Header Ads

Önizleme

Ölenin ruhunu görmek

Sual: Bir kimse, vefat ettiği zaman, bu vefat eden kimsenin ruhunu, hayatta olanlardan bazı görenler oluyormuş, böyle bir şey olabilir mi ve bu bilgiler doğru mudur?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin Dürret-ül fâhıre kitabında deniyor ki:
"Vefat eden kimsenin ruhu, cesede geri döndürüldüğü zaman kendi cesedini yıkanırken bulur ve başı ucunda gasli, yıkanması bitinceye kadar durur. Allahü teâlâ iyiliğini istediği kimsenin gözünden perdeyi kaldırır ve o kimse, ölünün ruhunu dünyadaki insan suretinde görür.

Bir zat oğlunu yıkarken başı ucunda olduğunu gördü. Kendisine korku gelip gördüğü taraftan diğer tarafa geçti. Kefenine sarılıncaya kadar bu hâli gördü. Kefene sarılınca, o şahsın şeklindeki ruh kefene geri döndü. Yıkanıp, kefenlenip tabut içine koyunca da ölenin ruhunu görenler oldu. Rebî bin Heysem hazretlerinden rivayet edildi ki; bir zat, yıkayan kimsenin elinde hareket etmiştir. Yine hazret-i Ebu Bekir zamanında bir ölünün tabut üzerinde iken konuştuğu görüldü ki, hazret-i Ebu Bekir ve hazret-i Ömer'in faziletlerini zikir etti.

Ölenin bu hâllerini görenler, melekler âlemini seyreden evliya yani velilerdir. Allahü teâlâ dilediği kimsenin gözünden ve kulağından perdeyi kaldırır, o da bu hâli görür ve bilir.

Ölü kefene sarıldığı zaman ruh hariçte, dışarıda olarak göğse yakın gelir. Bu sırada onun bağırması ve inlemesi vardır. Der ki; beni Rabbimin rahmetine acele götürünüz. Eğer bana ihsan olunan nimetleri bilseydiniz, beni götürmekte acele ederdiniz.

Eğer şekâvet, Cehennem azabı ile korkutulmuş ise, der ki; aman bana azâb-ı ilâhiden bir müddet mühlet, zaman verip, ağır götürünüz. Eğer bilseydiniz, elbette beni omuzunuzda taşımazdınız. Bunun için, Resûlullah efendimiz, bir cenaze görünce, hemen ayağa kalkarlar, kırk adım kadar o cenaze ile beraber giderlerdi."

***
Sual: İbadet, sadece namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek midir?
Cevap: Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak ve sevap kazanmak niyeti ile, farzları, sünnetleri yapmaya, haramlardan, mekruhlardan kaçınmaya, yani İslâmın hükümlerini yerine getirmeye İbadet etmek denir. Niyetsiz, ibadet olamaz. Resûlullah efendimize tabi olmak için, önce iman etmek, sonra İslâmiyetin hükümlerini öğrenmek ve yapmak lazımdır.

***
Sual: Felsefecilerin dini konulardaki sözlerine güvenilir mi?
Cevap: Beşinci Abbâsî halîfesi Hârûnürreşîd zamanında, Bağdat'ta (Dâr-ül-hikmet) isminde bir müessese kurulmuştu. Bu müessese büyük bir tercüme bürosu idi. Yalnız Bağdat'ta değil, Şam'da, Harrân'da, Antakya'da da, böyle ilim merkezleri kurulmuştu. Buralarda Yunancadan ve latinceden eserler tercüme edildi. Hint, Fars kitapları da bunlara eklendi. Yani hakiki (Rönesans) [Eski kıymetli eserlere dönüş] ilk defa Bağdat'ta başladı. İlk olarak Eflâtûnun, Porphyriosun, Aristotelesin [Aristonun] eserleri arabîye tercüme edildi. İslâm âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ" bunları dikkat ile tetkik ettiler. Yunan ve Latin filozoflarının bazı fikirlerinin doğru, ekserisinin de hatalı, bozuk olduğunu ispat ettiler. Bunların, (Muhkem) olan âyet-i kerime ve hadîs-i şerifler, akıllarına ve mantıklarına ters düşüyordu. Onların, fen ve din bilgilerinin çoğunda cahil oldukları, aklın, fikrin anlayamadığı bilgilerde, daha çok yanıldıkları görüldü. Hakiki âlimler, meselâ imâm-ı Gazâlî, imâm-ı Rabbânî "rahime-hümallahü teâlâ", bu felsefecilerin en mühim iman bilgilerine inanmadıklarını görmüşler, küfürlerine sebep olan yanlış inanışlarını uzun uzun bildirmişlerdir. İmâm-ı Gazâlînin (El-münkizü aniddalâl) kitabında bu hususta geniş bilgi vardır. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 451)

İmâm-ı Gazâlî "rahime-hullahü teâlâ" rumca öğrenerek eski yunan felsefesini incelemiş, doğru bulmadığı yerlerini ret etmiştir. Hârûnürreşîd "rahime-hullahü teâlâ" zamanında İslâm ilimlerine karıştırılan felsefe, Montesquieu, Spinoza gibi filozoflara rehberlik etmiş, bunlar "Farabius" adını verdikleri Fârâbînin tesiri altında kaldıklarını açıkça itiraf etmişlerdir.

İmâm-ı Muhammed Gazâlî "rahime-hullahü teâlâ" yetmişiki fırkadan ilk zuhur eden şî'î fırkasının Dâî'leri ile savaştı. Dâî'ler, Kur'ân-ı kerimin bir iç yüzü (bâtını), bir de dış yüzü (zahiri) olduğunu iddia ettiler. Bunlara (Bâtınî fırkası) ismi verilmiştir. İmâm-ı Gazâlî "rahime-hullahü teâlâ" bunların felsefelerini kolayca yıktı. Bâtınîler bu mağlubiyetten sonra, İslâmiyetten daha ziyade ayrıldılar. Manaları açık olmayan âyet-i kerimelere ve hadîs-i şeriflere yanlış manalar vererek (Mülhid) oldular. Siyasi maksatları sebebi ile işi azıtarak, hak yoldaki (Ehl-i sünnet) Müslümanlarının başına belâ oldular. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 452)

Önizleme
Blogger tarafından desteklenmektedir.