mâlikî ve Şâfiî'de, her rekâtta Fatiha okumak farzdır. Bir ihtiyaçtan dolayı bu iki mezhepten birini taklit edenin, okuması farzdır. Okumazsa namaz sahih olmaz. Secde-i sehvle de kurtulmaz.
 

Ecel ve rızık

Sual: Rızık ve ecel değişir mi? Mesela define bulan kimsenin rızkı artmış mı olur? İntihar eden veya vurularak öldürülen, eceliyle ölmemiş mi olur?
CEVAP
Hayır, ecel de, rızık da değişmez. Bunlar ezelde takdir edilmiştir, yani herkesin rızkını ve ecelini Allahü teâlâ ezelî ilmiyle bilir. Define bulacaksa, ezelde, define bulacak, zengin olacak diye takdir edilmiştir. Takdir edilenden fazla veya eksik olmaz. Ecel de öyledir. İntihar edecekse veya trafik kazasında ölecekse, yine öyle takdir edilmiştir. Takdirin dışına çıkılamaz. Ecelsiz ölüm olmaz. (Eceliyle öldü) veya (Eceliyle ölmedi) gibi sözler çok yanlıştır. Nasıl ölürse ölsün, herkes mutlaka eceliyle ölür. Bir âyet-i kerime meali:

(Ecel bir an gecikmez ve vaktinden önce de gelmez.) [Araf 34]

Rızık da, aynen ecel gibidir. Hiç kimse, takdir edilen rızkını tüketmedikçe ölmez. Eceli takdir eden gibi, rızkı da gönderen Allahü teâlâdır. İki âyet-i kerime meali:

(Yeryüzündeki her canlının rızkı, Allah'a aittir.) [Hud 6]

(Nice canlı, rızkını kendisi elde edemez. Sizin de, onların da rızkını Allah verir.) [Ankebut 60]

Fakir define bulsa, zengin iflas etse, takdir edilen rızkı yine değişmez.

Kurbana ortak olmak
Sual: Kurbana ortak olacaklarda aranan şartlar nelerdir?
CEVAP
Bazıları şöyledir:

1- Her ortağın Müslüman olması, kurban ve ibadete niyet etmesi ve her birinin hissesinin yedide birden az olmaması şarttır. Sırf eti için ortak olan varsa ve biliniyorsa, hiçbirinin kurbanı sahih olmaz. Bilinmiyorsa sahih olur. Ortakların bir kısmı ölmüş olsa yahut bunak olsa, zararı olmaz.

2- Biri adak, biri akika, biri vacib olan bayram kurbanı, biri nafile, biri ölü için, biri de Peygamber efendimiz için olmak üzere kurban kesmek istense, bir inek kesilebilir. Akika, vacib, adak hepsi katılır. Yedi kişiye kadar ortak olmak caizdir.

3- Mutlak adağı olan ortaklığa giremez. Yani belli bir hayvanı, mesela şu boynuzlu kara koçu keseceğim diye adayan, bunun yerine başka kara koçu kesemez, bu adağı için ortak giremez.

4- Zenginin sırf kendisi için satın aldığı sığıra, sonradan ortak olmak caizse de mekruhtur. Yedi kişiye kadar ortak bulmak niyetiyle satın almalıdır.

5- Bir sığıra 3, 5, 7 gibi tek ortak şartı yoktur. 2, 4, 6 gibi çift de olur. Tek sayıda olması daha iyidir.

6- Bir kişi, geçen yıl kesmediği kurbana niyet edip kurban kesse, o kurbanı kaza etmiş olmaz, kestiği nafile olur. Böyle zamanında kesilemeyen kurbanın bedeli, altın olarak fakirlere verilir.